Kırmızı kitaplar’ın kırmızı çizgileri

s.n.

EMİR SELÇUK – EĞİTİMCİ – YAZAR | 04 MAYIS 2014, 21:42
Bir zamanlar; yazılması, yazılsa bile matbaalarda basılması, basılsa da okunması yasak olan kitaplar vardı. Bu kitapları yazanlar kara listeye yazılır, basanların matbaaları basılır, okuyanların zindanlarda canlarına okunurdu.

O zamanlar hapishanelerde kibrit kutularına yazılan bu kitaplar, şimdi 50 yabancı dile çevrilmiş, üniversitelerde bu kitapları ve müellifini incelemek üzere kürsüler kurulmuş, hakkında uluslararası sempozyumlar düzenlenmiş, doktora tezleri yazılmıştır. Sadece Türkiye’de 20 civarında yayınevi tarafından neşredilen bu kitapları şimdilerde Diyanet de yayınlamaya başlamıştır. Kırmızı kaplı kitaplardan, yani ‘Risale-i Nur’lardan bahsediyoruz. ‘Çok satanlar’ listesinde göremezsiniz bu kitapları. ‘Çok okunanlar’ diye bir liste olsaydı şüphesiz zirveye bu kitaplar yerleşirdi. Zaten o kitapların öyle bir derdi de yoktur: ‘Risale-i Nur müşterileri aramaz; müşteriler onu aramalı’ der bu kitapların müellifi Bediüzzaman Said Nursi.

Birkaç aydır Risale-i Nur ve Bediüzzaman ismi sıklıkla gündeme geliyor, O’nun fikir ve vecizelerine çokça atıf yapılıyor. Bediüzzaman bir mütefekkir. Mütefekkirlerin sözleri çok katmanlı anlamlar ihtiva eder. Bu eserlerde herkes kendi mizacına uygun argümanlar bulabilir. Bediüzzaman’ın tabiriyle ‘arı su içer bal yapar, yılan su içer zehir yapar’ Önemli olan fikir çiçeklerinden bal yapabilmektir. Bunun yolu da Risalelerdeki temel prensipleri anlamaktan geçer. Kırmızı Kitaplar’da, müellifini dahi bağlayan çok net, -tabir caizse- kırmızı çizgiler vardır. Bu yazıda bu çizgilerden bazılarını anlatmaya gayret edeceğiz.

HİZMET SADECE İSLÂM İÇİNDİR

Risale-i Nur’da ‘hizmet’ kavramı ‘Hizmet-i imaniye ve Kur’aniye’ şeklinde geçer. Yani ‘hizmet’ten maksat iman ve Kur’an’a hizmettir; bu da ancak meşru vasıtalarla olur. Bediüzzaman, davasının esasını şöyle anlatır: ‘Ben, cemiyetin iç hayatını, manevi varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum, yalnız Kuran’ın tesis ettiği tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum ki; İslâm cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cemiyet yoktur. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Milletimizin imanını selâmette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül gülistân olur.’ Bu samimi beyanlarda; şan, şöhret, siyaset, ticaret vs. gibi dünyevî hiçbir maksat yoktur. Tam bir şefkat ve ihlâs vardır.

Risale-i Nur’un hizmet tarzı ‘müsbet'(yapıcı) hareket’tir. Anarşi ve kaosa şiddetle karşıdır. Bediüzzaman sadece Osmanlı Devleti ve Türkiye’de değil, bütün âlem-i İslâm’da, İslâm’a hizmet için müspet(yapıcı) hareketi müdafaa eden nadide şahsiyetlerdendir. Ona göre İslâm’a hizmet, ancak müspet hareketle, emniyet ve asayişi asla zedelemeden, bilakis teyit etmekle mümkündür. Bu konuda şunları söyler: ‘Bizim vazifemiz, müspet hareket etmektir. Menfi(yıkıcı) hareket değildir.’ ‘Bin emniyet müdürü kadar bu memlekette emniyet-i umûmiyeye (asayiş) hizmet etmemişsem Allah beni kahretsin.’

BEDİÜZZAMAN’A GÖRE DÂHİLDE KILIÇ ÇEKİLMEZ, KILIÇ HÂRİCE KARŞIDIR

Şeyh Said, isyan hareketini başlatınca Bediüzzaman’ın da nüfuzundan faydalanmak ister. Bediüzzaman ‘Türk milleti asırlardan beri İslâmiyet’e hizmet etmiş ve çok velîler yetiştirmiştir. Bunların torunlarına kılıç çekilmez; siz de çekmeyiniz, teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Millet, irşad ve tenvir edilmelidir’ diyerek onu şiddetle ikaz eder. Bediüzzaman, 28 sene zindan hayatına, 19 defa zehirlenmeye, her türlü işkencelere katlanmış ama kendisine bu zulümleri reva görenlere beddua dahi etmemiştir. ‘Ben kaderin mahkûmuyum’ diyerek vatanını terk etmeyi asla düşünmemiştir.

Bediüzzaman, ‘Bin ruhum da olsa, Kur’an’ın bir tek meselesine hepsini feda etmeye hazırım’ diyen tavizsiz bir İslâm âlimidir. Zulmün ve İslâm düşmanlığının en şiddetli olduğu bir dönemde, 1934 yılında ‘Tesettür Risalesi’ni yazmış, örtünmenin Kur’an’ın bir emri ve Şeâir-i İslâm olduğunu beyan etmekten çekinmemiş, bu risalesi sebebiyle 11 ay zindanda zulüm gördüğü halde taviz vermemiştir.

HİZMET KARŞILIĞINDA MADDİ-MANEVİ HİÇBİR ÜCRET BEKLEMEMEK

İslâm’a hizmetin mukabilinde hiçbir ücret (maddi-manevi makam, mevki vs) beklememek ve almamak Risale-i Nur’un önemli bir prensibidir. ‘Neşr-i hak için enbiyaya ittiba etmekle mükellefiz.’ yani ‘Peygamberler nasıl ki dini tebliğ etme vazifesinde insanlardan hiçbir karşılık beklememişler, biz de buna uymaya mecburuz’ ‘Bu dünya hizmet yeridir; lezzet, ücret ve mükâfat yeri değildir’ diyen Bediüzzaman, küçüklüğünden beri zekât ve sadaka kabul etmemiş, hediye dahi almamıştır. ‘Tasannu ve temelluktan beni kurtaran bir parça kuru ekmek yemek ve yüz yamalı bir libas giymek, bana daha hoş geliyor’ der. Bediüzzaman Said Nursî’nin 100 yamalı elbisesi, bugün müsrif modern dünyaya bir ibret levhası olarak Isparta Bediüzzaman Müzesi’nde sergilenmektedir.

BÂKÎ HAKİKATLER FÂNÎ ŞAHISLAR ÜZERİNE BİNA EDİLEMEZ

Bediüzzaman kendisini değil, Risale-i Nur’u, Risale-i Nur’da da her zaman Kur’an ve Sünnet’i nazara verir. Mektubat’ta şöyle der: ‘Sözler’deki (Risaleler) hakâik ve kemâlât benim değil, Kur’an’ındır ve Kuran’dan tereşşuh etmiştir. (…) Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.’ Bediüzzaman, talebelerini daima tefekküre, düşünmeye ve sorgulamaya davet eder. Eserlerinin ‘gazete gibi’ okunmasını istemez: ‘Her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge (yani İslâm esasları) vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalpte saklayınız. Bakır çıktıysa (…) bana reddediniz, gönderiniz.’

RİSALE-İ NUR’UN SİYASETLE ALAKASI YOKTUR

Bediüzzaman ‘Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım’ der. İman hakikatlerini maddî veya manevî hiçbir şeye âlet etmemek, tâbi kılmamak ilkesi, Risale-i Nur hizmetinin anayasa maddesidir. Bediüzzaman ‘Risale-i Nur şakirtlerinin, mümkün olduğu kadar siyasete ve idare işine ve hükümetin icraatına karışmamak bir düstur-u esasîleridir(anayasa)’ der. Bediüzzaman siyasetle ilgilenmemiş, fakat Müslüman bir âlim olarak idarecileri daima İslâmî esaslar çerçevesinde uyarmış, hak ve hakikati her daim ifade etmiştir.

RİSALE-İ NUR’UN KAYNAĞI KUR’AN VE SÜNNETTİR

Bediüzzaman; çağımızda bir asr-ı saadet Müslümanı, Risale-i Nur da bir İslâm kültürü külliyatıdır. Müellifinin tabiriyle: ‘Resâili’n-Nur ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünûnundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki, semâvî olan Kuran’ın şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir.’ Risalelerdeki kavramlar tamamen Kuranî ve İslâmî’dir. Mesela adına ‘diyalog’ denen ve her tarafa çekilen mefhum Risale-i Nur’un malı değildir. Evet, Risale-i Nur’da Ehl-i Kitap ile münasebetlere ait Kur’an ve Hadis’e dayanan bazı fikirler vardır fakat ‘diyalog’ şeklinde bir tabir eserlerin hiçbir yerinde geçmediği gibi, bu tabirin altında cereyan eden faaliyetlerin büyük çoğunluğuyla da Risale-i Nur ve müellifi arasında bir ilişki kurmak mümkün değildir. Tabii ‘sadeleştirme’ adı altında bu kavram da Risalelere girer mi, onu zamanla göreceğiz.

