RİSALE-İ NURLAR’LA YENİDEN DOĞDUM

İzmirde Risaleleri ispanyolcaya tercüme eden Aisha Deniz Caparros Machuca müslüman oldu.

BİSMİHİ SUBHANEHU

RİSALE-İ NURLAR’LA YENİDEN DOĞDUM

Bundan bir sene kadar evveldi, Türkiye’ye gelmeye karar verdiğimde, beni burada bekleyen iyi insanları ve başıma gelecek güzel olayları hayal dahi etmemiştim. Çünkü hiç tanımadığım bir ülkede ve tanımadığım insanlar arasında Her şey tehlike ve risk gibi idi…

Türkiye ye daha önce bir haftalığına turist olarak gelmiş ve hayran kalmıştım her zaman iştiyakla tekrar gelmeyi arzulardım bunun sebebini bilemiyor kendime de hayret ediyordum çok samimi olduğum arkadaşım Sonia ile Türkiye ye gidip orada çalışalım diye devamlı ısrar etmiştim, aradan epey zaman geçtikten sonra, Sonia aslen İspanyol olan arkadaşı Hamza vasıtası ile Türkiye’den gelen Mehmet YÜCELİ Ağabey ile tanışıyor ve onun Türkiye’den geldiğini öğrenince çok seviniyor ve Türkiye’ye gelip çalışmak istediğimizi ona söylüyor o da kendisinin yabancı dil kursunda öğretmenlik yapabileceğimizi fakat maddi olarak fazla bir şey beklemememizi söylüyor. Sonia bana haber verdiğinde ben çok sevinmiş ve hemen şartlar ne olursa olsun kabul etmiştim uzun süren Türkiye hasretim artık bitecekti ve çok mutluydum.
Ailem, kendilerinin ve arkadaşlarımın olmayacağı başka bir ülkeye gitmeye karar verdiğimi duyduklarında memnun olmadılar ama bu isteğimde kararlı olduğumu görünce hepsi beni desteklediler. Bunu başlangıçta bir macera olarak gördüm. Türkiye’de yaşamayı neden bu kadar istemiş olduğumu ve hala neden burada yaşamak istediğimi bilmiyordum.

Bu ruhumdan ve kalbimden gelen bir his ki kelimelerle açıklayamayacağım bir hal.

10 Eylül 2006’da Sonia ve arkadaşı Hamza ile birlikte Türkiye’ye ve şu anda kaldığım İzmir’e geldik. İçimden bir şey bana burada önemli bir şeyler yapmam gerektiğini söylüyordu. Çok heyecanlıydım; sonunda İzmir de, kalıp ve çalışacağımız Mehmet YÜCELİ Ağabey’in işlettiği yabancı dil kursuna ulaştık. Burada çok sıcak karşılandık, hiç yabancılık çekmedik herkes güler yüzlü ve samimi insanlardı. Mehmet Ağabey bize kalacağımız yeri gösterip çalışma şartlarını anlattı, bizler Türkiye’ye gelmenin sevinç ve heyecanı ile kalma şartları ağır olduğu halde ve birçok imkânsızlıklar bulunduğu halde kabul ettik, güya çalışmaya gelmiştik ama hiçte para kazanma hırsımız yoktu, içimizde bir boşluk vardı ve burada huzur buluyorduk.

Mehmet YÜCELİ Ağabey bizlerle sözleşmeyi yaparken kendisinin bazı kitapları İspanyolca’ya tercüme ettiğini bizimde günlük bir saat ona yardımcı olmamızı söyledi, bizlerde kabul ettik; fakat ne tür bir kitap olduğunu nelerden bahsettiğini bilmiyorduk.Ve işe başladık; birkaç gün sonra Ramazan ayı geldi herkes gün boyu hiçbir şey yemeden içmeden duruyordu, ilk defa karşılaştığımız bir olaydı bu. Mehmet Ağabey bizlere tercüme işini hatırlatarak Ramazan ayındayız ve Ramazan İktisat ve Şükür Risalesini tercüme etmemizi söyledi, ben ve Sonia tercümelere başladık, bir saat anlaştığımız için işimizi bitirip bırakmayı düşünüyorduk; fakat nasıl olduğunu bilemiyor öğleye doğru 11.00 de başladığımız tercüme çalışmasından bir türlü kendimizi alamıyorduk ve 8 saat boyunca iftar vaktine kadar tercüme yapmıştık. 3 gün için de Ramazan Risalesinin tercümesini bitirdik ve ramazan ayı boyunca bizlerde oruç tutmaya karar verdik sebebini bilemiyorum içimizden öyle geldi.

