ÜSTADLAR

üstad

BİRİNCİ KISIM
İLK HAYATI

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ, Rumî 1293 (M. 1873) tarihinde Bitlis Vilayeti’ne bağlı Hizan Kazası’nın İsparit Nahiyesi’nin Nurs Köyü’nde doğmuştur. Babasının adı Mirza, anasının adı Nuriye’dir. Dokuz yaşına kadar peder ve validesinin yanında kaldı. O esnada bir halet-i ruhiye, tahsilde bulunan büyük biraderi Molla Abdullah’ın, ilimden ne derece feyizyab olduğunu tedkike sevketti. Molla Abdullah’ın gittikçe tekâmül ederek köydeki okumamış arkadaşlarından okumakla tezahür eden meziyetini düşünüp hayran kaldı. Bunun üzerine ciddî bir şevk ile tahsili gözüne aldı ve bu niyetle nahiyeleri İsparit Ocağı dâhilinde bulunan Tağ Köyü’nde Molla Mehmed Emin Efendi’nin medresesine gitti. Fakat fazla duramadı. Halet-i fitriyeleri îcabı, daima izzetini (Haşiye) koruması ve hattâ âmirane söylenen küçük bir söze dahi tahammül edememesi; medreseden ayrılmasına sebeb oldu. Tekrar Nurs’a döndü. Nurs’ta ayrıca bir medrese olmadığından dersini büyük biraderinin haftada bir defa sılaya geldiği günlere hasrederdi. Bir müddet sonra Pirmis karyesine, sonra Hizan Şeyhi’nin yaylasına gitti. Burada da tahakküme tahammülsüzlüğü, dört talebe ile geçinmemesine sebeb oldu. Bu
(Haşiye): Molla Said’de küçük yaşta görülen bu izzet, nefse muhabbetten gelmiyordu. Kader-i İlahî, istikbalde i’lâ-yı Kelimetullah vazifesini inayetiyle vereceği bir abdine, o vazifeyi bihakkın îfası için lâzım olacak hasletlerden biri olan izzet-i ilmiyeyi vermişti. Molla Said, henüz o zaman bunun mahiyet ve hikmetini belki bilemiyordu; fakat zaman gösterdi ki, şimdi muhteşem bir ağaç mahiyetini alan Risale-i Nur’un muazzam ve geniş hizmetinin levazımatından olan izzet-i ilmiyeyi Cenab-ı Hak Molla Said’in ruhunda tâ o zaman küçük bir çekirdek olarak dercetmişti. dört talebe birleşip, kendisini daima taciz ettiklerinden bir gün Şeyh Seyyid Nur Muhammed Hazretlerinin huzuruna çıkıp, izhar-ı acz ile arkadaşlarını şikayet etmeyerek şöyle dedi:
-Şeyh efendi, bunlara söyleyiniz, benimle döğüştükleri vakit, dördü birden olmasınlar, ikişer ikişer gelsinler.

DEĞERLİ RİSALE-İ NUR ŞAKİRDLERİ DEVAMI BÖLÜMLER HALİNDE LİNKLERDE VERİLMİŞTİR.
GIRIS
ONSOZ
BEDIUZZAMAN VE RISALE-I NUR
BIRINCI KISIM – ILK HAYATI
IKINCI KISIM
ÜÇÜNCÜ KISIM
DÖRDÜNCÜ KISIM
BEŞİNCİ KISIM
ALTINCI KISIM (EMİRDAĞ HAYATI)
YEDİNCİ KISIM (AFYON HAYATI)
SEKİZİNCİ KISIM (ISPARTA HAYATI)
RISALE-I NUR VE HARIC MEMLEKETLER
TAHLİLLER
TARIHCE-I HAYAT – FIHRIST

 

ahmedhusrev1-560x260

Ahmed Husrev ALTINBAŞAK

[ 1899 – 1977 ]

