DİL DEVRİMİ VE OSMANLICA

Reklamlar

Galeri

Bediüzzaman İsmi Nereden Geliyor?

s.n.Bediüzzaman Said Nursi 23 Mart 1960 tarihinde bir Ramazan gününde vefat etmiştir. Dün Regaib gecesi bugün de Cuma günüdür. Ordumuz Afrin’de zafer kazanmış mübarek üç aylar başlamıştır. O halde bu güzel günde ve vefat yıldönümünde bu büyük İslam alimini tanımak için bir yazı kaleme almak istedim. Çok sorulan sorulardan birkaçı ile başlayalım:

 “Bediüzzaman Said Nursi” ismi hakkında deniliyor ki: “Bu ismi kim vermiştir?”, “Niçin esma-i hüsnadan bir ismi kullanıyor?” Bir başka yerde ise bu isim ile kendisini övmekte ve yüceltmektedir, denilerek eleştiri yapılmaktadır.

Bu soru ve eleştirilere bir cevap vermek anlatmak benim gibi Bediüzzaman’ın eserlerini okuyan ve çok istifade eden birisinin boynuna borçtur. Dilimiz döndüğünce izah edelim:

Her şeyden önce Bediüzzaman ismini kendisi almamıştır. Zira daha çocuk yaşta öylesine parlamış ve harika halleri görülmüştür ki halk ve hocaları tarafından “Bediüzzaman” diye çağrılmaya başlamıştır.

Allah’ın güzel isimleri Müslümanlar tarafından çok sık kullanılmaktadır. Bazı isimlerin başına “Abdül” yani kulu manasına gelen bir takı kullanılsa da çoğu defa yalın olarak da kullanılmaktadır. Rahim, Rauf, Metin, Bedii ve daha nice isim Allah’ın 99 ve sıfatı olup birçok kişi tarafından kullanılmaktadır ve yüzyıllardır kullanılmıştır.

Bediüzzaman, kelime manası olarak “zamanın güzelliği” demektir. Bu lakap ile tarihte meşhur olan başka isimler de vardır. Mesela büyük Arab edebiyatçısı “Bediüzzaman-ı Hemedânî” bunlardan sadece bir tanesidir.

Bediüzzaman’ın bu ismi kabullenmesinin bir sebebi de yazmış olduğu Risale-i Nur Külliyatının manevi isminden dolayıdır. Şualar isimli eserinde şöyle der: “Şimdi anlıyorum ki, eskiden beri benim liyakatim olmadığı halde bana verilen Bediüzzaman lâkabı, benim değildi; belki Risale-i Nur’un manevî bir ismi idi. Zahir bir tercümanına âriyeten ve emaneten takılmış. Şimdi o emanet isim, hakikî sahibine iade edilmiş.” (bakınız 8. Şua)

Eski Said döneminde imzasını Bediüzzaman diye atarken, Yeni Said döneminde Said Nursi’yi tercih etmiştir. Bu noktada eskiden kendisine sorulan bir suale şöyle cevab verir: “Sual: Sen imzanı bazen ‘Bediüzzaman‘ yazıyorsun. Lâkap medhi imâ eder.
“Cevap: Medih için değildir. Kusurlarımı, sened-i özrümü, mazeretimi bu unvan ile ibraz ediyorum.(gösteriyorum). Zira bedi, garip demektir. Benim ahlâkım, suretim gibi ve üslûb-u beyanım, elbisem gibi gariptir, muhaliftir. Görenekle revaçta olan muhakemat ve esalibi (muhakeme ve üslupları),  benim üslûp ve muhakematımla mikyas ve mihenk itibar yapmamayı bu unvanın lisan-ı haliyle rica ediyorum. Hem de muradım, ‘bedî’, acip demektir.” (Hutbe-i Şamiye’nin Zeyli)

Özel niteliğe sahip bazı isimlerin yerine, başka bir isim ikame edilemez. İşte “Bediüzzaman Said Nursî” ismi de böyle bir isimdir. Bu ismin yerine başka bir isim koymak doğru değildir. Çünkü her insan nasıl çağrılmak isteniyor ise o şekilde kendi ismi ile hitap edilmelidir. Bediüzzaman Said Nursî de kendisine verilen onlarca isimden sonra bu isimde karar kılmıştır.

Başka amaçlar güden, özellikle ‘Said-i Kürdî’ vurgusunu tekrarlayan ırkçılara dikkat etmek lâzımdır. Zira Bediüzzaman Said Nursî, bu fenalığa şöyle dikkat çekmektedir: “Isparta’da ve burada bazı isticvablarda (sorgularda) ismim ‘Said Nursî’ iken, her tekrarında ‘Said Kürdî’ ve ‘Bu Kürt’ diye beni öyle yâd ediyorlar. Bununla, hem âhiret kardeşlerimin hamiyet-i milliyelerine ilişip aleyhime bir his uyandırmak, hem mahkeme ve adaletinin mahiyetine bütün bütün zıt ve muhalif bir cereyan vermektir.” (Tarihçe-i Hayat)

Bununla birlikte başka isimler kullanmak da doğru değildir. Örneğin “Nurslu Said”, “Bitlisli Said” gibi isimler iyi niyetle söylenmiş olsa dahi dikkatle karşılanmalı, “Bediüzzaman Said Nursî” isminin kullanılması teşvik edilmelidir. Özellikle isimler üzerindeki oynamaların, ismin önüne farklı nitelendirmeler getirilerek sürekli devam etmesi, bu duruma bir sınır konulamaması, o isme de çok zarar vermektedir. Onun içindir ki ismin doğru bir şekilde kullanılması, önem arz etmektedir.

Bediüzzaman isminin kendisine çok yakıştığını ve neden Bediüzzaman denildiğini 32 maddede açıklamaya çalıştım. Elbette sadece gençlik bölümünün yer aldığı bu maddeler onu hakkıyla anlamaya yetmez. Şimdilik bu kadarı ile yetinelim:

  1. Kesinlikle hiç kimseden hediye olarak para almıyordu. Sonuçta da hiçbir maddî mülkiyeti evi, barkı, konağı yoktu. Hayatında kimsesiz ve sürgünde geçen bir tarzı vardı. Defalarca hapislerde kalmış çok sıkıntılı ve dehşetli musibetler içerisinde yaşamıştı. Yine de kimseden para ve karşılıksız hediye almadığı,  hatta onu çok seven talebelerini dahi kırdığı hediye almadığı görülmüştür.
  2. Hiçbir âlime hocaya sual sormazdı. Ancak sorulanlara cevap verirdi. Bu hususta şöyle derdi ki: “Ben ulemanın ilmini inkâr etmem; binaenaleyhkendilerinden sual sormak fazladır. Benim ilmimden şüphe edenler varsa sorsunlar, onlara cevap vereyim.” Yani “hoca olduğu halde bir soruyu bilemedi” diye kimseyi zor durumda bırakmak istemezdi.
  3. Yanında bulunan talebelerini de aynı kendisi gibi zekât ve hediye almaktan men ederdi. Onları da yalnız Allah rızası için çalıştırırdı. Hattâ çok zamanlar talebelerini kendi iaşe derdi.
  4. Daima yalnız kalmak ve dünyada mümkün olduğunca hiçbir şeyle alâka peyda etmemeye çalışırdı. Bunun içindir ki, “Bütün malımı bir elimle kaldırıp götürebilmeliyim” demiştir. Sebebi sorulunca da, “Bir zaman gelecek, herkes benim halime gıpta edecektir. Saniyen, mal ve servet bana lezzet vermiyor; dünyaya ancak bir misafirhane nazarıyla bakıyorum” derdi. Nitekim Birinci Dünya savaşına talebeleri ile katılmış savaşta büyük yararlılıklar göstermiş madalya verilmişti.
  5. Savaşta ağır yaralı olarak esir düşmüş Bolşevik devriminden istifade ederek esir kampından firar edip İstanbul’a gelmiştir. Burada Osmanlı Ordusu mensubu olarak en önemli ilmi akademi olan Darülhikmet’ül İslamiye‘ye aza olmuştu.
  6. Çok kısa zamanda kitap okur ve hafızasına alırdı. Van Valisi merhum Tahir Paşanın konağında birçok ilim sahibi kişiyi ilzam etmiş yani susturmuştu. İşte pek genç yaşta olduğu halde bu hallerinden dolayı ve deniz gibi bir ilme malikiyetinden dolayı ehl-i ilim, Molla Said’e “Bediüzzaman” lâkabını vermiştir.
  7. Bediüzzaman, Van’da bulunduğu müddet zarfında, o zamana kadar edindiği fikir ve düşüncelerle yeni ilmi ve ders usullerini göstermeye başlamıştı. Dini hakikatleri asrın fehmine ve tarzına uygun en yeni izahlarla ispat etmek suretiyle talebelerini yetiştirirdi.
  8. Van’da bulunduğu vakit, merhum Vali Tahir Paşa, Avrupa kitaplarını araştırarak kendisine sualler tertip edip sorardı. Bunların hiçbirisini görmediği ve Türkçeyi de yeni konuşmaya başladığı halde, cevabında tereddüt etmezdi. Birgün kitapları görür ve Tahir Paşanın bunlardan sual tertip ettiğini anlayarak az bir zamanda kitapların muhtevasını elde ederdi.
  9. O tarihlerde hatta vefatından önceki son dersinde dahi en büyük gaye ve düşüncesinden bir tanesi, Mısır’daki Câmiü’l-Ezher’e mukabil Bitlis, Diyarbakırve Van’da “Medresetü’z-Zehra” isminde bir darülfünun yani üniversite meydana getirmekti. Bu teşebbüsünü kuvveden fiile çıkarmak niyetinde olup bunu her devirde tasarlayıp uygulamaya çalışmıştır. II: Abdülhamid, Sultan Reşat ve hatta Cumhuriyet döneminde bu amaç için büyük gayret sarf etmiştir.
  10. İstanbul’a gelmeden evvel bir gün Tahir Paşa, “Şark ulemasını ilzam ediyorsun, fakat İstanbul’a gidip o denizdeki büyük balıklara da meydan okuyabilecek misin?” demişti. O da İstanbul’a gelir gelmez ulemayı münazaraya davet etti. Bunun üzerine İstanbul’daki meşhur âlimler grup grup ziyarete gelip sualler soruyorlar ve o hepsinin de cevaplarını doğru ve sahih olarak veriyordu. Bundan maksadı, Doğu Anadolu’daki ilim ve irfan faaliyetine nazar-ı dikkati celb etmekti. Yoksa Molla Said, kesinlikle kendini beğenmişliği sevmezdi. Her türlü gösterişten uzak olarak hareket ederdi.
  11. İlim, cesaret, hafıza ve zekâ itibarıyla pek harika idi. Aynı derecede, belki daha ziyade olarak, ihlaslı idi. Tasannu, riyakârlık ve minnet altında bırakmaktan hoşlanmazdı. İstanbul’daki ikametgâhının kapısında şöyle bir levha asılı idi: “Burada her müşkül halledilir, her suale cevap verilir; fakat sual sorulmaz”.
  12. İstanbul’da grup grup gelen ulemanın suallerini cevaplandırıyordu. Genç yaşında böyle bilâ istisna bütün suallere cevap vermesi ve gayet mukni ve beliğifade ve harika hal ve tavırlarıyla, ehl-i ilmi hayranlıkla takdire sevk ediyordu. Ve “Bediüzzaman” ünvanına bihakkın lâyık görüyorlar ve bu fevkalâde zâtı, bir “nâdire-i hilkat” olarak tavsif ediyorlardı. Hattâ bu zamanlarda Mısır Câmiü’l-Ezher Üniversitesi reislerinden meşhur Şeyh Bahît Efendi İstanbul’a bir seyahatiçin geldiğinde,  İstanbul’da bulunan Bediüzzaman Said Nursî’yi ilzam edemeyen İstanbul uleması, Şeyh Bahît’ten bu genç hocanın ilzam edilmesini isterler. Şeyh Bahîd de bu teklifi kabul ederek bir münazara zemini arar. Ve bir namaz vakti Ayasofya Camiinden çıkıp çayhaneye oturulduğunda bunu fırsat telâkkieden Şeyh Bahît Efendi, yanında ulema hazır bulunduğu halde Bediüzzaman’a hitaben”Avrupa ve Osmanlılar hakkında ne diyorsunuz, fikriniz nedir?” der.Şeyh Bahît Efendinin bu sualden maksadı, Bediüzzaman’dan şüphe duymadığı ilmini ve zekâsını tecrübe etmek değil, belki, geleceğe ait fikirlerini öğrenmekti. Cevabında “Avrupa bir İslâm devletine hâmiledir, günün birinde onu doğuracak. Osmanlılar da Avrupa ile hâmiledir; o da onu doğuracak.” Demişti. Bu cevaba karşı Şeyh Bahît, “Bu gençle münazara edilmez. Ben de aynı kanaatteyim. Fakat bu kadar veciz ve beliğâne bir tarzda ifade etmek, ancak Bediüzzaman’a hastır” demiştir.