Risale-i Nur hareketinin öncelikli gayesi Müslümanlar arasındaki birlik ve kardeşliği temindir. Bediüzzaman İslâm toplumunun manevi dertlerine derman yetiştirmeye çalıştığı gibi, müminler arasındaki ihtilaflara karşı da İhlâs ve Uhuvvet Risaleleri gibi reçeteler yazmıştır. Hutbe-i Şâmiyye adıyla Şam Emeviye Camii’nde büyük bir konferans vermiş, Müslümanları uhuvvet ve ittihada davet etmiştir. ‘Ben kendi elemlerime tahammül ettim; fakat ehl-i İslâm’ın eleminden gelen teellümât beni ezdi. Âlem-i İslâm’a indirilen darbelerin en evvel kalbime indiğini hissediyorum.’ diyen Bediüzzaman’ın kalbi bütün Müslümanlar için daima ıstırapla çarpan bir kalptir.
KAYNAK : http://yenisafak.com.tr:999/yorum-haber/kirmizi-kitaplarin-kirmizi-cizgileri-05.05.2014-641703

Said Nursi’nin Vasiyetnamesi ve Talebelerine Son Dersi

said-nursinin-vasiyetnamesi-ve-talebelerine-son-dersi
Aziz kardeşlerim!

Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfi hareket değildir. Rıza-yı ılahiye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i ılahiyeye karışmamaktır. Bizler asayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.

Mesela:

Kendimi misal alarak derim: Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım, bir çok hadiselerle sabit olmuş. Mesela: Rusya’da kumandana ayağa kalkmamak, Divan-ı Harb-i Örfi’de idam tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suallerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfi hareket etmemek ve vazife-i ılahiyeye karışmamak hakikatı için; bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettim. Cercis (A.S.) gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi sabır ve rıza ile karşıladım.

Evet mesela: Seksenbir hatasını mahkemede isbat ettiğim bir müddeiumuminin yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki kararına karşı, beddua dahi etmedim. Çünki asıl mes’ele bu zamanın cihad-ı manevisidir. Manevi tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dahili asayişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.

Evet mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, asayişi muhafaza etmek içindir.Düsturdur ki: “Bir cani yüzünden; onun kardeşi, hanedanı, çoluk-çocuğu mes’ul olamaz.” işte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle asayişi muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dahile karşı değil, ancak harici tecavüze karşı istimal edilebilir. Mezkur ayetin düsturu ile vazifemiz, dahildeki asayişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. onun içindir ki, alem-i ıslam’da asayişi ihlal edici dahili muharebat ancak binde bir olmuştur. O da, aradaki bir içtihad farkından ileri gelmiştir.

Ve cihad-ı maneviyenin en büyük şartı da; vazife-i ılahiyeye karışmamaktır ki, “Bizim vazifemiz hizmettir, netice Cenab-ı Hakk’a aittir; biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz.” Ben de Celaleddin-i Harzemşah gibi, “Benim vazifem hizmet-i imaniyedir; muvaffak etmek veya etmemek Cenab-ı Hakk’ın vazifesidir.” deyip ihlas ile hareket etmeyi Kur’andan ders almışım.

Harici tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilir. Çünki düşmanın malı, çoluk-çocuğu ganimet hükmüne geçer. Dahilde ise öyle değildir. Dahildeki hareket müsbet bir şekilde manevi tahribata karşı manevi, ihlas sırrı ile hareket etmektir. Hariçteki cihad başka, dahildeki cihad başkadır. şimdi milyonlar hakiki talebeleri Cenab-ı Hak bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dahilde ancak asayişi muhafaza için müsbet hareket edeceğiz. Bu zamanda dahil ve hariçteki cihad-ı maneviyedeki fark, pek azimdir.

Bir mes’ele daha var. O da çok ehemmiyetlidir. Hükm-ü Kur’ana göre, bu zamanda mimsiz medeniyetin icabatından olarak hacat-ı zaruriye dörtten yirmiye çıkmış. Tiryakilikle, görenekle ve itiyadla hacat-ı gayr-ı zaruriye, hacat-ı zaruriye hükmüne geçmiş. Ahirete iman ettiği halde, zaruret var diye ve zaruret zannıyla dünya menfaati ve maişet derdi için dünyayı ahirete tercih ediyor.

Kırk sene evvel bir başkumandan beni bir parça dünyaya alıştırmak için bazı kumandanları, hatta hocaları benim yanıma gönderdi. Onlar dediler: “Biz şimdi Avrupa’nın bazı usullerini, medeniyetin icablarını taklide mecburuz.” dediler. Ben de dedim: “Çok aldanmışsınız. Zaruret su’-i ihtiyardan gelse kat’iyen doğru değildir, haramı helal etmez. Su’-i ihtiyardan gelmezse, yani zaruret haram yoluyla olmamış ise, zararı yok.

Mesela: Bir adam su’-i ihtiyarı ile haram bir tarzda kendini sarhoş etse ve sarhoşlukla bir cinayet yapsa; hüküm aleyhine cari olur, mazur sayılmaz, ceza görür. Çünki su’-i ihtiyarı ile bu zaruret meydana gelmiştir. Fakat bir meczub çocuk cezbe halinde birisini vursa mazurdur, ceza görmez.

Çünki ihtiyarı dahilinde değildir.” ışte, ben o kumandana ve hocalara dedim: Ekmek yemek, yaşamak gibi zaruri ihtiyaçlar haricinde başka hangi zaruret var? Su’-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüd eden hareketler, haramı helal etmeye medar olamazlar.

Sinema, tiyatro, dans gibi şeylerde tiryaki olmuş ise, mutlak zaruret olmadığı ve su’-i ihtiyardan geldiği için, haramı helal etmeğe sebeb olamaz. Kanun-u beşeri de bu noktaları nazara almış ki; ihtiyar haricinde zaruret-i kat’iye ile, su’-i ihtiyardan neş’et eden hükümleri ayırmıştır. Kanun-u ılahide ise, daha esaslı ve muhkem bir şekilde bu esaslar tefrik edilmiş.

Bununla beraber zamanın ilcaatı ile zaruretler ortalıkta zannederek bazı hocaların bid’alara tarafdarlığından dolayı onlara hücum etmeyiniz. Bilmeyerek “zaruret var” zannıyla hareket eden o biçarelere vurmayınız. onun için kuvvetimizi dahilde sarfetmiyoruz. Biçare, zaruret derecesine girmiş, bize muhalif olanlardan hoca da olsa onlara ilişmeyiniz. Ben tek başımla daha evvel aleyhimdeki o kadar muarızlara karşı dayandığım, zerre kadar fütur getirmediğim, o hizmet-i imaniyede muvaffak olduğum halde; şimdi milyonlar Nur Talebesi olduğu halde, yine müsbet hareket etmekle onların bütün tahkiratlarına, zulümlerine tahammül ediyorum.

Biz dünyaya bakmıyoruz. Baktığımız vakitte onlara yardımcı olarak çalışıyoruz. Asayişi muhafazaya müsbet bir şekilde yardım ediyoruz. ışte bu gibi hakikatlar itibariyle, bize zulüm de etseler hoş görmeliyiz.

Risale-i Nur’un neşri her tarafta kanaat-ı tamme verdi ki, Demokratlar dine taraftardırlar. şimdi bir risaleye ilişmek; vatan, millet maslahatına tamamen zıddır.Bir mahrem risale vardı ki, o mahrem risalenin neşrini men’etmiştim. “Öldükten sonra neşrolunsun” demiştim. Sonra mahkemeler alıp okudular, tedkik ettiler; sonra beraet verdiler. Mahkeme-i Temyiz, o beraeti tasdik etti. Ben de bunu dahilde asayişi temin için ve yüzde doksan beş masuma zarar gelmemesi için neşredenlere izin verdim.”Said, meşveretle neşredebilir.” dedim.

Üçüncü Mes’ele: şimdi küfr-ü mutlak, öyle cehennem-i manevi neşrine çalışıyor ki, kainatta hiçbir kafir ona yanaşmamak lazım geliyor. Kur’anın “Rahmeten lil-alemin” olduğunun bir sırrı budur ki: Nasıl Müslümanlara rahmettir; ahirete iman, Allah’a iman ihtimalini vermesiyle de, bütün dinsizlere ve bütün aleme ve nev’-i beşere rahmet olmasına bir nükte, bir işarettir ki; o manevi cehennemden dünyada da onları bir derece kurtarmış.

Halbuki şimdi fen ve felsefenin dalalet kısmı; yani Kur’anla barışmayan, yoldan çıkmış, Kur’ana muhalefet eden kısmı, küfr-ü mutlakı komünistler tarzında neşre başladılar. Komünistlik perdesinde anarşistliği netice verecek bir surette münafıklar, zındıklar vasıtasıyla ve bazı müfrit dinsiz siyasetçiler vasıtasıyla neşir ile aşılanmağa başlandığı için; şimdiki hayat, dinsiz olarak kabil değildir, yaşamaz.

“Dinsiz bir millet yaşamaz” hükmü bu noktaya işarettir. Küfr-ü mutlak olduğu zaman, hakikat-ı halde yaşanmaz. onun için Kur’an-ı Hakim, bu asırda bir mu’cize-i maneviyesi olarak Risale-i Nur şakirdlerine bu dersi vermiş ki; küfr-ü mutlaka, anarşistliğe karşı sed çeksin. Hem çekmiş. Evet Çin’i, hem yarı Avrupa’yı ve Balkan’ları istila eden bu cereyana karşı bizi muhafaza eden Kur’an-ı Hakim’in bu dersidir ki; o hücuma karşı sed çekmiş, bu suretle o tehlikeye karşı çare bulmuştur.

Demek bir müslüman mümkün değil, başka bir dine girip, ya Hristiyan ve Yahudi, hususan bolşevik gibi olmak… Çünki bir ısevi müslüman olsa, ısa Aleyhisselam’ı daha ziyade sever. Bir Musevi müslüman olsa, Musa Aleyhisselam’ı daha ziyade sever. Fakat bir müslüman, Muhammed Aleyhissalatü Vesselam’ın zincirinden çıksa, dinini bıraksa, daha hiçbir dine girmez, anarşist olur; ruhunda kemalata medar hiçbir halet kalmaz. Vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir olur.