Husrev Efendi, her köşesinde Kur’ân sesi yankılanan evlerin, gönülleri Kur’ân nûruyla aydınlanmış sâkinlerinin evlâdı olarak dünyaya geldi. Ellerin Kur’ân yazmaktan, dillerin Kur’ân tilâvetinden men edileceği karanlık senelerin arifesinde Kur’ân’a tarihte benzerine az rastlanılacak tarzda hizmetler edecek bir evlâd-ı güzîn, Kur’ân’la hemhâl olan bir âileye nasib olmuştu. Yirminci asrın kapısında, doğar doğmaz ‘gülşen-i mehdî’ nâmını alacak bir peygamber vârisi, gülistan-ı Türkiye olan Isparta’yı teşrif etmişlerdi.

Ahmed Husrev Efendi, 1899 senesinde (1315) Isparta’nın Senirce Köyü’nde dünyaya geldi. Husrev Efendi, Osmanlı Devleti’nin son dönem Isparta valilerinden Hacı Edhem Bey’in oğlu Ali Efendi’nin torunu olup babası Mehmet Bey (d.1280-v.1340), annesi ise Ayşe Hanımefendi (d.1284-v.14.3.1943) idi.

“Yeşil Sarıklılar” nâmıyla bilinen ve Isparta eşrafından olan baba tarafının şeceresi Hz. Ebûbekir’e (ra) dayanmakta idi. Annesi Ayşe Hanımefendi ise asil bir sülâleye mensûbiyetle birlikte soyu evlâd-ı Resûl’den, Hz. Hüseyin’den (ra) gelmekte ve ecdadı “Hâfız-ı Kurralar” diye bilinmekte idi.

Hacıedhemoğulları sülâlesi geçimlerini çiftçilik yaparak temin ederlerdi. Misafirlerini kırk odalı konaklarında ağırlarlar, yüzlerce dönüm arazilerinde Rahmet-i Rahmân’ın ‘Rızk Kapısı’nı üç yüz çiftçi ile çalarlardı. Isparta zenginlerinin yetim ve öksüz kalmış seyyid çocuklarını memleketlerine getirip himâye etme âdetini Âl-i Beyt neslinin o havâlide çoğalması için Husrev Efendi’nin sülâlesi de devam ettirmişlerdir. Çiftliklerinde üç yüz âileyi barındırırlar, bayramlarda her bir çiftçiye ve âilelerine birer çift ayakkabı hediye ederlerdi. Dünyevî servet, uhrevî mes’ûliyetlerini sarsmamıştı onların. Çünkü dünyaya kalben değil ancak kesben bağlanılabilirdi.

Anne tarafından büyük babası Kur’ân-ı Kerîm yazar, büyük annesi de yazılan mushafı harekelendirirdi. Ramazan aylarında ecdadı terâvih namazlarını hatim ile kılarlardı. Kezâ, dayıları da hâfız-ı Kur’ân olan Husrev Efendi’nin muhtereme vâlidesi Ayşe Hanımefendi hâfız derecesinde Kur’ân’a âşinaydı.

Husrev Efendi, her köşesinde Kur’ân sesi yankılanan evlerin, gönülleri Kur’ân nûruyla aydınlanmış sâkinlerinin evlâdı olarak dünyaya geldi. Ellerin Kur’ân yazmaktan, dillerin Kur’ân tilâvetinden men edileceği karanlık senelerin arifesinde Kur’ân’a tarihte benzerine az rastlanılacak tarzda hizmetler edecek bir avlâd-ı güzîn, Kur’ân’la hemhâl olan bir âileye nasib olmuştu. Yirminci asrın kapısında, doğar doğmaz ‘gülşen-i mehdî’ nâmını alacak bir peygamber vârisi, gülistan-ı Türkiye olan Isparta’yı teşrif etmişlerdi.