Daha sonra Küçük sözler ve 10. Söz risalelerini tercümeye başladık, tercümeye başladıktan sonra kendimi daha iyi hissetmeye başladım tercüme yaptığım zamanlarda büyük bir sakinlik ve huzur hissediyordum içimdeki boşluğunda da yavaş yavaş dolduğunu anlıyordum.
Beni en çok etkileyen 1. söz ve 2. sözler oldu anlaşılması kolay olduğu için Küçük Sözler’den çok etkilendim. 10. sözü okuduğum zaman kâinatta ki her şeyin bir yaratıcısı olduğunu ve her şeyi yoktan yaratanın onları tekrar öldükten sonra yaratabileceği gerçeği bana çok ikna edici ve mutluluk verici geldi.Çünkü ölümden sonra tekrar hayat devam edecekti, gerçi ben inkâr etmiyordum fakat inanmış da değildim. Risale-i Nurlar sadece içerdiği hakikatler için değil asrımızın anlayışına hitap eden üslubu da onun büyük bir ayrıcalığıydı, gerçekten de risalelerde ikna edici bir tad bulmuş ve okumaktan kendimi alamıyordum risaleler günlük hayattan misallerle iman hakikatlerini izah ederken her kesimden insanın hatta çocukların dahi anlayabileceği bir uslub kullanmıştı, eğer daha ağır bir uslub da olsaydı risaleleri herkes anlayamayacak ve bu kadar ilgi görmeyecekti. Benim için Risaleleri tercüme etmek artık bir zevk olmakta ve çok şeyler öğrenmekteydim. Her gün işimi daha çok seviyor ve etrafımda ailem gibi hissettiğim arkadaşlarım olduğundan çok mutluydum. Ve içimde bir şeyler daha var olduğunu hissediyorum. Bunu Risale-i Nur tercümelerine bağlıyorum.

Risale-i Nurlarda benim düşünce şeklime uyan bir benzerlik buldum ve böylece Risale-i Nur vasıtasıyla Kuran’a ulaşmış oldum. Kuran’ın o güzelim ayetleri bana çok mucizevî geliyordu. Bir insan bunu yazmış olamazdı. Hiçbir zaman inanıp inanmamakta şüphe yaşamadım, sadece inandım.
Şunu söylemem gerekir ki, İspanya’da yaşıyorken, din ile ilgili problemler yaşıyor ve tartışıyordum. Hz. İsa (as)’in ve Kutsal Ruhun Allah ile aynı olabileceğini hiçbir zaman kabul edemedim. Ve çoğu kilisenin dini uygulama şekli normal değildi ve birçok defa bir ibadet yerinden ziyade bir ticarethane gibi görülüyordu. Yinede hiçbir zaman bizi bir Üstün varlığın yaratmış olduğu ve her şeyi planladığı inancından uzak kalmadım. İslam dini fıtratıma çok uygun geliyordu ve İslam’ı kabul etmek benim için zor olmadı, biraz fıtri bir şekilde oldu ve fazla zorlanmadım.

Böylece bir şeyler yapmam gerektiğini ve tamamlamam gereken görevlerim olduğunu hissetmeye başladım. Ve Ramazan’da oruç tuttum.
Ramazanda iki defa hanımlar dershanesine iftara davet edildim ora da gördüğüm ilgi ve sıcaklık beni çok etkiledi beni davet ettiklerinde bizzat kendileri geliyor ve beni dershaneye kadar götürüp getiriyorlardı ilk defa böyle bir ilgi ve alaka görüyordum, hem de hiç tanımadığım insanlardan hâlbuki benim babam dahi beni böyle bir meselede bir defa bile bir yere götürmemişti işte yol kendin bul derdi bu karşılıksız ilgi ve sevginin bu insanların imanından geldiğini sonradan anladım.