Onun için Cenab-ı Hakk’a şükür Kur’an-ı Hakim’in işarat-ı gaybiyesi ile kahraman Türk ve Arab milletleri içinde lisan-ı Türki ve Arabi ile bu asrı kurtaracak bir mu’cize-i Kur’aniyenin Risale-i Nur namıyla bir dersi intişara başlamış. Ve onaltı sene evvel altıyüzbin adamın imanını kurtardığı gibi, şimdi milyonlardan geçtiği sabit olmuş. Demek Risale-i Nur; beşeri anarşilikten kurtarmağa bir derece vesile olduğu gibi, ıslam’ın iki kahraman kardeşi olan Türk ve Arab’ı birleştirmeye, bu Kur’anın kanun-u esasilerini neşretmeğe vesile olduğunu düşmanlar da tasdik ediyorlar.

Madem bu zamanda küfr-ü mutlak Kur’an’a karşı çıkıyor. Küfr-ü mutlakta cehennemden ziyade dünyada da daha büyük bir cehennem var. Çünki ölüm madem öldürülmüyor. Her gün beşerde otuzbin cenaze ölümün devamına şehadet ediyor. Bu ölüm küfr-ü mutlaka düşenlere, yahut taraftar olanlara; hem şahsın idam-ı ebedisi ve bütün geçmiş, gelecek akrabalarının da idam-ı ebedisi olarak düşündüğü için, cehennemden on defa daha fazla dehşetli cehennem azabı çeker. Demek o cehennem azabını küfr-ü mutlakla kalbinde duyuyor.

Çünki herbir insan akrabasının saadetiyle mes’ud, azabıyla muazzeb olduğu gibi; Allah’ı inkar edenlerin itikadlarınca bütün o saadetleri mahvoluyor, yerine azablar geliyor. İşte bu zamanda, bu dünyada bu manevi cehennemi insanların kalbinden izale eden tek bir çaresi var: O da Kur’an-ı Hakim’dir. Ve bu zamanın fehmine göre onun bir mu’cize-i maneviyesi olan Risale-i Nur eczalarıdır.

Şimdi Allah’a şükrediyoruz ki, siyasi partiler içinde bir parti, bir parça bunu hissetti ki; o eserlerin neşrine mani’ olmadı; hakaik-i imaniyenin dünyada bir cennet-i maneviyeyi ehl-i imana kazandırdığını isbat eden Risale-i Nur’a mümanaat etmedi, neşrine müsaadekar davrandı; naşirlerine de tazyikattan vazgeçti.

Kardeşlerim! Hastalığım pek şiddetli, belki pek yakında öleceğim veyahut bütün bütün konuşmaktan -bazan men’olduğum gibi- men’ edileceğim. onun için benim Nur ahiret kardeşlerim, ehvenüşşer deyip bazı biçare yanlışçıların hatalarına hücum etmesinler. Daima müsbet hareket etsinler. Menfi hareket vazifemiz değil. Çünki dahilde hareket menfice olmaz.

Madem siyasetçilerin bir kısmı Risale-i Nur’a zarar vermiyor, az müsaadekardır; ehvenüşşer olarak bakınız. Daha azamüşşerden kurtulmak için; onlara zararınız dokunmasın, onlara faideniz dokunsun.Hem dahildeki cihad-ı manevi; manevi tahribata karşı çalışmaktır ki; maddi değil, manevi hizmetler lazımdır. onun için ehl-i siyasete karışmadığımız gibi, ehl-i siyaset de bizimle meşgul olmaya hiçbir hakları yok.

Mesela: Bir parti bana binler vecihle sıkıntı verdiği halde, hatta otuz senede hapisler de tazyikler de olduğu halde, hakkımı helal ettim. Ve azablarına mukabil, o biçarelerin yüzde doksanbeşini tezyif ve itirazlara, zulümlere maruz kalmaktan kurtulmaya vesile oldum. O aleyhimizdeki partinin şimdi hiçbir cihetle aleyhimizde şekvaya hakları yoktur.

Hatta bir mahkemede yanlış muhbirlerin ve casusların evhamları ile; bizi, yetmiş kişiyi, mahkum etmek için su’-i fehmiyle, dikkatsizliği ile Risale-i Nur’un bazı kısımlarına yanlış mana vererek seksen yanlışla beni mahkum etmeye çalıştığı halde, mahkemelerde isbat edildiği gibi, en ziyade hücuma maruz bir kardeşiniz, mahpus iken pencereden o müddeiumuminin üç yaşındaki çocuğunu gördü, sordu, dediler: “Bu müddeiumuminin kızıdır.” O masumun hatırı için o müddeiye beddua etmedi. Belki onun verdiği zahmetler; o Risale-i Nur’un, o mu’cize-i maneviyenin intişarına, ilanına bir vesile olduğu için rahmetlere inkılab etti.

Kardeşlerim, belki ben öleceğim. Bu zamanın bir hastalığı daha var; o da benlik, enaniyet, hodfüruşluk, hayatını güzelce medeniyet fantaziyesiyle geçirmek iştihası, tiryakilik gibi hastalıklardır. Risale-i Nur’un Kur’andan aldığı dersin en birinci esası: Benlik, enaniyet, hodfüruşluğu terk etmek lüzumudur. Ta ihlas-ı hakiki ile imanın kurtarılmasına hizmet edilsin.

Cenab-ı Hakk’a şükür, o azami ihlası kazananların pek çok efradı meydana çıkmış. Benliğini, şan ü şerefini en küçük bir mes’ele-i imaniyeye feda eden çoktur. Hatta Nur’un biçare bir şakirdinin düşmanları dost olduğu vakit onunla sohbet etmek çoğaldığı için, rahmet-i ılahiye cihetinde sesi kesilmiş.

Hem de ona takdirle bakanlar, isabet-i nazar hükmüne geçip onu incitiyor. Hatta musafaha etmek de tokat vurmak gibi sıkıntı veriyor. “Senin bu vaziyetin nedir?” diye soruldu, “Madem milyonlar kadar arkadaşların var, neden bunların hatırlarını muhafaza etmiyorsun?” Cevaben dedi:

Madem mesleğimiz azami ihlastır; değil benlik, enaniyet, dünya saltanatı da verilse, baki bir mes’ele-i imaniyeyi o saltanata tercih etmek azami ihlasın iktizasıdır. Mesela: Harb içinde, avcı hattında, düşmanın top gülleleri arasında Kur’an-ı Hakim’in tek bir ayetinin, tek bir harfinin, tek bir nüktesini tercih ederek, o gülleler içinde Habib katibine “Defteri çıkar!” diyerek at üstünde o nükteyi yazdırmış. Demek Kur’anın bir harfinin bir nüktesini, düşmanın güllelerine karşı terketmemiş; ruhunun kurtulmasına tercih etmiş.

O kardeşimize sorduk: “Bu acib ihlası nereden ders almışsın?”

Demiş:

İki noktadan:Birisi: Alem-i ıslamiyetin en acib harbi olan Bedir Harbi’nde namaz vaktinde cemaatten hissesiz kalmamak için, düşmanın hücumu ile beraber mücahidlerin yarısı silahını bırakıp cemaat hayrına şerik olmak, iki rek’at sonra o­nlar da hissedar olsun diye Fahr-i Alem Aleyhissalatü Vesselam bir hadis-i şerifiyle emretmiş olmasıdır. Madem harbde bu ruhsat var. Ve madem cemaat hayrı da sünnet olduğu halde, o sünnete riayet etmek en büyük bir hadise-i dünyeviyeye tercih edilmiş. Üstad-ı Mutlak’ın böyle bir işaretinden bir nüktecik alarak, biz de ruh u canımızla ittiba’ ediyoruz.

İkincisi: Kahraman-ı İslam İmam-ı Ali Radıyallahü Anhü Celcelutiye’nin çok yerlerinde ve ahirinde bir himayetçi istemiş ki, namaz içinde huzuruna gaflet gelmesin. Düşmanları tarafından ona bir hücum manası hatırına gelmemek, sırf namazdaki huzuruna pek çok olan düşmanları tarafından bir hücum tasavvuruyla namazdaki huzuruna mani’ olunmamak için bir muhafız ifriti dergah-ı ılahiden niyaz etmiş.

İşte bu biçare, ömrü bu zamanda hodfüruşluk içinde yuvarlanan biçare kardeşiniz de; hem Sebeb-i Hilkat-ı Alem’den, hem Kahraman-ı ıslam’dan bu iki küçük nükteyi ders aldım. Ve bu zamanda çok lazım olan Kur’anın esrarına ehemmiyet vermekle, harb içinde ruhunun muhafazasını dinlemeyerek, Kur’anın bir harfinin bir nüktesini beyan etmiş.

Said Nursi
Tarih : 11.05.2014 Kaynak : Risale Ajans

MÜNAZARAT

Osmanlı Türkçesini herkes öğrenebilecek

Osmanlı Türkçesini herkes öğrenebilecek
Tüm Halk Eğitim Merkezleri’nde Kur’ân ve Osmanlı Türkçesi eğitimi verilecek..
Güncelleme: 13:00, 11 Mayıs 2012 Cuma

 

Geçen senelerde bir gün Fatih Camii kabristanında arkadaşımla dolaşırken arkadaşım bana birkaç mezar taşı gösterip okumamı istemişti ve ben de okumuştum. Osmanlı Türkçesi okuyabildiğimi biliyordu.

Gel, lütfen bana bunu oku

O sırada okumaya öyle bir dalmışım ki arkamda yakından bizi izleyen yaşlıca bir teyzenin varlığını sonradan farkettim. “Sen bu yazıları okuyabiliyor musun?” diye sorunca “evet, teyze okuyabiliyorum” demiştim. Bunu dememle beni bir mezarın yanına sürüklemesi bir oldu. “Gel” dedi “lütfen bunu bana oku!” Merhumun vefat tarihi ile beraber orada yazılanı okuduktan sonra “hah!” dedi “Şimdi oldu! Ne zamandır buraya geliyorum, biri bana tarif etmişti de tam çıkartamıyordum bu mübareğin yerini” demişti, “senin vesilenle buldum.”osmanlıca

Ben de çok sevindiğimi ifade edince nereden öğrendiğimi sordu. Öğrenciyken bu tür şeylere meraklı olduğumu ve o zamanlarda öğrendiğimden bahsettim. Çok sevindi, çokça dua etti. Osmanlı Türkçesinin benim için ne kadar mühim olduğunu orada bir kez daha müşahede etmiştim.