  13. Bediüzzaman’ın İstanbul’da hayatı, siyaset yoluyla İslâmiyet’e hizmet etmek şeklindedir. Siyasî hayata karışması, İslâmiyet’e hizmet aşkının bir neticesi idi. Daima hürriyet taraftarı idi. Gördüğü haksızlıklardan dolayı yöneticilere “Siz dini incittiniz, Gayretullaha dokundunuz, şeriatı tezyif ettiniz; neticesi vahim olacaktır” diye muhalefet etmekten çekinmezdi.
  14. Hürriyetten sonra arkadaşlarıyla beraber İttihad-ı Muhammedî (a.s.m.) Cemiyetini kurmuş cemiyet pek kısa bir zamanda inkişafa başlamıştır. Hattâ Bediüzzaman’ın bir makalesiyle Adapazarı ve İzmit havalisinde elli bin kişi cemiyete dâhil olmuştu.
  15. Hürriyeti yanlış göstermemek ve meşrutiyeti meşrutiyet-i meşrûa olarak kabul etmek lâzım geldiğini ileri sürerek bu hususta dinî gazetelerde makaleler neşrediyor etmişti. Bu makale ve hitabeleri, emsalsiz denecek kadar beliğ ve ikna edici idi. Ehl-i ilim ve ehl-i siyaset, Said Nursî’nin bu yazılarından ve derslerinden çok istifade etmiş milli uyanış için gerekli adımları atmıştı.
  16. Bediüzzaman Said Nursî’nin Meşrutiyetin ilanının üçüncü gününde söylediği ve sonra Selânik’te Hürriyet Meydanında tekrar ettiği ve o zamanın gazetelerinin neşrettikleri nutku emsalsizdir. “Hürriyete hitâp” başlığı ile “Ey vatan evladı! Hürriyeti kötü düşünmeyin ve yanlış kullanmayın” diyerek özgürlüğün elimizden kaçmamasını istemiştir. Hürriyeti de Kuran hükümlerine, şeriatın adabına uymakla mümkün olacağını ifade etmiş güzel ahlak sayesinde gelişip güçleneceğini söylemiştir.
  17. İstanbul Hahambaşısı Yahudi Karasso ile Bediüzzaman arasında Selânik’te cereyan eden bir konuşma sırasında, Karasso konuşmayı yarıda bırakarak dışarıya fırlamış ve arkadaşlarına, “Eğer yanında biraz daha kalsaydım, az kalsın beni de Müslüman edecekti” diyerek mağlûbiyetini hayret ve telâşla izharetmiştir. Karasso ki, Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak için sinsi ve tertipli bir şekilde çalışan gizli bir teşkilâta mensup olup, ortada fevkalâde bir rol oynuyordu. Karasso’nun Bediüzzaman’ı ziyaret etmekten maksadı, onu kendi fikrine çevirmek ve meş’um gayesine âlet etmek idi.
  18. 31 Mart Hadisesi meydana gelir. Şeriat isteyen ve o hadisede ismi karışan on beş kadar hoca idam edilir. Bediüzzaman, onlar mahkeme binasının bahçesinde asılı durdukları ve kendisi de pencereden onları gördüğü bir halde muhakeme olunur. Mahkeme reisi Hurşid Paşa sorar: “Sen de şeriatistemişsin?” Bediüzzaman cevap verir: “Şeriatın bir hakikatine, bin ruhum olsa feda etmeye hazırım. Zira şeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil!”
  19. Bediüzzaman’ın sıkıyönetim mahkemesindeki bu müdafaası iki defa kitap olarak neşredilmiştir. O dehşetli mahkemeden idamını beklerken hem beraatetmiş hem de yüzlerce masum insanı kurtarmıştır. Mahkemeye teşekkür etmeyerek, yolda Bayezid’den tâ Sultanahmet’e kadar, arkasında kalabalık bir halk kitlesi mevcut olduğu halde, “Zalimler için yaşasın Cehennem! Zalimler için yaşasın Cehennem!” nidâlarıyla ilerlemiştir.
  20. Hürriyetin başlangıcında doğu aşiretlerine telgraf çekerek “Meşrutiyet ve kanun-u esasî işittiğiniz mesele ise, hakikî adalet ve meşveret-i şer’iyeden ibarettir; hüsn-ü telâkki ediniz. Muhafazasına çalışınız. Zira dünyevî saadetimiz meşrutiyettedir. Ve istibdattan herkesten ziyade biz zarardîdeyiz.” Demiş, her yerden bu telgrafın cevabı, müspet ve güzel olarak gelmiştir. Doğu illerini tenbih ederek gafil bırakmamıştır. Tâ yeni bir istibdat ve baskı rejimi onların gafletinden istifade etmesin. Neme lâzım dememiştir.
  21. Ayasofya’da, Bayezid’de, Fatih’te, Süleymaniye’de umum âlimlere ve öğrencilere defalarca nutuklarla şeriatı ve meşrutiyetin anlamını hakiki münasebetini izah etmiştir. Tahakküm ve baskının şeriatla bir münasebeti olmadığını beyan etmiştir. “Milletin efendisi, onlara hizmet edendir” hadisinin sırrıyla, şeriat âleme gelmiş, tâ istibdadı ve zalimâne tahakkümü mahvetsin diyerek hürriyet ve özgürlüklerin yeşermesine çalışmıştır.
  22. İstanbul’da yirmi bine yakın Kürt’ü, hamal ve gafil ve safdil oldukları için siyasetçilerin aldatmasından korkarak toplantı yerlerini ve kahvelerini gezmiş anlayacakları şekilde meşrutiyeti onlara telkin etmiştir. İstibdatın, zulüm ve tahakküm olduğunu meşrutiyetin ise adalet ve şeriat olduğunu söylemiştir. “Eğer Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa Peygambere tâbi olmayıp zulmedenler, padişah da olsalar haydutturlar” diyerek asıl düşmanımızın cehalet, zaruret, ihtilâf olduğunu ikna ederek anlatmıştır. Bu üç düşmana karşı san’at, marifet, ittifak silâhıyla cihad edilebileceğini ve terakkiye sevk eden hakikî kardeş olarak Türkleri gördüğünü ifade etmiştir.
  23. Husumette yani düşmanlıkta fenalık olduğunu, “husumete vaktimizin olmadığını söylemiştir. İşte o hamalların, Avusturya’ya karşı boykotları Avrupa’ya karşı ekonomik savaş açmaya sebebiyet vermiştir.