Her gün saatlerce Risale-i Nurları İspanyolca’ya tercüme ediyordum o kadar zevk alıyordum ki Mehmet Ağabey’e biz burada sadece tercüme yapalım , bize para lazım değil İspanyolca öğretmenliğini Hamza yapsın onun paraya ihtiyacı var demiştim, biz de, Mehmet Ağabey de bizdeki bu hale şaşırıyorduk.. Bir seneye yakın oldu Türkiye ye gelip nurları tanımam tercümelerle gecen bu zaman içerisinde İslamiyet ile ilgili birçok şey öğrendim.

Ve ikinci Ramazan ayına kavuşmakta nasip oldu. Ama bu seneki Ramazan farklıydı. Onu hissediyor ve mutlu oluyordum. Bu şekilde daha da kolay geçiyordu ve oldukça zevk alıyordum. Ve Ramazan ayının İslamın bir parçası olduğunu anlamaya başladım ve hissettim..
Başkaları benim oruç tuttuğumu fark edince bana nedenini ve Müslüman olup olmadığımı soruyorlardı. İlk önceleri ne söyleyeceğimi bilemeden öyle kalıyordum ve cevabım aşağı yukarı şöyle oluyordu: Eğer Müslümanlığın ne olduğunu bana söylersen, bende Müslüman mıyım değil miyim sana söylerim. Eğer Müslümanlığı Allah’a inanmak, Kuran’ı ve Kuran’ın gönderildiği Hz. Muhammed’e (ASM) ve Ondan önceki peygamberlere inanmak olarak tarif ediyorsanız, o zaman ben Müslümanım.

Bu sene İstanbul’da yapılan 8. Bediüzzaman sempozyumuna katılmam ufkumun daha da açılmasını sağladı ve Risale-i Nurlar’a sadece benim değil tüm dünya insanlarının ihtiyacı olduğu anladım.

İstanbul da beni çok şaşırtan bir şey oldu. Normalde ben rüyalarımı uyanınca hatırlamam. Ama bu son zamanda benim için çok önemli iki rüya gördüm. Birincisini gördüğümde İstanbul’da Sempozyuma katılmak için bulunmaktaydım. Rüyamda, İspanya’daki ailemin evindeydim ve masada yemek yiyorduk. Üstad Bediüzzaman Hazretleri de oradaydı. Üstad konuşuyordu ve ben aileme onun söylediklerini tercüme ediyordum. Ağlayarak uyanmıştım ama mutluluk gözyaşı vardı. Benim için rüya, gerçeğe yakınlaşmayı ifade ediyordu. Ben Risaleleri tercüme ediyorum ki, dileri İspanyolca olan diğer insanlar da bu gerçekleri anlasınlar ve benim gibi onların da kalbine iman ve Kuran nurları girsin..

Diğer rüyam yaklaşık bir hafta önce kiralık bir daire arıyordum ve çok hoşuma giden bir ev buldum. O gece rüyamda Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri o evin salonunda bana isim koyuyordu. Üç kere Ayşe Deniz, Ayşe Deniz, Ayşe Deniz… dedi. Ertesi gün o evi tuttum ve umarım artık bana Ayşe Deniz diye hitap edilir.

2 Aralık benim doğum günüm ve bugün artık Risale-i Nurlardan aldığım iman nurları ile kendimi yeniden doğmuş gibi hissediyorum İslamiyet’i seçtiğimi artık herkese ilan ediyorum.

Rabbim kabul buyursun Gaybı Allah bilir ama Türkiye’ye gelmemiş olsaydım ve Risale-i Nurlar benim elime tercüme için verilmemiş olsaydı, İmanın ve İslam’ın nurları belkide benim kalbime ulaşmış olmayacaktı.