Son zamanlarda özellikle tarihe olan merakın da getirmiş olduğu bir durum ile Osmanlı Türkçesine olan ilgi de artmış durumda. İnsanlar bağlarının kopmuş olduğunu hissedince derin bir eksikliğin de farkına varıyorlar. Üniversitede bu işin ehemmiyetini anlatırken hep Japonlardan örnek vermişimdir. Bin yıl önce yazılan Japon yazısını bir Japon vatandaş rahatlıkla okuduğu halde ben kendi tarihimi neden orijinalinden okumayayım? Üstelik harf değişikliği ile muasır medeniyetler seviyesine çıkılamayacağını anladığımız şu günlerde! Elli yıl öncesinde yazılan bir yazıdan anlayabildiğimiz kelime sayısının iyice azaldığı şu hızlı çağda!

Tüm halk eğitim merkezlerinde Osmanlı Türkçesi ve Kur’an Eğitimi dersleri

Peki, Osmanlı Türkçesini nasıl öğrenebiliriz? Zor mu? Kur’ân okumayı bilen her kişinin öğrenebildiği bir zorlukta. Şu günlerde Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Türkiye’deki tüm Halk Eğitim Merkezleri’nde Hayrat Vakfı’nın öncülüğünde Osmanlı Türkçesi ve Kur’ân Eğitimi kursları başlayacak.

Milli Eğitim Bakanlığı ile imzalanan protokol çerçevesinde temel manada Osmanlı Türkçesi okuma, imla, arşiv metinlerini analiz etme gibi değişik seviyelerde dersler hazırlanmış. Kursların yakında başlayacağına dair de haberler mevcut. Geç kalmadan bu fırsatın değerlendirilmesini düşünüyorum. Kurslar için özel olarak hazırlanmış sitelerden de bilgi alınabilir.

Adresler: http://www.osmanlicaegitim.com/ ve http://www.kuranegitimi.com/

 

Bekir Arslan haber verdi

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ’YE GÖRE MEHDİ NEDEN GELECEK?

Sn. Nurettin Sayar’ın mektubu

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ’YE GÖRE
MEHDİ NEDEN GELECEK?

Çünkü,

1- Kuran-ı Kerim’in bazı ayetlerinde işaretle, Peygamberimiz’in (sav) hadislerinde de sarahatle Mehdi’nin geleceği müjdelenmiştir

Bazı ayet-i kerime ve ehadis-i şerife ahir zamanda gelecek bir müceddid-i ekberi mana-yı işari ile haber veriyorlar. (Tılsımlar Mecmuası,168)
2- Allah her yüzyıl bir Müceddid gönderir

Ashâb-ı Kütüb-i Sitte’den İmam-ı Hâkim’in “Müstedrek”inde ve Ebu Dâvud’un “Kitab-ı Sünen”inde, Beyhaki “Şuab-ı İman”da tahriç buyurdukları: “Her yüz senede bir, Cenab-ı Hak bir müceddid-i din gönderiyor…” hadis-i şerifine mazhar ve mâsadak ve müzhir-i tam olan Mevlâna eş şehir kutbü’l ârifin, gavsü’l vâsilin, varis-i Muhammedi, kâmilü’t tarikatü’l âliyye ve-l müceddidiyye Halidi Zülcenaheyn Kuddise sirruhu… (Barla Lahikası, 119)

Gerçi her asırda hidayet edici, bir nevi Mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat her biri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibariyle, ahir zamanın Büyük Mehdi ünvanını alamamışlar. (Emirdağ Lahikası, 260)

Baştaki hadis-i şerifin “her yüz sene başında dini tecdid edecek bir müceddidi gönderiyor” müjdesinin ihbarına muvâzi olarak Hazret-i Mevlana Halid, -ekser ehl i hakikatin tasdikiyle-1200 senesinin yani on ikinci asrın müceddididir. (Barla Lahikası, 120)

Madem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevafuk ederek Risale-i Nur eczaları aynı vazifeyi görmüş… Kanaat verir ki-nass ı hadis ile-Risale-i Nur tecdid i din hususunda bir müceddid hükmündedir. (Barla Lahikası, 121)
Cenab-ı Hakk; kemal-i rahmetinden, şeriat-ı İslamiyetin edebiyetine bir eser-i himayet olarak, her bir fesad-ı ümmet zamanında bir muhlis veya bir müceddid veya bir halife-i zişan veya bir kutb-u a’zam veya bir mürşid-i ekmel veyahut bir nevi Mehdi hükmünde mübarek zatları göndermiş; fesadı izale edip milleti ıslah etmiş; Din-i Ahmediyi (A.S.M.) muhafaza etmiş. Madem adeti öyle cereyan ediyor, ahir zamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hakim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u azam olarak bir zat-ı nuraniyi gönderecek ve o zat da, ehl-i beyt-i Nebeviden olacaktır. Cenab-ı Hakk, bir dakika zarfında beyn-es-sema vel-arz alemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir saniyede denizin fırtnılarını teskin eder ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin numunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden Kadir-i Zülcelal Hz. Mehdi ile de, alem-i İslam’ın zulümatını dağıtabilir. Ve vaadetmiştir, vaadini elbette yapacaktır. Kudret-i İlahiye noktasında gayet kolaydır. Eğer daire-i esbab ve hikmet-i Rabbaniye noktasında düşünülse, yine o kadar makul ve vukua layıktır ki; Eğer muhbir-i Sadık’tan rivayet olmazsa dahi, herhalde öyle olmak lazım gelir. Ve olacaktır diye ehl-i tefekkür hükmeder.” (Mektubat, 411-412)

3- 13. Asrın müceddidi Bediüzzamandır, 14. asrın müceddidi beklenmektedir

İstikbal-i dünyeviyede 1400 sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karib (yakın) zannetmişler. (Sözler, 318)

Ta 1371 senesinden sonraki alem-i İslam’ın mukadderatına nazar eden Hutbe-i Şamiye’deki hakikatler… Evet şimdi olmasa da 30-40 sene sonra fen ve hakiki marifet ve medeniyetin mehasini o üç kuvveti tam teçhiz edip, cihazatını verip o dokuz manileri mağlup edip dağıtmak için taharri-i hakikat meyelanını (Hakikati araştırma meyli) ve insaf ve muhabbet-i insaniyeyi o dokuz düşman taifesinin cephesine göndermiş, inşAllah yarım asır sonra onları darmadağın edecek. (Hutbe-i Şamiye, 25)
4- 14. Asrın müceddidinin Mehdi olduğu bildirilmiştir

“Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli “lamlar” ve “mimler” ikişer sayılsa bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdi’nin Şakirtleri olabilir.” (Şualar, 605)

“Bu zamanda öyle fevkalade hakim cereyanlar var ki, herşeyi kendi hesabına aldığı için, faraza hakiki beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zat dahi bu zamanda gelse …. (Kastamonu Lahikası, 57)
5- Bediüzzaman, müjdelenmemiş dahi olsa Mehdi’nin gelmesinin adetullaha uygun olduğunu söylemiştir

…Kadir-i Zülcelal Hz. Mehdi ile de, alem-i İslam’ın zulümatını dağıtabilir. Ve vaadetmiştir, vaadini elbette yapacaktır. Kudret-i İlahiye noktasında gayet kolaydır. Eğer daire-i esbab ve hikmet-i Rabbaniye noktasında düşünülse, yine o kadar makul ve vukua layıktır ki; Eğer muhbir-i Sadık’tan rivayet olmazsa dahi, herhalde öyle olmak lazım gelir. Ve olacaktır diye ehl-i tefekkür hükmeder.” (Mektubat, 411-412)


6- Bediüzzaman Mehdi’yi müjdelemiştir

Ta ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri, yani Hz. Mehdi ve şakirtleri (talebeleri), Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o daireyi genişletir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 138 – Kastamonu Lahikası, 72)

“Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli “lamlar” ve “mimler” ikişer sayılsa bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdi’nin Şakirtleri olabilir.” (Şualar, 605)
7- Bediüzzaman, Mehdi’ye zemin hazırladığını bildirmiştir

Çok zaman evvel bir ehl-i velayetten (veli şahıstan) işittim ki; o zat, eski velilerin gaybi işaretlerinden istihrac etmiş ve kanaati gelmiş ki: ‘Şark tarafından bir nur zuhur edecek (ortaya çıkacak), bidatlar zulümatını (dine sonradan girmiş hurafeleri) dağıtacak. Ben böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim (gözledim) ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsi çiçeklere zemin hazır etmek lazım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurani zatlara zemin izhar ediyoruz (hazırlıyoruz). (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 189)
8- Ümmetin fesadı zamanlarında Allah her zaman bir müceddid, bir halife göndermiştir

..Cenab-ı Hakk; kemal-i rahmetinden, şeriat-ı İslamiyetin ebediyetine bir eser-i himayet olarak, her bir fesad-ı ümmet zamanında bir muhlis veya bir müceddid veya bir halife-i zişan veya bir kutb-u a’zam veya bir mürşid-i ekmel veyahut bir nevi Mehdi hükmünde mübarek zatları göndermiş; fesadı izale edip milleti ıslah etmiş; Din-i Ahmediyi (A.S.M.) muhafaza etmiş.. (Mektubat, 411-412)


9- Ahir zamanın en büyük fesadı zamanında da Allah en büyük müceddid olarak Mehdi’yi gönderecektir

..Madem adeti öyle cereyan ediyor, ahir zamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hakim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u azam olarak bir zat-ı nuraniyi gönderecek ve o zat da, ehl-i beyt-i Nebevi’den olacaktır.. Kadir-i Zülcelal Hz. Mehdi ile de, alem-i İslam’ın zulümatını dağıtabilir. Ve vaadetmiştir, vaadini elbette yapacaktır. (Mektubat, 411-412)
10- Yeryüzündeki Müslümanların başında bir emir, bir halife, bir müçtehid yoktur ve dağınık durumdadırlar.