  24. Avrupa, bizdeki cehalet ve taassup müsaadesiyle, şeriatı (hâşâ) istibdada müsait zannettiklerinden, nihayet derecede kalben üzülmüş idi. Onların zannını tekzip etmek için, Meşrutiyeti herkesten ziyade şeriat namına alkışlamıştır. Lâkin yine korkmuş başka bir istibdat tekrar o zannı tasdik eder diye, ne kadar kuvveti varsa Ayasofya Camiinde meb’usana hitaben feryat etmiş demiştir ki: “Meşrutiyeti, meşruiyet ünvanı ile telâkki ve telkin ediniz. Tâ yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdat, pis eliyle o mübareği ağrazına siper etmekle lekedar etmesin. Hürriyeti, âdâb-ı şeriatla takyid ediniz. Zira câhil efrad ve avâm-ı nas kayıtsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa, sefih ve itaatsiz olur. Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun. Tâ ki namaz sahih ola”  Meşrutiyet nizamının ehlisünnetin dört mezhebine uygun olduğunu dâvâ etmiştir.
  25. Gazetelerde ikazlar yaparak gazetecileri uyarmıştır.  Demiştir ki: “Ey gazeteciler! Edipler edepli olmalı; hem de edeb-i İslâmiye ile müteeddib olmalı. Ve onların sözleri, kalb-i umumî-i müşterek-i milletten bîtarafane çıkmalı. Ve matbuat nizamnamesini, vicdanınızdaki hiss-i diyanet ve niyet-i hâlisa tanzimetmeli”.
  26. Defalarca isyan ve kalkışmayı önlemiştir. Korkarak halkın siyasete karışarak asayişi ihlâl etmesine karşı uygun lisan ile heyecanı teskin etmiştir. Bayezid’de talebenin içtimaında ve Ayasofya mevlidinde ve Ferah Tiyatrosundaki heyecana yetişmiş bir derece heyecanı durdurmayı başarmıştır.
  27. İttihad-ı Muhammedî (a.s.m.) namıyla bir cemiyet teşekkül edilince korkarak bu mübarek ismin altında bazılarının suiistimallerini önlemeye çalışmıştır. “Bu isim umumun hakkıdır, tahsis ve tahdit kabul etmez” diyerek fenalıkları önlemiştir.
  28. Sultan Selim’ Han’a biat ettiğini söyleyerek “ittihad-ı İslâm” fikrini kabul etmiştir.
  29. Askerlerin siyasete karıştığını görüp engel olmaya çalışmıştır. Bir gazetede yazarak: “Şimdi en mukaddes cemiyet, ehl-i iman askerlerinin cemiyetidir. Umum mü’min ve fedakâr askerlerin mesleğine girenler, neferden seraskere kadar dâhildir. Zira ittihad, uhuvvet, itaat, muhabbet ve ilâ-yı kelimetullah, dünyanın en mukaddes cemiyetinin maksadıdır. Umum mü’min askerler tamamıyla bu maksada mazhardırlar. Askerler merkezdir. Millet ve cemiyet onlara intisap etmek lâzımdır. Sair cemiyetler, milleti, asker gibi mazhar-ı muhabbet ve uhuvvet etmek içindir” diyerek askerlerin siyasetten uzaklaştırmıştır.
  30. Mart’ın otuz birinci günündeki dehşetli hareketi görmüş ve halkı anarşistlikten kurtaran şeriat lafzını yalnız görmüştür. Anlamıştır ki iş fena, itaat muhtell, nasihat tesirsizdir. Yoksa her vakit gibi yine o ateşin söndürülmesine teşebbüs edecekti.  Fakat yine de isyanı bir derece bastırmıştır. Harbiye Nezaretindeki askerler içine Cuma günü ulema ile beraber gitmiş gayet müessir nutuklarla sekiz tabur askeri itaate getirmiştir. Nasihatleri tesir etmiştir ki, şöyle demiştir: “Ey asâkir-i muvahhidîn! Otuz milyon Osmanlı ve üç yüz milyon İslâmın nâmusu ve haysiyeti ve saadeti ve bayrak-ı tevhidi, bir cihette sizin itaatinize vabestedir. Sizin zabitleriniz bir günah ile kendi nefsine zulmetse, siz bu itaatsizlikle üç yüz milyon İslam’a zulmediyorsunuz. Zira bu itaatsizlikle uhuvvet-i İslâmiyeyi tehlikeye atıyorsunuz. Biliniz ki, asker ocağı cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer. Bir çark itaatsizlik etse, bütün fabrika hercümerç olur. Asker neferatı siyasete karışmaz. Yeniçeriler şahittir. Siz şeriat dersiniz, hâlbuki şeriate muhalefet ediyorsunuz. Ve lekedar ediyorsunuz. Şeriat ile, Kur’ân ile, hadîs ile, hikmet ile, tecrübe ile sabittir ki; sağlam, dindar, hakperest ulü’l-emre itaat farzdır. Sizin ulü’l-emriniz, üstadınız, zabitlerinizdir. Nasıl ki, mâhir mühendis, hâzık tabip bir cihette günahkâr olsalar, tıp ve hendeselerine zarar vermez. Kezâlik, münevverü’l-efkâr ve fenn-i harbe âşinâ, mektepli, hamiyetli, mü’min zabitlerinizin bir cüz’î nâmeşru hareketi için itaatinize halel vermekle Osmanlılara, İslâmlara zulmetmeyiniz. Zira itaatsizlik yalnız bir zulüm değil, milyonlarca nüfusun hakkına bir nevi tecavüz demektir. Bilirsiniz ki, bu zamanda bayrak-ı tevhid-i İlâhî sizin yed-i şecaatinizdedir. O yedin kuvveti de itaat ve intizamdır. Zira bin muntazam ve mutî asker, yüz bin başıbozuğa mukabildir”.
  31. Doğu’nun perişan halini görüp anlamıştır ki dünyadaki saadet üniversitelerle olacak. Tâ ki din alimleri fenlerle ünsiyet peyda etsin, alışsın. Ve o saik ile İstanbul’a gelmiş Padişah II. Abdülhamid’e müracaat etmiş fakat müracaatı yerine maaş ve ihsan-ı şahane verilmiştir. Bediüzzaman bunu kabul etmeyip reddedince hapse ve tımarhaneye atılmıştır. Zira ihsanı şahaneyi yani Padişah’ın özel hediyesini kabul etmemek tarihte eşine rastlanmayan bir durumdu.
  32. İslâm ülkelerinin merkezi ve rabıtası olan hilâfet makamını korumak maksadıyla Sultan Abdülhamid Han Hazretlerine nasihat etmeye çalışmıştır.  Demiştir ki: “Münhasif Yıldızı (sarayını) darülfünun et, tâ Süreyya kadar âli olsun. Ve oraya seyyahlar, zebânîler yerine ehl-i hakikat melâike-i rahmeti yerleştir, tâ cennet gibi olsun. Ve Yıldız’daki milletin sana hediye ettiği servetini, milletin baş hastalığı olan cehaletini tedavi için büyük dinî darülfünunlara sarf ile millete iade et. Ve milletin mürüvvet ve muhabbetine itimad et. Zira, senin şahane idarene millet mütekeffildir. Bu ömürden sonra sırf âhireti düşünmek lâzım. Dünya seni terk etmeden evvel sen dünyayı terk et. Zekâtü’l-ömrü ömr-ü sâni yolunda sarf eyle!”