Ve Şimdi anlıyorum , aslında benim Türkiye iştiyakımın kaynağı Kuran’ın nurları olan Risale-i nurlarmış.

2 Aralık 2007 İzmir
Ayşe Deniz (Marta)

Reklamlar

S-EMPATİK OLABİLMEK

Çok tanıdık bir cümle vardır:

“Ben onun yerinde olsam var ya…”

Böyle başlayan cümlelerin devamında, o imkân sahibinin yerine geçip de yapılmak istenen özlemler sıralanır:

“O şirketi on günde düze çıkarırdım,

o çalışan elemanları hemen hizaya getirirdim,

Ben başbakan olacaktım var ya, iki karar çıkarır, şu ülkeyi şaha kaldırırdım!..

Yetkiyi bana verecekler var ya, iki tanesini sallandırırım, her şey olur biter..”

Ya da:

“Ayıp değil mi kardeşim ya, hiç öyle mi yapılır? Ben olsaydım var ya neler neler yapardım…” sözleri.

Öyle olur muydu, olmaz mıydı, bilinmez ama siz biraz da sıkıntısı olan, problemli insanların yerine koysanız kendinizi?

Suça itilen, suç işleyen, toplumda dışlanan, şahsi veya sosyal sıkıntılarıyla kıvranan toplumumuzun bazı insanları gibi… aç kalıp hırsızlık yapan bir çocuğun yerinde olsaydınız mesela, n’apardınız?

Suç suçtur kardeşim, sallandıracaksın bir-iki tanesini, bak bir daha oluyor mu böyle vukuatlar?”..mı dersiniz yoksa, işin kolay tarafını seçerek?

Böyle bir tutum, o insanın içinde bulunduğu psikozları anlamaktan çok uzak…

Bir empati uygulasanız. Çocuğun, mevcut şartlarının sizde gerçekleştiğini düşünün. Muhtaç ve zorda kalmış bir insan olarak tavrınız farklı olur muydu?
Bediüzzaman Hazretlerinin ortaya koyduğu bir hakikat vardır. Meseleyi, talebelerinden Vanlı Molla Hamit anlatıyor:

Bir gün caminin hücre kapısını unutarak açık bırakmıştık. Talebe arkadaşların küpte kavurmaları vardı. İçeri giren bir köpek, küpe kafasını sokup kavurmaları yemiş, sonra da kafasını çıkaramayınca küpü kırıp kaçmış.
Talebe arkadaşların canı çok sıkılmıştı. Bir tertiple köpeği tekrar celbedip, sopa ile döveceklerdi. Üstad, vaziyeti öğrenince onları vazgeçirmek istedi.

Molla Resul:

“Seyda, biraz kıymamız vardı. Biz kıyamıyorduk ki yiyelim. Hâlbuki bir köpek gelerek hem kıymayı yemiş, hem de küpü kırmış. Bize zarar verdi. Nasıl biz onu dövmeyelim?” dedi.

Üstad:

“Molla Resul, senden soruyorum, vicdanen söyle, sen aç kalsan, paran da olmasa, bir şey almaya gücün de olmasa, nihayet açık bir yerde bir et bulsan, yer misin, yemez misin? Hâlbuki aklın var, idrak ediyorsun ki bu etin sahibi var.” diye konuştu.

Molla Resul, Üstadın bu konuşması üzerine bir müddet konuşmayarak sustu. Sonra cevaben,

“Evet, yerim Seyda!” dedi.

Üstad, tekrar buyurdu ki:

“Bu hayvandır, aklı yoktur. Haramı, helâli bilmiyor. Hayır ve şerri tanımıyor. Sahibinin kendisini döveceğini de bilmiyor. Elbette açık kapıdan girip, kıymalarınızı yemiş.

Bundan dolayı cezaya müstahak mıdır? Sizden soruyorum, elinizi vicdanınıza koyarak cevap verin.”

Sonra Molla Resul ve arkadaşları, “Köpekte kabahat yoktur”, diye kabul ettiler.