Onun doğumu sayesinde Hacıedhemoğulları konağı bayram havasına gark olmuştu. Ziyafetler tertip edilmiş, duâlar edilmişti. Bu sevinç ve süruru yeni doğan çocuğun cazibesi ve hayırlı bir evlat olacağına dair müjdeler daha da artırıyordu. Torununu görür görmez “Bu evladım nûr!” diye heyecanını ifade eden dedesi âileyi sevindiren ilk müjdeyi vermişti. İkinci müjde isminin konulması esnasında oldu. Husrev Efendi’nin doğduğu günlerde Senirce Köyü mübârek bir misafir ağılamaktaydı. Misafirhânede konaklayan Senirkentli Kâmil Efendi adındaki ismiyle müsemmâ kâmil zât köydeki telâşın sebebini merak eder. Bir çocuğun dünyaya geldiğini öğrenir ve ziyaret eder. İsmi henüz konulmamış olan çocuğa hayır duâlar eder, âilesini tebrik eder ve irticâlen okuduğu bir şiirle hem ismini koyar hem de müjdeler verir.

***

Artık nûr evlâdın ismi bellidir: Ahmed Husrev. Kâmil Efendi’nin gönlünden diline dökülen bu ilhâmî mısralar yıllarca unutulmayacak, hakîkaten Kâmil Efendi’nin sözü târih olacaktır.

“Cihâna Ahmed Husrev, vere ikbâlin pertev!
Ede ömrün ziyâde Hakk etmeye tâli’in geçrev!

Senin aslın, şerefli şanlı, el-hâc Edhemzâde.. Zamanında bütün, alâ vü eşrâfa ede pişrev.

Erişe vâlideynin, sâye-i lütfunda maksûda..
Yüzünden görmeyeler, gam, kasâvet, misâl-i cev.

Budur dâdâ-i hayriyem, hulûs-u kalb ile dâim:
Seni sevsin cihân halkı, cihânın halkını sen sev!

Şu mısradan çıkar gevher, sözü tarih olur kâmil:
Erişdi gülşen-i Mehdî vücûda Ahmed Husrev”

Şiirde geçen “Budur dâdâ-i hayriyem, hulûs-ı kalp ile dâim:/ Seni sevsin cihan halkı, cihanın halkını sen sev!” mısraları Ayşe Hanımefendi’nin dilinde duâlı bir ninni olmuştu artık. Bahtiyar vâlide, bu ninni ile Husrev’ini büyüttü; tilâvetini ihmâl etmediği Kur’ân’ın lâhûtî musikısi ile Ahmed’ini terbiye etti.

Husrev Efendi evin tek evlâdı değildi; Mehmed Efendi’nin on iki evlâdı olmuştu. On iki evlâdının beşi çocuk yaşlarda vefât etmişlerdi. Husrev Efendi ise kalan yedi kardeşin dördüncü ferdi idi. Yaş sırasına göre bu yedi kardeşin isimleri şöyle idi: Hatice (d.1303-v.2/6/1975), Osman (d.1306), Ali (d.1311), Husrev (d.1315), Hasan (d.1318 ), Bekir (d.1323), Ömer (d.1325). Ağabeylerinden Osman Efendi Birinci Cihan Harbi’nde şark cephesinde şehîd olmuştu.

Babasını çocuk yaşlarda iken kaybeden Husrev Efendi’nin, vâlidesine sınırsız bir muhabbeti ve hürmeti vardı. Öyle ki “Cennet annelerin ayakları altındadır” meâlindeki hadis-i şerife ittibâen her gün annesinin ayaklarının altını öperdi. Annesi ise ondaki bu yüksek hürmet ve engin muhabbetin menbaı olan kâmil hâlinden dolayı ona “Oğlum!” diye hitap etmek yerine çoğu zaman “Şeyhim!” derdi.

Henüz beş altı yaşlarında iken bile sabah namazlarını cemaatle edâ ederdi. O yaşlarda halka-i zikre dâhil olmuştu ve zikir meclisine gidemediği vakitlerde ehl-i kemâlin arasındaki yeri boş bırakılırdı.