Bu maddeler çok daha fazla çoğaltılabilir. Fakat maksat Bediüzzaman Said Nursi’yi tanımak tanıtmak olmasından dolayı bir soruyu bahane ederek yazmaya çalıştım. Fakat Bediüzzaman’ı tanımanın en iyi yolu onun hayat hikayesini ve kahramanlıklarını madde madde yazmak değil şaheser eser olan Risale-i Nur Külliyatını okumakla mümkündür. Kim ki bu eserleri anlayarak okur ise zamanın mühim bir âlimi olabilir, vesselam…

Dr. Vehbi KARA

Galeri

Bediüzzaman ve Necip Fazıl

Bir zamanlar “Yürüyen Büyük Doğu Sempozyumu”, düzenlenmiş bende bu sempozyumda “Bediüzzaman Said Nursi ve Necip Fazıl Kısakürek Dostluğu” başlıklı bir sunum yapmıştım. Bu vatanda yetişen insanlar içinde en değerli şahsiyetlerden ikisini aynı kare içinde sunup anlatmak benim için büyük bir bahtiyarlıktır. Bu necip ve fazıl zatları tekrar anlatmaktan büyük zevk duyuyorum.

Bu iki zat aynı zaman diliminde yaşamış dinimizin ve vatanımızın selameti için çile çekmiş bahtiyar insanlardır. Dostlukları ve amaç birlikleri hakkında ne kadar güzel söz söylense azdır. Burada bir kısmına yer vermeye çalışalım.

Necip Fazıl Kısakürek, Bediüzzaman Said Nursi ile ilgili iki kitap yazmış ve bunları yayınlamıştır. Bu iki kitapta Bediüzzaman’ın hayatı ve eserlerini özetleyip sunmuştur. Her iki eserinin yayınlandığı yıllarda Bediüzzaman’dan değil övgü ile bahsetmek sıradan bir haber yapmak dahi suç olarak görülüyor, dindar insanlar ağır baskı altında tutuluyorlardı. Bu nedenle Bediüzzaman’ı bizlere tanıtan kişilerin başında Necip Fazıl Kısakürek’i saymak hiç de hatalı olmayacaktır.

Bediüzzaman Said Nursi’nin Necip Fazıl hakkındaki düşüncelerini ise eserlerinde ve hatıralarda görmek mümkündür. Öyle ki İstanbul’a geldiğinde Necip Fazıl ile görüşmüş ve çalışmalarından ötürü takdirlerini sunmuştur.

Necip Fazıl ile Bediüzzaman’ın birçok ortak özelliği bulunmaktadır. Din ve imanın güçlenmesi için hayatını vakfeden bu iki insan hakkında söyleyecek çok söz bulunmaktadır.  Necip Fazıl ve Bediüzzaman’ın en önemli özelliği korkusuzca gerçekleri haykırmış olmalarıdır. Elbette bunun sonucunda hayatlarının büyük bir bölümünü hapiste ve sürgünde geçirmişlerdir. Devrin zalim diktatörleri bu iki şahsiyeti ortadan kaldırmak için her türlü çabayı göstermiş ise de Allah her ikisine de uzun ve bereketli bir ömür bahşetmiş seksen yaşlarından sonra vefat etmişlerdir.

Takdir-i Hüdâ kuvve-i bâzû ile dönmez,

Bir şem’a ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez!

Necip Fazıl’ın Bediüzzaman ile ilgili ilk kitabı, “Son Devrin Din Mazlumlarıdır”. Bu kitapta 7 büyük şahsiyete ve 9 olaya yer verilmektedir. Kitabın takdim yazısında  Kısakürek şu hatırlatmaları yapıyor;

Bu eser, “Tarih Boyunca Büyük Mazlumlardan” sonra beklenmesi ve ona eklenmesi gereken bir bahsi çerçeveliyor. İman ve ideal uğrunda umumî mazlumluk davasının çok yakından, öz hayatımızdan, yakın tarihimizden ele alınması ve hususî plânda gösterilmesi… Bu yakın tarih ve hususî plân, İttihad ve Terakki ile başlayıp Cumhuriyetle yerleştiğini gördüğümüz İslam nefretinin zeminini çizer ve o zemin üzerinde en kuduz zalim kılıcıyla düşürülen masum başların hikâyelerini anlatır.

Kitap 33 baskı yapmış olup ilk baskısının üçüncü kısmı Bediüzzaman’a ayrılmıştır. En geniş olarak Bediüzzaman’a yer verilmiş olup bu kısımda çocukluğu, gençliği, savaş yılları ve harpteki başarıları, cumhuriyet dönemi, hapis ve sürgün yaşamını safha safha anlatmıştır. Ülkemiz insanı, devletin Bediüzzaman hakkındaki menfi propagandasını Necip Fazıl’ın eserleri sayesinde anlamış onun gerçek değerini fark etmiştir. Bu nedenle Nur Talebeleri için Necip Fazıl’ın bu eseri çok önemlidir. “Allah” demenin yasak olduğu bir dönemde böyle bir kitabı yazmak her babayiğidin harcı değildir.

Bu kitapta resmi tarihin aksine yapılan zulüm ve haksızlıklar cesur bir biçimde ele alınmış olayların perde arkasında yatan hakikatler bütün içyüzleri ile beraber ifade edilmiştir. Eğer bu eser yayınlanmasa idi Türkiye bambaşka bir ülke olacak gençlerimiz gerçekleri tamamen tersyüz edilmiş bir şekilde öğrenmiş ve aldatılacak idi.

Necip Fazıl’ın bu konudaki ikinci kitabı ise “Bediüzzaman Said Nursi Kitabı” isimlidir. Kitabın takdim bölümünde Necip Fazıl; “Büyük Doğu, onun yazılarını tereddütsüzce sütunlarına geçirerek, kendisine itimadını zımnen ilan etmiş bulunuyor” demek sureti ile Bediüzzaman’a bakış açısını açıkça belirtmiştir. Bu kitapta geçen bahisler Büyük Doğu Dergisinin 13 Ekim1950-10 Kasım1950 tarihleri arasında yayınlanan 30-31-32-33 ve 34. sayılarında neşredilmiş olup Bediüzzaman o yıllarda hayatta idi.

Kitabın 27. Sayfasında Necip Fazıl’ın Bediüzzaman ile ilgili olarak söylediği ve son derece dikkat edilmesini istediği bölüm şu şekildedir:

“Belki hayatta kalamam… Bütün varlığım, vatan, millet ve gençlik için… Ölürsem, İslam alemi ve insanlığın ebedi saadeti için canım feda olsun… Dostlarım intikamımı almaya sakın kalkmasınlar!..”

Diğer bir sayfada Bediüzzaman’ın hapisten tahliyesi esnasında dahi haksızlığa uğradığını ifade ederek “kendisini fevkalade tezahürlerle karşılamaya hazırlanan halkın bu emeline mani olunmak için şafak vaktiyle sabah namazı arasında hapishaneden çıkarıldığını” ifade etmiştir.

Bediüzzaman’ın Necip Fazıl hakkındaki eser ve hatıralarında ise şu hususlar göze çarpmaktadır. Bediüzzaman’ın eserleri içinde çok az sayıda iktibas vardır. Yani başkasının eserini aynen alıp yayınlamamıştır. Irakta yayınlanan bir gazete haberi haricinde diğer bir metin ise Necip fazıl Kısakürek’e ait olan “Lozan’ın İçyüzü” başlıklı yazıdır. Büyük Doğu’nun 29. Sayısında yayınlanan ve Lozan anlaşmasının perde arkasındaki gerçekleri cesurca ifade eden bu yazı özetlenerek Risale-i Nur Külliyatındaki yerini almıştır. Bunun haricinde başka bir iktibas neredeyse yok gibidir.