..Ahir zamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hakim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u azam olarak bir zat-ı nuraniyi gönderecek ve o zat da, ehl-i beyt-i Nebeviden olacaktır. Cenab-ı Hakk, bir dakika zarfında beyn-es-sema vel-arz alemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir saniyede denizin fırtınalarını teskin eder ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin numunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden Kadir-i Zülcelal Hz. Mehdi ile de, alem-i İslam’ın zulümatını dağıtabilir. Ve vaadetmiştir, vaadini elbette yapacaktır..(Mektubat, 411-412)
11- Bediüzzaman, şu an zulüm gören ve mağlup görünümünde olan Müslümanların galip olacağını, tarihini vererek müjdelemiştir

Ta 1371 senesinden sonraki alem-i İslam’ın mukadderatına nazar eden Hutbe-i Şamiye’deki hakikatler… Evet şimdi olmasa da 30-40 sene sonra fen ve hakiki marifet ve medeniyetin mehasini o üç kuvveti tam teçhiz edip, cihazatını verip o dokuz manileri mağlup edip dağıtmak için taharri-i hakikat meyelanını (Hakikati araştırma meyli) ve insaf ve muhabbet-i insaniyeyi o dokuz düşman taifesinin cephesine göndermiş, inşaAllah yarım asır sonra onları darmadağın edecek. (Hutbe-i Şamiye, 25)
12- Bediüzzaman, hizmetinin Mehdi’ye yönelik bir hazırlık anlamında olduğunu ifade etmiştir

..Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsi çiçeklere zemin hazır etmek lazım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurani zatlara zemin izhar ediyoruz (hazırlıyoruz).(Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 189)
13- Bediüzzaman, halen mevcut olan bidatlar zulümatını dağıtacak bir zatı gözlediğini söylemiştir

Çok zaman evvel bir ehl-i velayetten (veli şahıstan) işittim ki; o zat, eski velilerin gaybi işaretlerinden istihrac etmiş ve kanaati gelmiş ki: ‘Şark tarafından bir nur zuhur edecek (ortaya çıkacak), bidatlar zulümatını (dine sonradan girmiş hurafeleri) dağıtacak.’ Ben böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim (gözledim) ve ediyorum. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 189)
14- Günümüze kadar etkisini sürdüren maddeciliği ve felsefeleri tam susturacak tarzda imani bir çalışmayı yapacak zatın Mehdi ve bu çalışmanın onun 1. vazifesi olacağını Bediüzzaman bildirmiştir

Ümmetin beklediği, ahir zamanda gelecek zatın üç vazifesinden en mühimi ve en büyüğü ve en kıymetdarı olan iman-ı tahkikiyi neşr ve ehl-i imanı delaletten kurtarmak.(Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)

Birincisi: Fen ve felsefenin tasallutiyle ve maddiyun ve tabiiyyun taunu, beşer içine intiçar etmesiyle, herşeyden evvel felsefeyi ve maddiyun fikrini tam susturacak bir tarzdaimanı kurtarmaktır. Ehl-i imanı dalâletten muhafaza etmek… (Emirdağ Lahikası, 259)


15- Dünyada yalnız imani değil, birçok alanda çalışma yapacak kişinin de Mehdi olacağı Bediüzzaman tarafından söylenmiştir

Büyük Hz. Mehdi’nin çok vazifeleri var. Ve siyaset aleminde, diyanet aleminde, saltanat aleminde, cihad aleminde. (Şualar, 456)
16- Bediüzzaman, birçok alanda çalışma yapma özelliğinin sadece Hz. Mehdi’de birleşeceğini ifade etmiştir

Hem bu üç vezaifi birden bir şahısda, yahut cemaatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerhetmemesi pek uzak, adeta kabil görülmüyor. Ahir zamanda Al-i Beyt-i Nebevi’nin (A.S.M.) cemaati-i nuraniyesini temsil eden Hazret-i Mehdi’de ve cemaatindeki şahs-ı manevide ancak içtima edebilir. (Kastamonu Lahikası, 139 ve Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 156)
17- Üstad, Mehdi’nin ikinci vazifesinin İslam’ın hükümlerini hayata geçirmek olduğunu ifade etmiştir

İkinci Vazifesi: Hilafet i Muhammediye (A.S.M.) ünvanı ile şeair-i İslamiyeyi ihya etmektir. (Emirdağ Lahikası, 259)
18- Bediüzzaman’a göre Mehdi henüz oluşmamış olan İslam Birliği’ni kuracaktır

İkinci Vazifesi: Hilafet i Muhammediye (A.S.M.) ünvanı ile şeair-i İslamiyeyi ihya etmektir. Alem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddi ve mânevi tehlikelerden ve gadab-ı İlâhi’den kurtarmaktır. (Emirdağ Lahikası, 259)
19- Mehdi dünyada şu an halifesi olmayan Müslümanların halifesi olacaktır

İkinci Vazifesi: Hilafet i Muhammediye (A.S.M.) ünvanı ile şeair-i İslamiyeyi ihya etmektir.
20- Mehdi şu an büyük karmaşa içinde olan insanlığı maddi, manevi tehlikelerden ve İlahi gazaptan kurtaracaktır

Alem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddi ve mânevi tehlikelerden ve gadab-ı İlâhi’den kurtarmaktır. (Emirdağ Lahikası, 259)
21- Üstadın ifadesiyle Mehdi’nin milyonlarca kişiden oluşan orduları olacaktır

Alem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddi ve mânevi tehlikelerden ve gadab-ı İlâhi’den kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta-i istinadı ve hadimleri, milyonlarla efradı bulunan ordular lazımdır. (Emirdağ Lahikası, 259)
22- Bediüzzaman, Mehdi’nin şeriatı icra ve tatbik edeceğini, yani toplumlarda İslam’ın hükümlerini uygulayacağını söylemiştir.

O zatın ikinci vazifesi, şeriatı icra ve tatbik etmektir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
23- Üstad, Mehdi’nin çok geniş maddi imkanlara sahip olarak İslam Birliği’ni oluşturup, şeriatı icra ve tatbik edeceğini bildirmiştir

Birinci vazife maddi kuvvetle değil, belki kuvvetli itikad ve ihlas ve sadakatle olduğu halde, bu ikinci vazife gayet büyük maddi bir kuvvet lazım ki, o ikinci vazife tatbik edilebilsin. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
24- Semavi dinlerin hepsinin beklediği Hz. İsa’nın gelişi ile birlikte, İsevilerin Hz. Mehdi ile ittifak yapıp Kuran’a tabi olacaklarını Üstad bildirmiştir

O zatın üçüncü vazifesi, Hilafet-i İslamiyeyi İttihad-ı İslam’a bina ederek, İsevi ruhanileriyle ittifak edip din-i İslam’a hizmet etmektir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
25- Bediüzzaman, Hıristiyanlığın Kuran’a tabi olması ile dünya çok geniş çapta ve görkemli gelişmelere sahne olacağını söylemiştir

Birinci vazife, o vazifeden üç dört derece daha ziyade kıymetdardır, fakat o ikinci, üçüncü vazifeler pek parlak ve çok geniş bir dairede ve şa’şaalı bir tarzda olduğundan umumun ve avamın nazarında daha ehemmiyetli görünüyorlar. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
26- Üstad, Mehdi’nin büyük bir saltanat sahibi olacağını müjdelemiştir

Bu vazife, pek büyük bir saltanat ve kuvvet ve milyonlar fedakarlarla tatbik edilebilir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
27- Bediüzzaman, Hz. Mehdi’ye bütün müminler, ulemalar, evliyalar ve peygamberimizin (sav) soyundan olan seyyidler cemaati iltihak edip tabi olacaklardır demiştir

Üçüncü Vazifesi: İnkılâbat-ı zamaniye ile çok ahkâm-ı Kur’aniye’nin zedelenmesiyle ve Şeriat ı Muhammediye’nin (A.S.M.) kanunları bir derece ta’tile uğramasiyle o zat, bütün ehl-i imanın mânevi yardımlariyle ve ittihad-ı İslâm’ın muavenetiyle ve bütün ulema ve evliyanın ve bilhassa Al-i Beyt’in neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakâr seyyidlerin iltihaklariyle o vazife-i uzmâyı yapmaya çalışır. (Emirdağ Lahikası, 260)
28- Kendi dönemi dahil, daha önce gelmiş-geçmiş müceddidlerin hiçbirinin neden müjdelenen Mehdi olmadığını Bediüzzaman izah etmiştir

Gerçi her asırda hidayet edici, bir nevi Mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat her biri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibariyle, ahir zamanın Büyük Mehdi ünvanını alamamışlar. (Emirdağ Lahikası, 260)
29- Şimdiye kadar gelen müceddidler yalnızca iman çalışmasını bir yönüyle yapmışlardır. Bediüzzaman, bahsettiği üç vazifeyi de ancak Mehdi’nin yapacağını bildirmiştir

Hem bu üç vezaifi birden bir şahısda, yahut cemaatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerhetmemesi pek uzak, adeta kabil görülmüyor. Ahir zamanda Al-i Beyt-i Nebevi’nin (A.S.M.) cemaati-i nuraniyesini temsil eden Hazret-i Mehdi’de ve cemaatindeki şahs-ı manevide ancak içtima edebilir. (Kastamonu Lahikası, 139 ve Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 156)
30- Üstad, bazı kimselerin, ‘Mehdi eskiden çıkmıştır’ tarzındaki yanlış inanışlarının sebebini izah etmiş ve beklenen Mehdi ile karıştırdıklarını ifade etmiştir

“Rivayetlerde, ahir zamanın alametlerinden olan ve al-i beyt-i nebeviden Hazret-i Mehdi’nin hakkında ayrı ayrı haberler var. Hatta bir kısım ehl-i ilim ve ehl-i velayet, eskide onun çıkmasına hükmetmişler.