Evde kardeşleri ile münâsebetlerinde fevkalade bir olgunlukla hareket ederdi. Ablası Hatîce Hanım onun için ikinci anne gibi idi. Küçüklüğünde ona şefkatini esirgemeyen Hatice Hanımefendi ömrü boyunca Husrev Efendi’ye şefkat ve himâyetini eksik etmemiştir. Bir şehîd kardeşi olan Husrev Efendi kardeşleri arasında çok sevildiği gibi arkadaşları ile de seviyeli münasebetler tesis etmişti. Olgunluğu, yardımseverliği ve o yaşlarda bile göze çarpan halîmiyeti ile kısa zamanda arkadaşlarının saygı ve muhabbetini kazanmıştı. Bu mümtaz hâlinden dolayı arkadaşları ona “Hızır!” diye hitap ederlerdi.

Husrev Efendi evinde aldığı terbiyeye ve manevî tedrîse Isparta’da başladığı tahsil ile devam etti. Isparta’da Rüştiyeyi okuyan Husrev Efendi idâdîde tahsiline devam etmekte iken Birinci Cihan Harbi patlak verdi.

Husrev Efendi çocuk yaşlardaydı ama Osmanlı Cihan Devleti çok yaşlanmıştı artık ve sekerât âlâmetleri görülmeye başlanmıştı. Bunun için her vatan evlâdının bilek gücüne ihtiyaç vardı. Mâneviyâta târihte görülmedik bir sûrette yabânileşip vahye kulaklarını tıkayan dünya bugüne kadar benzeri görülmedik vahşetlerin sergileneceği bir harbe sahne olmaya başlamıştı. Dünya devletleri iki kampa ayrılmışlar, İslâm’ın son sancaktarı Osmanlı Devleti’nin yaşlı ve yıpranmış hâlinden istifâde ederek İslâm coğrafyasına esâret zincirlerini takmaya hazırlanıyorlardı.

Husrev Efendi’ye vatanî hizmet çocukluk yıllarında nasîp olacaktı. Beyaz bir bez torbadan ibâret olan bavulunu sırtına alıp âilesiyle vedalaşan Husrev Efendi 1914 senesinde pâyitahta, İstanbul’a geldi.

Askerlik erken başlamıştı Husrev Efendi için ve bu askerlik Pendik’teki Cihan Harbi müddetince devam eden askerî talimle başladı. Harb müddetince cepheye sevk edilmedi ve yaşının küçüklüğünden dolayı terhis edilerek Isparta’ya döndü. Ancak dünya ahvâli bu dönüşün çok da uzun olmayacağını gösteriyordu.

Birinci Harb-i Umûmî hem dünya için hem de İslâm âlemi için çok acı neticeler doğurmuştu. Harp neticesinde âlem-i İslâm’ın tüm uzuvlarına prangalar vuruldu, kalbine zehirli hançerler batırıldı. Hilâfet’in merkezi kaynıyordu ve Anadolu kan ağlıyordu. Memleketin dört bir yanı işgal edilmeye başlanmıştı artık. Düşman postallarının izlerini vatanın her tarafında görmek mümkündü. Yüzyıllarca i’lâyı kelîmetullah için çarpışan, fetihlerden fetihlere koşan bahtiyar Anadolu halkı için şimdi ‘istiklâl’ en mukaddes kıymet idi.

İstiklâl Harbi başlamıştı artık. İslâm’ın hârim-i pâkine ilişen ellerle harbedilecekti şimdi. Husrev Efendi’nin âilesiyle beraberliği uzun sürmedi. Askerî talimden geçmiş, kâmil, arkadaşlarının ‘Hızır’ı, annesinin “Şeyhim!” dediği gözbebeği artık genç bir teğmendi ve cepheye gidiyordu.

Batı cephesine sevk edilen Teğmen Husrev Efendi uzun muharebelerden sonra Yunanlılarla harbederken Manisa civarında esir düştü. Onun için şimdi çok daha farklı bir hayat başlamıştı. Âilesinden ayrı düşmenin yanında bir de vatan hasreti çekecekti.