Üstad da:

“Madem öyledir, bu hayvanın gıybetini yapmayın ve helâl edin!” dedi.

(Mütecaviz bir hayvanı, bir köpeği dahi anlamaya çalışmak, onun hakkında kötü söze, gıybete dahi izin vermemek..! Ya bir de kardeşlerimiz, dostlarımız olunca mevzu..?!)
Komşularınızda kavga, gürültü mü var?

Kötü alışkanlıkları, nahoş tavırları mı var?

Aynı psikolojiyi taşıyor olsaydınız, durumunuz nice olurdu?

Burada dikkat;

Bu tahlil ve deneyin neticesini sağlıklı ortaya koyabilmemiz için, şartları tam olarak sağlamanız lazım. Hani, bir deneyde, doğru bir netice elde etmek için bir normal şartlar altında standardı vardır ya; aynı ısı, ışık, ses ve sürtünme oranında… Yani eleştirdiğin, kızdığın insanın yaşadığı ve yaşamakta olduğu bütün meselelere vâkıf olmanız gerekiyor. Bu doneleri toparlarken de aslında kızıp geçtiğimiz çevremizdekileri bütün yönleriyle tanımış ve onun gerçek dünyasına tanık olmuş oluruz.

Başkalarını eleştireceğimize, önce kendimize bakmalı, bir de karşı tarafın içinde bulunduğu hali bilmeliyiz. Sağlam görüş ve kanaatler böyle tesis olur ancak.

Bu hususta farklı kültürlerden benzer tespitler vardır:

Cheyenne Kabilesi’nin şu sözü güzeldir;

“Komşun hakkında hüküm vermeden önce, iki ay onun makosenleriyle yürü!”

Sauk Kabilesi de:

“Bir başkasının kabahati hakkında konuşmadan önce daima kendi makoseninin içine bak!” demektedir.

Şimdi tekrar soruyorum;

Komşularınızda kavga, gürültü mü var?

Dostlarınızın, arkadaşlarınızın kötü alışkanlıkları, nahoş tavırları mı var?

Aynı psikolojiyi taşıyor olsaydınız, durumunuz nice olurdu?

Cevabınızı verdiniz diyelim;

“Ben olsam aynısını yapardım”, “yok, yapmazdım.”

Şimdi sıra, -ister istemez- elde ettiğimiz bilgi dağarcığı ile yüklenmiş olduğumuz bir sorumluluğun gereğinde. Bakın, çevrenizde belli sıkıntılar yaşamış ve halen de yaşamakta olan birileri var. Şimdi asıl soru geliyor:
Şimdi siz onun için ne yapabilirsiniz? Onun meselelerine bu kadar aşina olduktan sonra es mi geçeceksiniz?

İşin kolayını herkes yapıyor;

o insanı, problemlerinden dolayı küçümseyip, eleştirip geçiyorlar. Siz de mi kolayını seçeceksiniz ille de?
Bir büyük hakikat var ama:

“Bir kardeşinin sıkıntısını giderenin Allah da ahrette bir sıkıntısını giderir.”

İnsanlığın En Ahlaklısı’ndan (s.a.s.) sudur olan bu sözü tamamlayan bir başka düsturu:

“İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olanıdır.”

Hayırda yarışan, iki el gibi birbirini yıkayan, arındıran ve de tamamlayan bireyler olmamız temennimiz…

Bunun adı ‘empati’; yani kendini başkasının yerine koyabilmek, böylelikle karşındakini daha iyi anlayabilmek. Bunu yapabilenlere ‘empatik’ diyelim.

Böyle insan da pek ‘sempatik’ oluyor be canım! Kim sevmez, seni anlamaya çalışanı, sen lep demeden nohudu bile anlayabileni..?!

Ha bir de ‘dandik’ olanı var… Bütün anlattıklarımızı tersinden okursak, onun adı da dandik olur, ki onun da pek bir matah tarafı yok! Taş – toprak gibi, o kadar çok bulunuyor ki doğal ortamda..!
Ramazan KERPETEN