Allahu a’lem bissevab, bu ayrı ayrı rivayetlerin bir te’vili şudur ki: Büyük Mehdi’nin çok vazifeleri var. Ve siyaset aleminde, diyanet aleminde, saltanat aleminde, cihad alemindeki çok dairelerde icraatları olduğu gibi, her bir asır me’yusiyet vaktinde, kuvve-i maneviyesini te’yid edecek bir nevi Mehdi’ye veyahud Mehdi’nin onların imdadına o vakitte gelmek ihtimaline muhtaç olduğundan; rahmet-i İlahiyye ile her devirde belki her asırda bir nevi Mehdi Al-i Beyt-ten çıkmış, ceddinin şeriatını muhafaza ve sünnetini ihya etmiş. Mesela: Nakşibend ve aktab-ı erbaa ve on iki imam gibi büyük Mehdi’nin bir kısım vazifelerini icra eden zatlar dahi, Mehdi hakkında gelen rivayetlerde, medar-i nazar Muhammed Aleyhissalatü Vesselam olduğundan rivayetler ihtilaf ederek, bir kısım ehl-i hakikat demiş: “Eskide çıkmış.” Her ne ise… (Şualar, 456)
31- Mehdi’nin Ehl-i Beytten biri olarak Ahir zamanda çıkması, “hem zaruri bir durumdur, hem de toplumsal hayatın kanunlarının bir gereğidir” der Bediüzzaman

Evet yüzer kudsi kahramanları yetiştiren ve binler manevi kumandanları ümmetin başına geçiren ve hakikat-i Kur’aniyenin mayası ile ve imanın nuriyle ve İslamiyetin şerefiyle beslenen, tekemmül eden A-li Beyt, elbette ahir zamanda şeriat-i Muhammediyeyi ve hakikat-i Furkaniyeyi ve sünnet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) ihya ile, ilan ve icra ile, başkumandanları olan “Büyük Mehdi” nin kemal-i adaletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gayet makul olmakla beraber, gayet lazım ve zaruri ve hayat-i içtimaiye-i insaniyedeki düsturların muktezasıdır…” (Şualar, 456)
32- Bediüzzaman, Hz. İsa’nın semavi nuzulünün kesin olduğunu bildirdiğine göre, Hz. İsa geldiğinde kiminle ittifak yapacaktır, o anda Müslümanların başında kim olacaktır? Rivayetler ve Bediüzzaman bu şahsın Mehdi olduğunu söylemektedir

Evet, hadis-i şerifin ifadesiyle Hazret-i İsa’nın semavi nuzulü kat’i olmakla beraber; mânâ-yı işârisiyle-başka hakikatları ifade ettiği gibi bu hakikata da mu’cizane işaret ediyor. (Kastamonu Lahikası, 50)

Şahs-ı İsa Aleyhisselam’ın kılıncı ile maktül olan şahs-ı Deccal’ın teşkil ettiği dehşetli maddiyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevisini mahvedecek ancak İsevi ruhanileridir ki; o ruhaniler din-i İsevi’nin hakikatını hakikat-ı İslamiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek. Hattâ, “Hazret-i İsa Aleyhisselam gelir, Hz. Mehdi’ye namazda iktida eder, tâbi olur.” diye rivâyeti bu ittifaka ve hakikat-ı Kurâniye’nin matbuiyetine ve hakimiyetine işaret eder. (Şualar, 493)
33- Hıristiyanlık dininin üçleme ve başka batıl ve hurafelerden arınacağı Bediüzzaman tarafından ifade edilmiştir. Böyle bir gelişme henüz gerçekleşmemiş, beklenmektedir

.. Hal-i hazır Hıristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak .. (Mektubat 53-54)
34- Hurafelerden arınan, saflaşan Hıristiyanlık dini, hak din olan İslam’a dönüşüp, İslam’a tabi olacaktır. Üstadın, rivayetlere göre aktardığı bu gerçek, henüz yaşanmamış ve beklenilen olağanüstü bir gelişmedir

.. Hıristiyanlık bir nevi İslamiyet’e inkilab edecektir… Ve Kur’an’a iktida ederek, o İsevilik şahsı manevisi tabi; ve İslamiyet, metbu makamında kalacak. (Mektubat 53-54)

35- İslamiyet ve ona tabi olan Hıristiyanlık ittifak edip büyük güç kazanarak dinsizlik akımını mağlup edeceklerdir. Dünyanın çehresini değiştirecek bu gelişme, henüz yaşanmamış ve beklenmektedir

..Din-i hak, bu iltihak neticesinde azim bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karsı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevilik ve İslamiyet; ittihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak.. (Mektubat 53-54)
36- Bu ittifakın başına da Hz. İsa geçecektir. Hıristiyanların da beklediği Hz. İsa’nın nuzulü ve ittifak ile gelen bu neticeler yaşanmadığına göre, Bediüzzaman’ın yaşanacağını söylediği bu gelişmeler beklenmektedir

.. İttihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken alem-i semavatta cism-i beşerisiyle bulunan şahs-ı İsa Aleyhisselam, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini bir Muhbir-i Sadık, bir Kadir-i Külli Şey’in va’dine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır; madem Kadir-i Külli Sey’ va’detmiş elbette yapacaktır … (Mektubat, 53-54)
37- Dinsizlik akımı etkisini sürdürdüğüne göre, iki din ittifak etmediğine göre, hak dinin kuvvet bulmasını gerçekleştirecek olan iki mübarek zat olan Hz. Mehdi ve Hz. İsa’nın gelmeleri beklenmektedir

Şahs-ı İsa Aleyhisselam’ın kılıncı ile maktül olan şahs-ı Deccal’ın teşkil ettiği dehşetli maddiyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevisini mahvedecek ancak İsevi ruhanileridir ki; o ruhaniler din-i İsevi’nin hakikatını hakikat-ı İslamiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek. Hattâ, “Hazret-i İsa Aleyhisselam gelir, Hz. Mehdi’ye namazda iktida eder, tâbi olur.” diye rivâyeti bu ittifaka ve hakikat-ı Kurâniye’nin matbuiyetine ve hakimiyetine işaret eder. (Şualar, 493)
38- İslam’ın, bu gelişmelerle birlikte dünyaya hakim olacağı müjdelendiğine göre, Müslümanların bunu ve bunun gerçekleşmesine vesile olacak Hz. Mehdi’nin zuhurunu, Bediüzzaman gibi gözlüyor olmaları doğru olanıdır

Allahu a’lem bissevab, bu ayrı ayrı rivayetlerin bir te’vili şudur ki: Büyük Mehdi’nin çok vazifeleri var. Ve siyaset aleminde, diyanet aleminde, saltanat aleminde, cihad alemindeki çok dairelerde icraatları olduğu gibi, her bir asır me’yusiyet vaktinde, kuvve-i maneviyesini te’yid edecek bir nevi Mehdi’ye veyahud Mehdi’nin onların imdadına o vakitte gelmek ihtimaline muhtaç olduğundan; rahmet-i İlahiyye ile her devirde belki her asırda bir nevi Mehdi Al-i Beyt-ten çıkmış, ceddinin şeriatını muhafaza ve sünnetini ihya etmiş. Mesela: Nakşibend ve aktab-ı erbaa ve on iki imam gibi büyük Mehdi’nin bir kısım vazifelerini icra eden zatlar dahi, Mehdi hakkında gelen rivayetlerde, medar-i nazar Muhammed Aleyhissalatü Vesselam olduğundan rivayetler ihtilaf ederek, bir kısım ehl-i hakikat demiş: “Eskide çıkmış.” Her ne ise…

Evet yüzer kudsi kahramanları yetiştiren ve binler manevi kumandanları ümmetin başına geçiren ve hakikat-i Kur’aniyenin mayası ile ve imanın nuriyle ve İslamiyetin şerefiyle beslenen, tekemmül eden A-li Beyt, elbette ahir zamanda şeriat-i Muhammediyeyi ve hakikat-i Furkaniyeyi ve sünnet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) ihya ile, ilan ve icra ile, başkumandanları olan “Büyük Mehdi” nin kemal-i adaletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gayet makul olmakla beraber, gayet lazım ve zaruri ve hayat-i içtimaiye-i insaniyedeki düsturların muktezasıdır…” (Şualar, 456)
39- Kuran’ın hakikatleri henüz ihya edilmemiştir. Bediüzzaman’ın tabiriyle bir nev’i ta’tile uğrayan Kuran’ın hükümleri, Hz. Mehdi tarafından ihya edilecektir.

Üçüncü Vazifesi: İnkılâbat-ı zamaniye ile çok ahkâm-ı Kur’aniye’nin zedelenmesiyle ve Şeriat ı Muhammediye’nin (A.S.M.) kanunları bir derece ta’tile uğramasiyle o zat, bütün ehl-i imanın mânevi yardımlariyle ve ittihad-ı İslâm’ın muavenetiyle ve bütün ulema ve evliyanın ve bilhassa Al-i Beyt’in neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakâr seyyidlerin iltihaklariyle o vazife-i uzmâyı yapmaya çalışır. (Emirdağ Lahikası, 260)

.. Şeriat-i Muhammediyeyi ve hakikat-i Furkaniyeyi ve sünnet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) ihya ile, ilan ve icra ile, başkumandanları olan “Büyük Mehdi” nin kemal-i adaletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gayet makul olmakla beraber, gayet lazım ve zaruri ve hayat-i içtimaiye-i insaniyedeki düsturların muktezasıdır…” (Şualar, 456)
40- Kuran’ın hükümleri Mehdi tarafından icra edilecektir.

.. Şeriat-i Muhammediyeyi ve hakikat-i Furkaniyeyi ve sünnet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) ihya ile, ilan ve icra ile, başkumandanları olan “Büyük Mehdi” nin kemal-i adaletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gayet makul olmakla beraber, gayet lazım ve zaruri ve hayat-i içtimaiye-i insaniyedeki düsturların muktezasıdır…” (Şualar, 456)

O zatın ikinci vazifesi, şeriatı icra ve tatbik etmektir. Birinci vazife maddi kuvvetle değil, belki kuvvetli itikad ve ihlas ve sadakatle olduğu halde, bu ikinci vazife gayet büyük maddi bir kuvvet lazım ki, o ikinci vazife tatbik edilebilsin. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
41- Mehdi ve talebeleri geldiğinde üstad kendisinin hayatta olmayacağını, vefat etmiş olacağını vurgulamıştır

Ta ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri, yani Hz. Mehdi ve şakirtleri (talebeleri), Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o daireyi genişletir ve o tohumlar sünbüllenir.Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 138 – Kastamonu Lahikası, 72)
42- Bediüzzaman, hizmetiyle yaşadığı ülke ve yaşadığı yere yakın bölgelerdeki insanlara hizmetini ulaştırabilmiş, ancak Mehdi’nin İslam aleminin birliğini dayanak noktası alarak, etkisini tüm insanlığa ulaştıracağını söylemiştir

İkinci Vazifesi: Hilafet i Muhammediye (A.S.M.) ünvanı ile şeair-i İslamiyeyi ihya etmektir. Alem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddi ve mânevi tehlikelerden ve gadab-ı İlâhi’den kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta-i istinadı ve hadimleri, milyonlarla efradı bulunan ordular lazımdır. (Emirdağ Lahikası, 259)
43- Bediüzzaman, Mehdi’nin kendisinin komutanı, kendisinin de onun bir eri bir askeri olduğunu ifade etmiştir.

O ileride gelecek acib şahsın bir hizmetkarı ve ona yer hazır edecek bir dümdarı ve o büyük kumandanın pişdâr bir neferi olduğumu zannediyorum. (Barla Lahikası, 162)
44- Bediüzzaman kendisinin “seyyid” olmadığına, Mehdi’nin ise “seyyid” olacağına özellikle dikkat çekmiştir

“Ben, kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki âhir zamanın o büyük şahsı, Âl-i Beyt’ten olacaktır.” (Emirdağ Lahikası, 247-250)
45- Bediüzzaman, kendi talebelerinin Risale-i Nurları ve kendisini hata ederek Mehdi zannettiklerini ve yanıldıklarını ifade etmiştir

… Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini haklı olarak Hz. Mehdi telakki ediyorlar. O şahs-ı manevinin de bir mümessili, Nur şakirdlerinin tesanüdünden gelen bir şahs-ı manevisi ve o şahs-ı maneviden bir nevi mümessili olan biçare tercümanını zannettiklerinden, bazen o ismi O’na veriyorlar. Gerçi bu, bir iltibas ve bir sehivdir, fakat onda mes’ul değiller. (Tılsımlar Mecmuası, 201)
46- Bediüzzaman’a göre, ahir zamanın büyük Mehdisi ünvanını alacak kişide ve cemaatinde üç vazifenin de yapıldığı görülmelidir

Gerçi her asırda hidayet edici, bir nevi Mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat herbiri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibariyle, ahir zamanın Büyük Mehdi ünvanını alamamışlar. (Emirdağ Lahikası, 260)

Hem bu üç vezaifi birden bir şahısda, yahut cemaatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerhetmemesi pek uzak, adeta kabil görülmüyor. Ahir zamanda Al-i Beyt-i Nebevi’nin (A.S.M.) cemaati-i nuraniyesini temsil eden Hazret-i Mehdi’de ve cemaatindeki şahs-ı manevide ancak içtima edebilir. (Kastamonu Lahikası, 139 ve Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 156)
47- Üstad, ahir zamanda zuhur edeceği müjdelenen şahısları herkesin tanıyamayacağını, ancak yakınlarının imanlarının nuru ile tanıyabileceklerini ifade etmiştir

Hz. İsa (A.S) geldiği vakit, herkesin onun İsa olduğunu bilmesi gerekmez. O’nun yakınları ve ileri gelen kişiler, imanın nuru ile onu tanırlar. Yoksa açıkça herkes onu tanımayacaktır. (Mektubat, 54)

Hatta Hazret-i İsa Aleyhisselam’ın nuzulü dahi ve kendisi İsa Aleyhisselam olduğu, nur-u imanın dikkatiyle bilinir; herkes bilemez. (Şualar, 487)
48- Hz. İsa’yı en iyi tanıyacak kişi şüphesiz ki Hz. Mehdi’dir. Bediüzzaman onun talebelerinin sayılarının az olacağı ve küçük bir cemaat olduğunu söylemektedir

İsa Aleyhisselam’ı nur-u iman ile tanıyan ve tabi olan cemaat-i ruhaniye-i mücahidinin kemiyeti, Deccal’in mektepçe ve askerce ilmi ve maddi ordularına nispeten çok az ve küçük olmasına işaret ve kinayedir. (Şualar, 495)
49- Hz. Mehdi ve ahir zamanda zuhur edeceği bildirilen diğer şahısların herkes tarafından tanınamayacağı, ancak imanın nurundan kaynaklanan bir dikkatle tanınabileceği Bediüzzaman tarafından bildirilmiştir

Şimdi Mehdi gibi eşhâsın hakkındaki rivâyâtın ihtilâfâtı ve sırrı şudur ki:

Ehadîsi tefsir edenler, metn-i Ehadîsi tefsirlerine ve istinbatlarına tatbik etmişler. Meselâ: Merkez-i saltanat o vakit Şam’da veya Medine’de olduğundan, vukuat-ı Mehdiye veya Süfyâniyeyi merkez-i saltanat civarında olan Basra, Kûfe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir etmişler.

Hem de o eşhasın şahs-ı mânevîsine veya temsil ettikleri Cemâate âit âsâr-ı azîmeyi o eşhasın zâtlarında tasavvur ederek öyle tefsir etmişler ki, o eşhas-ı hârika çıktıkları vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler.

Halbuki demiştik: Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise o eşhas, hattâ o müdhiş Deccal dahi çıktığı zaman çokları, hattâ kendisi de bidayeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u îmânın dikkatiyle, o eşhas-ı âhirzaman tanınabilir.


50- Bediüzzaman, Mehdilik için kendine hüsn-ü zan edenlerin, sadece iman vazifesine göre değerlendirme yaptıklarını, halbuki Mehdi’nin diğer vazifeleri olan ‘şeriatı ihya ve hilafeti tatbik’ etmesini dikkate almadıkları için yanıldıklarını ifade etmiştir

Bazı ayat-ı kerime ve ehadis-i şerife ahirzamanda gelecek bir müceddid-i ekberi mana-yı işari ile haber veriyorlar. Fakat o gelecek zatın ve cemiyetinin üç vazifesinden en ehemmiyetlisi olan ve zahiren en küçüğü görünen imanı kurtarmak ve hakaik-i imaniyeyi güneş gibi göstermek vazifesini Risale-i Nur ve şakirdlerinin şahs-ı manevisi tam yaptıklarından; o gelecek zata dair haberleri ve işaretleri, Risale-i Nur’un şahs-ı manevisine hatta bazen tercümanına da tatbike çalışmışlar ve Şeriatı ihya ve hilafeti tatbik olan çok geniş dairede hükmeden bu iki mühim vazifesini nazara almamışlar.Onların kanaatleri, onların Risale-i Nur’dan istifade cihetinde faidelidir, zarasızdır; fakat Nur’un mesleğindeki ihlasa ve hiçbir şeye alet olmamasına ve dünyevi ve manevi makamatı aramamasına zarar verdiği gibi, Nurların muhafızları her taifenin hususan siyasi taifenin tenkidine ve hücumuna vesile olabilir. (Tılsımlar Mecmuası, 168)

Kürdçü BDP’lilere Said Nursî’den büyük dersler…

15 AĞUSTOS 2011 PZT 02:25

Daha önce konu edinmiştim. Şimdi önemine binaen bir kez daha konu ediniyor ve bu yazıyı kavmiyetçilik hastalığına tutulan BDP’lilerin dikkatine sunuyorum. Kürdçü, kafatasçı BDP’lilerin Üstad Said Nursî’nin söylediklerinden ders çıkarmaları dileğiyle…

Bilindiği üzere Bediüzzaman Said Nursî’ye isnad olunan şeylerin başında “Kürdçülük” isnadı gelir. Bu hiç aslı olmayan bir iftira ve isnaddır. Muarızlar, buna delil olarak yalnız millî elbise ile Bediüzzaman’ın İstanbul’a gelişini, bu kıyafetle dolaşmasını, büyük İslâm mücahidi ve kahramanı Salâhaddin Eyyübîyi takdir ile yâd etmesini ileri sürüyorlar. Başka hiçbir sözünü, hiçbir hareketini bulup da ortaya koyamıyorlar.

Maksat malûm. Ona siyasî bir isnatta bulunarak efkâr-ı umumîye nazarında onu lekelemek. Evet, Said Nursî, Türk’ün can, vatan ve din kardeşi olan Kürd soyundandır. Büyük mücahid Salâhaddin Eyyübî’nin kahraman soyuna mensuptur. Fakat kastedilen mânâda ona Kürdçülük isnadına hiçbir veçhile imkân yoktur.

Bir kere Bediüzzaman’ın, hakikî bir Müslüman olmak, Kur’an ve Sünnet’e bütün varlığıyla iman etmiş olmak itibariyle kavmiyet aleyhinde olduğunda hiç şüphe yoktur. Bu yolda evvel, âhir hiçbir hareketi hiçbir sözü, hiçbir iddiası vaki olmamıştır.

Bedüzzaman’ın Kürdçülükle hiçbir alâkası olmadığını, bilâkis her nev’i kavmiyetçi hareketlerin tamamıyla aleyhinde olduğunu kendi eserlerinden nakledeceğimiz bir kaç cümle, kat’i surette isbat etmektedir. Ezcümle mütareke devrinde Kürd Tealî Cemiyetinin Reisi Abdülkadir’in kendisini kavmiyetçiliğe yönelen faaliyetlerine iştirake davetlerine karşı merhum Said Nursî şu cevabı vermişti:

– “Allahu Zülcelâl Hazretleri, Kur’an-ı Kerim’inde: “Öyle bir kavim getireceğim ki onlar Allah’ı severler, Allah da onları sever” buyurmuştur. Ben bu beyan-ı ilâhî karşısında düşündüm. Bu kavmin bin yıldan beri âlem-i İslâm’ın bayraktarlığını yapan Türk milleti olduğunu anladım. Bu kahraman millete hizmet yerine ve 450 milyon hakiki Müslüman kardeş bedeline birkaç akılsız kavmiyetçi kimselerin peşinde gitmem.

 

 

Şark’ta Şeyh Said hâdisesi çıktığı sıralarda mektup yazarak kendisine:

“- Nüfuzunuz kuvvetlidir. Bize yardım edin! diyen Şeyh Said’e merhum Said Nursî, şu cevabı göndermiştir:

“- Türk milleti asırlardan beri İslâm’ın bayraktarlığını yapmış, çok veliler yetiştirmiştir. Bu kahraman milletin torunlarına kılıç çekilmez. Kardeşi kardeşe çarpıştırmak doğru olmaz. Böyle kötü ve sakat teşebbüslerden vazgeçiniz!”

Merhum Said Nursî, Van’da bulunduğu sırada, Şeyh Said tarafından bazı aşiret reisleri kendisini ziyarete geldikleri sırada Şeyh Said hareketine katılmayı isteyen bu ağalara şöyle söylemiştir:

“- Yine menfî bir fikirle mi geldiniz? Türk milleti tarihte İslâm’ın reisliğini en iyi şekilde yapmıştır. Şimdiden sonra da İslâm’ın reisliğini yine onlar deruhte edecektir. Bu yolsuz hareketlerden vazgeçiniz.”

1933 yılında Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi’nde merhum Said Nursî şöyle demiştir:

“… Benini ismim Said Nursi iken Said Kürdi ve Kürd diye yâd ediyorlar. Bundan güdülen maksat, hem âhiret kardeşlerimin hamiyet-i milliyelerine ilişip aleyhime bir his uyandırmak, hem mahkemeye adaletin mahiyetine bütün bütün zıt bir cereyan vermektir.”

Merhum Said Nursî diyor:

“- Benim gibi ciddi bir muhabbetle Türk milletini seven ve Kur’an’ın senasına mazhariyetleri cihetiyle Türk milletini pek çok takdir eden, altı yüz seneden beri bütün dünyaya karşı koyan ve Kur’an’ın bayraktarı olan bu millete karşı, şiddetli taraftar bulunan; hocalık haysiyetiyle izzet-i ilmiyeyi muhafaza eden; hakaik-i imaniyeyi vazih bir surette teşrih ile ders veren bir insanın on sene, belki yirmi otuz sene zarfında yirmi otuz değil; belki yüz, belki binlerce talebesi sırf iman ve hakikat noktasından onunla fedakârane bağlansa ve âhiret kardeşi olsalar çok mudur? Zararlı mıdır? Hiç ehl-i vicdan, ehl-i insaf bunları tenkide cevaz verir mi?.”

Bu derece kavmiyetçilik ve Kürdçülük aleyhinde olan Bediüzzaman Said Nursî’ye, kavmiyetçilik, Kürdçülük isnadı çok zalimane bir iftira değil midir?

“Bediüzzaman’ın kitaplarında böyle bir Kürdçülük fikri var mı? diye o cihetten tetkik edildi. Bilâkis kendisinin, memleketi birbirinden ayırıcı, menfi milliyet fikrî aleyhinde olduğu görüldü. Mektubat adlı eserinde menfi milliyet için şöyle dediği görülüyor:

“Evet, ben Şark’ta doğdum. Fakat felillâhihamd Müslüman’ım. Her asırda kudsî milletimin üç yüz elli milyon efradı vardır. Bu üç yüz elli milyon hakiki, ebedî kardeşleri, üç buçuk milyon Kürde değişmem. Kürdçülük, Türkçülük, Arapçılık gibi menfi milliyet fikri hariçten içimize sokulmuş bir zehirdir, bir frengi illetidir. Dessas Avrupa zalimleri ve Asya münafıkları, bizleri birbirimize düşürüp parçalamak ve yutmak için bu menfi milliyet fikrini aşıladılar. Çünkü onlar “Parçala ve yut” diye birbirimizin aleyhine türlü yalanlar ve iftiralar uydurarak bizi birbirimize düşürürler. Bir zaman dünyaya hükmeden imparatorluğumuzu bu şekilde kardeşi kardeşe vurdurmak suretiyle parçaladılar.”

“Yine bir vakit, Mevlâna Rifat namında birisi, Kürdistan devleti kurmak fikri ile Kürd Teali Cemiyeti kurmuştu. Bu cemiyetin reisliğine Bediüzzaman’ı getirmek için yaptıklan teklife:

“- Yaptığınız, milleti parçalamaktır, millete ihanettir. Ben sizin cemiyetinize giremem” diye şiddetli bir surette reddetmiştir.

“Şark isyanını çıkaran Şeyh Said’e:

“- Bin seneden beri âlemi İslâm’ın bayraktarı olan bu milletin torunlarına kılıç çekilmez” diye isyandan vazgeçmesi için mektuplar yazmıştır.

“Bediüzzaman’ın eserlerinde Türkler hakkında şu cümleleri görüyoruz:

“İşte ey ehli Kur’an olan şu vatanın evlâtları! Altı yüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri, bin senedir Kur’an-ı Hakim’in bayraktarı olarak bütün cihana karşı meydan okuyup Kur’an’ı ilân etmişsiniz. Milletinizi Kur’an’a ve İslâm’a kale yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz. Müthiş tehacümatı def ettiniz.. “Allah öyle bir kavim getirdi ki onları sever, onlar da O’nu sever. Müminlere karşı şefkatlidir. Kâfirlere karşı hiddetlidirler. Allah yolunda mücahede ederler.” ayetine güzel bir mâsadak oldunuz! Şimdi Avrupa’nın frenkmeşrep münafıklarının desiselerine uyup şu âyetin evvelindeki hitabe mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız.

“Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et. Senin milliyetin İslâmiyet’le imtizaç etmiş, ondan kabili tefrik değil, Tefrik etsen mahvsın. Bütün senin mazideki mefahirin İslâmiyet defterine geçmiş, bu mefahirin zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde sen şeytanların vesvesesiyle desiseleriyle o mefahiri kalbinden silme.”

“Ve netice itibariyle Said Nursi’nin hayatını Türklerin içinde geçirmesi, ekseri dost ve muhipleri Türklerden olması ve yüz otuz eserini Türkçe yazması ve bütün eserlerinde böyle bir dâvayı reddetmesi onun Kürdçülükle hiçbir alâkası olmadığının kuvvetli bir delilidir…”

BDP’lilerin de kavmiyetçilik belâsından kurtulmaları dileğiyle…

Eşref Edib, Risale-i Nur Muarızı Yazarların İsnadları Hakkında ilmi Bir Tahlil, İttihad Yayınları, İstanbul 2006, s. 80- 110.

Akif EDİP

http://www.milligazete.com.tr/makale/kurdcu-bdp-lilere-said-nursî-den-buyuk-dersler-213173.htm

Gizli dinsizler ırkçılığı kullanıyor

Bismillahirrahmanirrahim

Reis-i Cumhura ve Başvekile,

Kabir kapısında ve seksen küsur yaşında, birkaç hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bir biçare garip ihtiyar der ki:

…..

Irkçılık fikri, Emevîler zamanında büyük bir tehlike verdiği

ve hürriyetin başında “kulüpler” suretinde büyük zararı görülmesi

ve Birinci Harb-i Umumîde yine ırkçılığın istimaliyle mübarek kardeş Arapların mücahid Türklere karşı zararı görüldüğü gibi, şimdi de uhuvvet-i İslâmiyeye karşı istimal edilebilir

ve istirahat-i umumiye düşmanları gizli dinsizler, yine o ırkçılıkla büyük zarar vermeye çalıştıklarına emareler görünüyor.

Halbuki, menfî hareketle başkasının zararıyla beslenmek ırkçılığın seciye-i fıtrîsi olduğu halde, evvelâ başta Türk milleti dünyanın her tarafında Müslüman olduğundan onların ırkçılıkları İslâmiyetle mezc olmuş, kabil-i tefrik değil.

Türk, Müslüman demektir. Hattâ Müslüman olmayan kısmı, Türklükten de çıkmışlar.

Türk gibi Araplarda da Araplık ve Arap milliyeti İslâmiyetle mezcolmuş ve olmak lâzımdır. Hakikî milliyetleri İslâmiyettir. O kâfidir. Irkçılık, bütün bütün bir tehlike-i azîmdir. (Emirdağ Lâhikası)

Bediüzzaman Said Nursi

SÖZLÜK:

EMÂRE : Delil; işaret, belirti, iz.
HARB-İ UMÛMİ : Dünya Savaşı (I., II.)
İSTİMÂL : Kullanma.
İSTİRAHAT-İ UMÛMİYE : Umûmi rahatlık. Genel huzur.
KÁBİL-İ TEFRİK : Ayrılması mümkün.
MENFÎ : Nefyedilmiş, noksan, negatif, müsbetin zıddı, olumsuz.
MEZC : Katma, kaynaştırma, karıştırma, birleştirme.
SECİYE-İ FITRÎ : Yaratılıştan var olan özellikler.
UHUVVET-İ İSLÂMİYE : İslâm kardeşliği.

Previous Older Entries Next Newer Entries