Husrev Efendi esarette iken, Isparta’da, evinde mâtem ve hüzün vardı. Şehîd annesi Ayşe Hanım’ı Husrev’inin ayrılık acısı sarmıştı. Bu acı, bir gün vazifeli bir memurun Husrev Efendi’nin şehâdet haberini getirmesiyle büsbütün arttı. Haberi getiren memur onun şehâdet haberini verememekte sadece maaş bağlamaya geldiğini söylemekteydi. En büyük oğlu Osman Efendi’yi şark cephesinde şehîd veren bahtiyar vâlide şimdi ‘Gülşen-i Mehdi’sinin kederiyle yıkılmıştı. Gözü yaşlı Ayşe Hanımefendi’nin kederi Husrev Efendi’den gelen kısa ama müjdeli bir mektupla saadete inkılâp etti. Husrev Efendi esir düştüğünü ve sıhhatinin iyi olduğunu anlatan bir mektup kaleme almıştı. Âilesini saadete gark eden mübârek kalemi yıllar sonra ‘elmas kalem’ olup tüm millete saadetler kazandıracak olan kahraman gâzinin nârin vücudu cephelerde, esârette karşılaştığı zorluklarla iyice yıpranmıştı ama rûhu ve mefkûresi henüz çok tâze ve sevgi doluydu.

Memlekette kanlı muharebelerle istiklâl mücadelesi verildiği hengâmede o Yunanistan’da Arnavutluk sınırına yakın bir yerdeki Ali Paşa kalesinde esaret çilesini doldurmaktaydı. Yaklaşık iki sene süren esâret hayatı avn-i İlâhî ile İstiklâl harbi’nin kazanılmasından sonra esir mübâdelesi vesilesiyle sona erdi.

Husrev Efendi, esâret dönüşü İzmir’de başka bir felâketle karşılaştı. Muayene olduğu hastahanede bir doktor tarafından zehirlendi. Tedavisinden sonra kendisine ya saçlarının beyazlayacağını veya dişlerinin dökülebileceği söylendi. Kısa bir süre sonra ise hem saçları beyazlamış hem de dişleri dökülmeye başlamıştı. Kader onu ileride îfâ edeceği mukaddes hizmetler için yoğurmakta, dünya ile olan irtibatlarını uhrevî çizgiye çekmekteydi. Zâten naif olan vücudu bu çileler sonucunda iyice hassaslaşmıştı.

Husrev Efendi’nin esaretten evine dönüşü vâlidesine ve kardeşlerine âdetâ bir bayram havası yaşattı. Kederli ve sıkıntılı ayrılık günleri bitmişti artık. Hem memleket istiklâliyetine kavuşmuş hem de Husrev Efendi sağ sâlim evine dönmüştü. Kardeşlerine hediyeler getirmiş, her gün ayaklarına kapandığı muazzez vâlidesine kavuşmuştu. Onun için yepyeni bir hayat başlamaktaydı şimdi. Harp ve esâretin rûhunda bıraktığı izleri silmek ve manevî âleminde aradığı kapıları bulmak için kendisini ibâdet ve tefekküre vermişti…

1927 senesinde üç sene sürecek memûriyet hayatına başladı. Isparta, Şarkikaraağaç ve Keçiborlu’da üç sene tapu memurluğu yapan Husrev Efendi 1930 yılında kendi işleriyle meşgul olmak için memuriyeti bıraktı. Memûriyet hayatında dürüstlüğü ve takvası ile kısa zamanda şerirlerin düşmanı, ebrar ve sâlih insanların dostu oldu. Şarkikaraağaç’ta vazife yaptığı vakitlerde sevgili vâlidesi ile beraber kaldı. O yıllarda vazife yaptığı yerlerde yüksek ahlâkından ve kemâlâtından dolayı insanlar kendisine ‘Hızır’ derlerdi.

Memûriyet hayatının bitmesiyle birlikte Husrev Efendi daha ziyade inzivâ, tefekkür ve ibâdet ile günlerini geçirmeye başladı. Namaz vakitlerinde camiye gitmekte sâir vakitlerde ise zikirle ve husûsî ibâdetle meşgul olmaktaydı. Kendi ifâdesiyle ıssız sahralar, susuz çöller rûhunun meskeni olmakta, hayâlen oralarda dolaşmakta ve bir şeyler aramakta idi.