Bu iktibas Emirdağ Lahikası isimli eserinde yer almakta olup Bediüzzaman, sonuna şu ifadeleri yazmıştır:

“İşte bu ehemmiyetli vesika, tam tamına Risale-i Nur tercümanının kırk küsür sene evvel hadis-i şerifin ihbarına dair beyan ettiği hadiseyi tasdik etmiştir”

Bu not ile Bediüzzaman’ın Darül Hikmetül İslamiye üyesi olduğu bir zamanda yazılan ve Deccal, Süfyan gibi dehşetli şahıslardan haber veren ahir zaman hadisleriyle ilgili olarak yazdığı ve daha sonra genişleterek “Beşinci Şua” isimli eserine atıfta bulunmaktadır.

Bediüzzaman Büyük Doğu’da yer alan bu yazı ile İslam’a ve Müslümanlara yönelik düşmanlığın merkezinde İngiliz-Yahudi ortaklığının ortaya çıkarıldığını ifade ederek “Bu yazıda anlatılanlar, yirmi beş seneden beri Nurcuların imhasına keyfi kanunlarla dehşetli zulümlerin hikmetini tam gösteriyor” diyerek gizli teşkilatları haber vermektedir. Yine Emirdağ Lahikası isimli eserinde bu konuya değinerek şu hususları ifade eder:

“Bu kışta bana verilen elîm sıkıntıların bir sebebi: Selâniklilerin istibdad-ı mutlakları, serbest fırkalarla kırmasına yardımım olmasın diye beni herkesten tecrid ettiler. Risale-i Nur, binlerle benim bedelime konuşuyor, küfr-ü irtidadı kırıyor, anarşiliği bozuyor”.

İşte Bediüzzaman ve Necip Fazıl gibi çok değerli şahsiyetlerin hapishanelere atılmasının ve onlara gün yüzü gösterilmeyişinin esas sebebi, Sabetaist veya dönme denilen insanların devlet yönetimine gelerek Müslümanlara kan kusturmasından başka bir şey değildir. Bunları iyi tanımalı ve yaptıkları zulüm ve cinayetleri iyi bellemek zorundayız…

Bediüzzaman Büyük Doğu’da yer alan bu cesur yazılarından dolayı Necip Fazıl’a büyük bir sevgi ve saygı duyduğunu şu hatıralarında görmekteyiz:

Necip Fazıl ile İstanbul’da beraber bulunduğu bir dönemde kendisine “Seni elli talebem kadar hizmet etmiş bir talebe sayıyorum” diyerek iltifat etmiştir. Bir ara devletten gelen ağır baskılar sonucu maddi sıkıntılar nedeniyle yayınlarına bir müddet ara verildiğinde çok üzülmüştü. Bunu çok sonra fark ettiği için “haberim olsa yardım için yorganımı satardım” diyerek Büyük Doğu ve Necip Fazıl’ı ne derece takdir ettiğini ifade etmiştir.

Sonuçta Necip Fazıl ve onu sevenler ile Bediüzzaman’a ona gönül verenler arasında sonsuza kadar büyük bir dostluk, kardeşlik ve uhuvvet bağı vardır ve bu bağı hiçbir güç koparıp atamayacaktır, vesselam…

 Dr. Vehbi KARA

Galeri

Niçin Korkuyorsun Hakikatten?

Kazım Karabekir’in söylediği bu söz yalan tarih yazanlar içindir. Ne yazık ki bu sözün üzerinden neredeyse bir asır geçtiği halde karşılığını bulamamış bilakis yalanlar şeddeli şekilde artarak devam etmiştir. Fakat unutulmaması gereken iki husus şudur:

  1. Gerçeklerin bir gün mutlaka ortaya çıkma huyu vardır.
  2. Yalanlarla her yere gidebilirsin fakat geri dönemezsin.

İşte Kazım Karabekir’in evini polise bastırıp Nutuk’taki yalanlara yanıt olarak yazdığı İstiklal Harbimizin Esasları kitabının orijinal nüshasını yaktıran M. Kamâl’e karşı yazdığı şiiri bir hatırlayalım:

Kitaplarımı Yaktırana

Sende kuvvet varsa bende de hakikat var,
Kuvvet sistir kalkar, hakikat güneştir doğar,
Ben korkmam kuvvetten, sen de korkma hakikatten,
Ondan korkanlar ayrılamaz zulüm ve zulmetten.

Halbuki,
Kimde hakikat gördünse sen ondan çok korktun,
Tevkifler yaptın, evleri bastın.
Neydi kastın?
Çok insan astın.

Tevkif olundum, köşküm basıldı,
Dört çuval evrakım da alındı,
Üç bin kitabım gece yakıldı,
Yıllarca peşime hafiye takıldı.

Fakat gördün ki, hiç korkmam ben,
Niçin ya hâlâ sen
Korkuyorsun hakikatten?
Kazım Karabekir’in öyküsü tam bir feragat ve bir nankörlük hikâyesidir. Tarihi yalanlarla ve hokkabazlıkla yazanlar burayı iyi okusunlar. Sabetaycı şaklabanlarda iyi bilsin ki gerçekleri asla gizleyemezler…

Osmanlı Hükümeti’yle arası açılan M. Kamâl’in 8 Haziran 1919’da İstanbul’a gelmesi istenir. Gelmeyince de, İçişleri Bakanı Ali Kemal Bey 23 Haziran 1919’da bir genelge yayınlar ve görevden alındığını bildirir. M Kamâl, bu durumdan ancak 26 Haziran 1919’da haberdar olmuştur.

Bundan sonraki adımlar tarihin seyrini değiştirecek cinstendir.  Görevden alma yetkisine sahip olan Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa, 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir’e şu telgrafı çeker:

“Mustafa Kemal görevden alındı ve yerine seni tayin ettik.  Şu anda görevde olduğunuz 15. Kolorduyu kime bırakacaksanız bize acil olarak bildiriniz”

Bu arada M. Kamâl, Kazım Karabekir’e telgraf çeker ve de ne yapacağını sorar. Kazım Karabekir ise, hemen Erzurum’a gelmesini ve buradan istifa etmesini söyler. 8 Temmuz 1919’da M. Kamâl resmen istifa eder. Kazım Karabekir teklif edilen ve daha önce M. Kamâl’e verilen yetkileri kabul etmez hatta M. Kamâl’in emrinde olduğunu deklare eder.

Kazım Karabekir, eğer isteseydi M. Kamâl’i tutuklatabilir ve tarihten silebilirdi. Lakin vatanın selametini düşünerek üstün bir fedakarlık örneği sergilemiştir. Bunun karşılığını Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurduğu zaman İzmir suikastı bahanesi ile alır. 1926 Yılında idamla yargılandığı İzmir’de askerlerin silahları ile mahkeme salonunu basarak “Kel Ali, Kel Ali…” diye bağırarak yargı heyetini tehdit etmesi ve korkutması ile kurtulur.

Kurtulur, kurtulmasına ama tam 13 sene Erenköy’de evinden dışarı çıkamaz.  Kitapları yakılır, Evine bir kaç kez baskın yapılır. Ne zaman gelir M. Kamâl ölür işte ondan sonra ölüm tehdidinden kurtulmuş olur.

Başka bir diktatör İsmet İnönü tarafından Meclis Başkanı yapılır. İnönü ile birlikte tamamen yalanlarla dolu resmi tarihi ortaya döker. Bu olayları eğer orijinal ve ilk hali ile yazılmış olan “Nutuk” ile karşılaştırdığınız takdirde ne derece çirkin çarpıtmalar yapıldığını görmüş olursunuz.

Anlı şanlı tarihçiler, devlet parası ile ödüllere boğulan ve küstah bir şekilde Osmanlı tarihini yerin dibine batırmaktan gurur duyan İlber Ortaylı gibi tarihçiler; nedense bu yalanları hiç görmez. Varsa yoksa “atam sen kalk ben yatam” nutukları ile çocuk kandırır gibi koskoca bir milleti aldattığını sanırlar. Fakat aldanmış olan kendileridir. Ne derece hain ve riyakar olduklarını geleceğin cesur tarihçileri ortaya koyacaktır. Şimdilik düşmüş oldukları bataklıkta bocalamalarını beklemeliyiz. Ayrıca utanmadan sergiledikleri yalanlarla dolu kitaplarını kafalarına vurmak için biraz daha çaba göstermek gerekiyor.

Kazım Karabekir sanıldığının aksine dindar birisi değildir. Devlet işlerinde asla İslami figürleri ve yasaları kabul etmez. Oruç tuttuğu ve namaz kıldığına pek şahit olunmamıştır. Cumhuriyetten sonra, Cuma namazına gittiğine bile şahit olunmamıştır. Kim bilir, belki de can korkusundandır.

Çocuklarının okuma verimliliği düşer diye oruç tutturmadığı söylenir. M. Kamâl’den en büyük farkı; bu devrimlerin zorbalıkla (de facto) değil yavaş yavaş ve zamana yayarak yapılmasıdır. Bütün devrimleri içtenlikle kabul eden bir kişiliktir.

İyi taraflarından bir tanesi ise ibadet etmek isteyenlere karşı hoşgörülü ve saygılı olmasıdır. Peh peh… Ne muhteşem bir medenilik ha!

Anadolu da bir efsane gibi imanlı, babayiğit biri olarak bilinmesine rağmen İnönü ile birlikte dindar insanların canına okuduğu da bir gerçektir. Buna mukabil bilhassa Kadiri ve Rüfai tarikatına mensup olanlar kendisini çok severler. Vefatından önceki en son dersinde Bediüzzaman Said Nursi, M. Kamâl ve Kazım Karabekir’den bahsederken isim vermeden şöyle zikreder:

“Kırk sene evvel bir başkumandan (M. Kamâl) beni bir parça dünyaya alıştırmak için bazı kumandanları (Kazım Karabekir), hatta hocaları yanıma gönderdi” diyerek önemli bir fitneyi haber verir:

“Biz şimdi mecburuz. Zaruretler haramı helâl edebilir, kaidesiyle, Avrupa’nın bazı usullerini, medeniyetin icaplarını taklide mecburuz” şeklinde soru sorduklarını dile getirir. Buna mukabil Bediüzzaman Said Nursî, onlara şöyle cevap verir:

“Çok aldanmışsınız. Zaruret su-i ihtiyardan (iradeyi kötüye kullanmaktan) gelse, kat’iyen doğru değildir, haramı helâl etmez. (…) Ekmek yemek, yaşamak gibi zarurî ihtiyaçlar haricinde başka hangi zaruret var? Su-i ihtiyardan, gayri meşrû meyillerden ve haram muamelelerden tevellüd eden (doğan) hareketler haramı helâl etmeye medar olamazlar. Sinema, tiyatro, dans gibi şeylerde tiryaki olmuşsa, mutlak zaruret olmadığı ve su-i ihtiyardan geldiği için, haramı helâl etmeye sebep olamaz”.

Konu bir hayli uzun ve hassas olup şimdilik bu kadarı ile yetinelim, vesselam…

Dr. Vehbi KARA

Galeri

GUSÜLDE AZ BİLİNEN İNCELİKLER

Guslederken ağza ve burna bolca su alınmalı, bu işe abdestle yapılan ağız ve buruna su vermelerden daha çok özen gösterilmelidir. Vücut yıkanırken iğne ucu kadar bir yerin kuru kalmamasına dikkat edilmeli, kulaklar ve göbek oyuğu yıkanmalıdır. Su saçların, sakalların, kaşların ve bıyıkların, aralarına ve altlarındaki deriye kadar geçmelidir. Bunlar sık olsa bile, suyun ulaşması sağlanmalıdır. Bunların araları ve dipleri kuru kalırsa, gusül tamamlanmış olmaz. Ancak kadınların başlarından aşağıya sarkmış olan saçlarının yıkanması şart değildir. Önemli olan bunların diplerine suyun geçmesidir. Erkeklerde bir zorunluluk bulunmadığı için, böyle sarkmış olan saçlarının her tarafını yıkamak gerekir. Kapanmış olan küpe deliklerinin içini de yıkamalıdır. Öyle ki, bu deliklerin ıslanmış olduğuna kanaat getirmelidir. Böyle bir kanaat yoksa onları el ile ovarak ıslatmalıdır. İçlerine zorla su geçebilecek bir halde olan küpe deliklerini de içlerine su geçecek bir şekilde el ile ıslatıp yıkamalıdır.

Tırnaklar arasında kalan kurumuş çamurların ve göz çapakları gibi şeylerin altlarını da yıkamalıdır. Fakat tırnaklar üzerindeki kirler, topraklar, kınalar gusüle engel olmazlar. Çünkü bunlar suyun geçmesine engel değildirler. Suyun geçmesini engelleyecek şekilde dişlerin arasında nohut büyüklüğünde sert yemek parçası bulunmamalıdır. Vücudun hiç bir yerinde suyun geçmesini engelleyecek balık pulu veya boya, oje gibi bir şey de bulunmamalıdır. Çünkü bunların altlarına su geçmeyince, gusül sahih olmaz.

Gözlerin içini soğuk veya sıcak su ile yıkamak güç ve zararlı olduğu için, ne abdest alırken, ne de guslederken gözlerin içini yıkamak gerekmez. Gözlerin hafifçe kapatılması hem abdest için hem de gusül için bir engel teşkil etmez. Yeter ki su, kirpiklere ve pınarlara ulaştırılmış olsun.

(Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, s.96-97)

Galeri

21. SÖZ

21.soz from nurunyolcusu

Türkiye’nin güvenlik paketi: Risale-i Nur

32110_1465623130093_1518982303_1167220_2331971_nCumhuriyetin ideolojik paradigması olan Kemalizm, 1900-1950 dönemi Batı insan ve toplum modelini rol model olarak kabul etmiştir.
Toplumun kurucu hakikatini, akıl, bilim ve materyalist felsefe ile sınırlayan Kemalizm, insanımızın var oluş anlamını ve nihaî gayesini dünyevîleştirmiştir. Muhayyel modern ve medeni toplum tasavvurunda, toplum nizamının gerektirdiği mükellefiyetleri, akıl ve bilimin üreteceğini kabul etmiştir.
Hâlbuki Kemalist ideolojinin rol model kabul ettiği Batı da, duçar olduğu ontolojik (var oluşa dair) hakikat krizine kendi medeniyet geleneği içinde çözüm bulamamıştır. Batı’da da, akıl ve bilim temelli rasyonel mekanizmalar yetersiz kalmaktadır. Bireylerin topluma nizam verecek müsbet davranış modelleri ile mükellef kılınmasına ve toplum nizamının kurulmasına temel oluşturacak bir hakikat arayışı Batı’da da söz konusudur. Batı insan ve toplumu da, bu hakikat boşluğundan beslenen ağır krizler yaşamaktadır. Bu yüzden, günümüzde bütün insanlığın gelip dayandığı duvar, insanın ahlâkî mükellefiyetinin nasıl sağlanacağı ve kötülük yeteneğinin rasyonel mekanizmalarla bastırılamayışıdır. Çünkü kötülük özneleri de rasyonel davranmaktadır.
Bütün insanlığın içine düştüğü ahlâkî mükellefiyet krizi, toplum hayatındaki ferdi ve sosyal karşılaşma alanlarındaki bütün ilişkilere damgasını vurmaktadır. Çıkar ve haz odaklı bireylerin bencil davranış modellerinin şekil verdiği kaotik bir ferdi ve sosyal yapı ortaya çıkmıştır. Bu kriz, insanın varoluş anlamını çıkar ve haz ile sınırlandırmış; insanî, ahlâkî ve hukukî mükellefiyeti besleyecek bir gayeyi, dolayısıyla da bu gayenin tembih ettiği müsbet davranışları temelsiz bırakmıştır. Batı toplumu içinden çıkan ontolojik hakikat krizi, bireylerin mükellefiyet krizini beslemiş, bu krizin altından anarşi; üstünden ise güç ve denetim mekanizmaları (istibdat) boy göstermiştir. Mükellefiyet krizi derinleştikçe, anarşi ve kaos ortaya çıkmış; o oranda, polisiye güçler, güvenlik araçları, mahkemeler ve hapishaneler çoğalmıştır. Bu kriz iki insanın etkileşiminden, sınıflar, toplumlar, devletler ve bloklar arası etkileşimlere kadar kaos üreten ve güçlünün tahakkümü ile sonlanan küresel boyutlar kazanmıştır. Küreselleşmiş bu insanlık krizinden ülkemiz de payını almış ve günümüzde ağır semptomlarla karşı karşıya gelmiştir.
Kemalist ideolojinin sosyolojik öngörüsünün tutarsızlığı, sabit ve gerçekleşmiş vakıalarla ortaya çıkmıştır. İçinde bulunduğumuz krizler, Kemalist ideolojinin yaptığı sosyolojik tahribatlara bağlanacağı yerde, bütün insanlığın duçar olduğu olağan krizler olarak normalleştirilmiştir. Hâlbuki Kemalizm, Batı’nın hakikat krizinin ülkemize de sirayet etmesinde taşıyıcı ve bulaştırıcı bir rol oynamıştır. Çünkü Kemalist paradigma, ahlâkî mükellefiyeti sağlamada inanç değeri olan dinimize karşı bir blokaj oluşturarak yüz yıldır tahribatını sürdürmektedir. Tasavvur ettiği Kemalist toplum idealini gerçekleştirme adına, toplumun ahlâkî mükellefiyet kaynaklarını kurutmuştur. Kemalizm’in beslediği ontolojik hakikat krizini aşmada, kendi inanç ve kültür geleneğimiz içinde var olan çözümü bloke etmeye devam etmektedir.
Kemalizm’in bu tahribatlarına muhalefet eden Bediüzzaman Kemalizm hakkında şöyle bir sosyolojik öngörüde bulunuyor: “Hayat-ı beşeriyenin maddî ve manevî rabıtalarını bozarak, serkeş ve sarhoş ve sersem nefisleri başıboş bırakarak, hürmet ve merhamet gibi nuranî zincirleri çözer; hevesat-ı müteaffine bataklığında, birbirine saldırmak için cebrî bir serbestiyet ve ayn-ı istibdad bir hürriyet vermek ile dehşetli bir anarşistliğe meydan açar ki, o vakit o insanlar gayet şiddetli bir istibdaddan başka zabt altına alınamaz.” (Şuâlar, s. 593)
Bireyleri, ahlâk, fazilet ve dürüstlükle mükellef kılan dinî ve kültürel kaynakların kurutulması ile ortaya çıkan anarşi, terör ve yolsuzluklara karşı toplumsal barış ve düzeni sağlamak durumunda bulunan hükümetler, kendilerini Kemalist paradigmanın dikte ettiği güvenlik anlayışından kurtaramamıştır. Halen, Batı medeniyet geleneği içinde çözüm arayışı devam etmektedir. Dolayısıyla da, yegâne tedbir vasıtası olarak sadece kanunlar ve polisiye kuvvetlerle sınırlı bir çözüm anlayışı sürüp gitmektedir. Bu anlayışın son halkası, yeni bir doz ve makyajla gündeme gelen “Güvenlik Paketi” olmuştur. Paketteki temel yaklaşım incelendiğinde, Kemalist ideolojinin arız ettiği klâsik güvenlikçi yaklaşımın sözünü ettiğimiz doz ve makyajı dışında hiçbir yenilik getirmediği görülecektir.
Güvenlikçi paketin çözüm sistemi, ontolojik hakikat krizine değil, bu krizin tezahürlerine yöneliktir. Hâlbuki asıl ve temel çözüm, insanımızın hakikat krizini yenmesinde düğümlenmektedir. Risale-i Nur neden mesaisini öncelikle iman hakikatlerinin neşrine teksif etmiş bulunuyor? Çünkü mevcut güvenlik sorunlarının temelinde ontolojik hakikat krizi vardır ve bu krizin yegâne çözümü de, insanımızı ahlâk, fazilet, dürüstlük ve topluma nizam veren bir dizi değerlerle mükellef kılan iman hakikatleridir. Bu sebeple, Türkiye’nin bu hakikat krizine cevabı ve güvenlik paketi Risale-i Nur’dur.
Yusuf ÇAĞLAYAN
y_caglayan@yahoo.com.tr
12 Aralık 2014, Cuma

Previous Older Entries