MÜJDELİ RÜYALAR

O vakitlerde Husrev Efendi çocukluk yıllarında gördüğü bir rüyâyı kendisine hürmet ettiği kâmil bir zâta anlatır. Rüyası şu şekildedir: Büyükçe bir deniz ve ortasında bir ağaç vardır. Deniz çekilir ve ortasındaki ağaç kurur. Bir zât gelir o ağacın dallarını budar. Birden deniz içinde bir yol açılır ve kendileri o caddeden yürümeye başlarlar. Rüyayı dinleyen kâmil zât şöyle tabir eder: “O deniz şeraîttir. Ağaç ve dalları ise ondan feyz alan tarikattır. Benden sonra Isparta’ya İslâm’a hizmet edecek bir zât gelecek ve sen ona hizmet edeceksin.”

Husrev Efendi’nin arayışları bir süre daha devam etti, ancak o, gördüğü rüyânın tahakkukunu beklemekte idi. O günlerde iki gece üst üste bir rüyâ daha gördü. Rüyasında temelleri atılmakta olan büyükçe bir gülyağı fabrikasının kâtipliğine tayin edilmiş ve işe mübâşeret edilmiştir.

Rüyayı gördüğü sıralarda Barla’da bulunan Bedîüzzaman Hazretleri’ne fıkhî suâlleri muhtevî bir mektup yazar. Bedîüzzaman Hazretleri’nin cevâbî mektûbu şu meâldedir: “Husrev! Çoktandır bir talebe arıyordum, o sen olsan gerek! İslâm âlemi bugün büyük bir sarsıntı geçiriyor. Îman kalesi tehlikededir. Gel beraber Kur’ân’a ve bu aziz milletin îmânına hizmet edelim!”

Husrev Efendi, bu mektûba kalemiyle cevap vermek yerine rüyasında gördüğü mübârek zatın Bedîüzzaman Hazretleri olduğu fikriyle Barla’ya gitmek için hazırlıklara başladı. Husrev Efendi aradığı mürşide, hâmiye, üstada kavuşmak üzere idi. Rûhunda bambaşka rüzgârlar esmekte idi…

Husrev Efendi, 1931 senesinde Bedîüzzaman Hazretleri ile tanışmak üzere hazırlıklarını yaptı ve “Ehl-i kemâlin huzûruna yürüyerek gidilir” diyerek yaklaşık kırk kilometrelik yolu yürüyerek kat etti. Husrev Efendi heyecanla Barla’ya doğru ilerlerken Bedîüzzaman Hazretleri de kerâmeten istikbâlde tüm talebelerine numûne-i imtisâl olarak göstereceği talebesini, dava arkadaşını karşılamak üzere Barla’dan aşağıya doğru inmekteydi. Bedîüzzaman Hazretleri ve Husrev Efendi, Hazret-i Üstâd’ın ‘Yetmiş bin horasan erlerinin pîri’ dediği Karacaahmet türbesi yakınlarında buluştular. Şüphesiz bu buluşma yirminci asrın en mühim buluşmalarından birisiydi. Manevî fotoğraf makinelerinin felâket ve helâket asrında kaydettiği en gülşen yüzlü resim de bu idi. Îman mektebinin çilekeş muallimi, aziz üstad Bedîüzzaman Hazretleri altınbaşlı omuzdaşına, kerâmetli elmas kalemine, Türkiye’nin manevî halaskârına, talebelerinin ağabeysine, kendisine ömrünün bir miktarını vereceği hayrulhalefine kavuşmuştu artık. Husrev Efendi de yıllardan beri aradığı mürşidini, üstadını, hâmisini, hocasını bulmuştu. Üstadını bulmaktan neşet eden mesrur hâlini şöyle kaleme dökmekteydi:

“Mücrim talebeniz senelerden beri Hâlikından bir hâmi istiyordu. Baştan aşağıya kadar siyahlıklarla dolu olan defter-i a’mâlim tedkik edilse, bu hususta ne kadar tazarru’ ve niyazım vardır ve ne kadar gözyaşlarım bulunacaktır. Kur’ânî hizmet uğrunda, arzın sekenesi kadar hayatım olsa, her birisini fedâ etmeyi, ne büyük saâdet ve şeref kabul etmişim. Ey sevgili üstâdım! Ey kıymettâr hocam! Ey senelerden beri aradığım muhterem mürşidim! Ey aziz dellâl-ı Kur’ân!” (Barla Lâhikası, 227) Husrev Efendi bazı vakitler Barla’ya gitmekte Üstadı ile bizzat görüşmektedir. Ancak günlerinin çoğu Isparta’da Risâle-i Nûrları okumak ve yazmakla geçmektedir. Her gün bir yandan dava arkadaşları Re’fet, Rüşdü ve Lütfi Efendilerle uzun sohbetler etmekteler bir yandan da devamlı Barla’dan Isparta’ya haberler, mektuplar, risâleler getiren Bekir Ağa’nın yolunu gözlemekteydiler. Husrev Efendi, Risâle-i Nûr hizmetiyle tanışalı henüz bir sene olmuştu ama hayatında çok şeyler değişmişti. Şimdi ruhlarında azim akisler ve tesirler yapan Nûr Risâlelerini neşretmek vaktiydi.

Husrev Efendi, Risâle-i Nûrlarla tanışmadan iki sene önce bir biri üstüne gördüğü iki rüyâda kendisini bir gülyağı fabrikasının başkâtibi olduğunu görmüş, Üstadı da ona “Gül Fabrikası” ünvânını vermişti. Doğumunda Kâmil Efendi tarafından “Gülşen-i Mehdî” diye yaptığı tavsif işte şimdi tahakkuk etmiş, Kur’ân nûruyla gönlü parlayan, gönlünün nûrâniyete sîmâsına akseden bir evlâd-ı Resûl memleketin aktârına gül-i Muhameddî’nin râyiha-i tayyibesini, lâtif kokularını neşretmeye hazırlanmaktaydı.

Barla’nın muazzez ve muhterem misafiri neş’e içindeydi. Risâle-i Nûr talebeleri neş’e içindeydi. Semâ, arz ve Anadolu neş’e içindeydi. Cehennem içerisinde Cennetin cilveleri yaşanmaktaydı. Yeis tohumları yerine şimdi ümit tohumları yeşermekteydi. Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu ispat edecek eserler sâhipsiz değildi artık. Asrın müceddidi mümtaz talebeler bulmuştu kendisine. Son devrin Kur’ân hizmetkârlarını kader Barla’da toplamış binbir türlü kürbet ve mihnetlerle sarsılan ümmet-i Muhammed’in imdâdına sevketmişti. “Biz Âl-i Beyt’ten birer Gavs her kürbet ve şiddet zamânında imdâda yetişiriz” buyuran Hz. Ali Kerremallahü Vechehû’nun bir kerâmeti daha tezâhür etmekteydi. Akıllara nûr, kalplere sevgili, nefislere terbiye edici Kur’ân’ın manevî mucizesi Risâle-i Nûrlar ve onun yılmaz, yorulmaz, kahraman, civanmert, sahabelerin küçük kardeşleri mesabesindeki talebeleri kalemleriyle ve kelâmlarıyla Kur’ân’ı ve sünnet-i Resûlullah’ı tebliğ edecekler, îmansızlıkla ve bid’atlerle mücâdele edeceklerdi. Husrev Efendi ve arkadaşları Üstadları’nın dilinden dökülen Kur’ânî hakîkatlerin kendilerindeki tesirlerini bizzat müşâhede etmişler ve her türlü taarruzlara karşı kuvvet kazanan îmanlarından neş’et eden fevkalade bir cesâret ve şecaatle mücehhez olmuşlardı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: