Bütün nimetler Hz. Resullaha ikram edilen sofradan akıyor

İ’lem eyyühe’l-aziz! Nebiyy-i Zîşânın (a.s.m.) makam-ı mahmûdu İlâhî bir mâide ve Rabbânî bir sofra hükmündedir. Evet, tevzi edilen lütuflar, feyizler, nimetler o sofradan akıyor. Resul-i Zîşâna (a.s.m.) okunan salâvat-ı şerife, o sofraya edilen dâvete icâbettir.

Ve keza, salâvat-ı şerîfeyi getiren adam, zât-ı Peygamberîyi (a.s.m.) bir sıfatla tavsif ettiği zaman, o sıfatın nereye taallûk ettiğini düşünsün ki, tekrar be tekrar salâvat getirmeye müşevviki olsun.

Lügatçe;
makam-ı mahmûd: En yüksek şefaat makamı; Peygamberimizin (a.s.m.) kavuşacağı, Allah tarafından vaad edilen yüksek makam–mâide: Ziyâfet–tevzi: Dağıtma–lütuf: İyilik, ihsan, bağış–feyiz: mânevî gıda, bereket–tavsif: birşeyin içyüzü ve özelliklerini anlatma, nitelendirmek–taallûk: ilgi ve bağlantı–müşevvik: teşvik edici sebep.

İ’lem ey hitabet-i umumiye sıfatıyla gazete lisanıyla konferans veren muharrir! Sen, kendi nefsini aşağı göstermeye ve nedamet ederek kusurlarını ilân etmeye hakkın var. Fakat şeâir-i İslâmiyeye zıt ve muhalif olan herzelerle İslâmiyeti lekelendirmeye kat’iyen hakkın yoktur.
Seni kim tevkil etmiştir? Fetvâyı nereden alıyorsun? Hangi hakka binaen milletin namına, ümmetin hesabına, İslâmiyet hakkında hezeyanları savurarak dalâletini neşir ve ilân ediyorsun? Milleti, ümmeti kendin gibi dâll zannetme! Dalâletini kime satıyorsun? Burası İslâmiyet memleketidir, Yahudi memleketi değildir. Cumhur-u mü’minînin kabul etmediği birşeyin gazeteyle ilânı, milleti dalâlete dâvettir, hukuk-u ümmete tecavüzdür. Bir adamın hukukuna tecavüze cevaz-ı kanunî olmadığı halde, koca bir milletin, belki âlem-i İslâmın hukukuna hangi cesarete binaen tecavüz ediyorsun? Ağzını kapat!

Lügatçe;
İ’lem: Bil–hitabet-i umumiye: bütün toplumu muhatap alarak seslenme; kamuoyuna hitap etme–muharrir: yazar–şeâir-i İslâmiye: İslâma sembol olmuş işaretler, iş ve ibâdetler–dâll: Azan. dalalette olan, doğru yoldan sapmış–Cumhur-u mü’minîn: mü’minlerden meydana gelen büyük halk topluluğu.
(Bediüzzaman’dan)
Bismillahirrahmânirrahîm.

Ey İlâhım ve Seyyidim ve Mâlikim,

Fakrım nihayetsizdir. Hâcâtım ve metâlibim had ve hesaba gelmez. Benim elim ise, matlaplarımın en ednâsına yetişmez. Havl ve kuvvet ancak Senindir, ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim! Ey Hasîb, ey Vekîl, ey Kâfi!

Feyâ Rabbî, yâ Hâlıkî, yâ Mâlikî! Seni çağırmakta hüccetim, hâcetimdir. Sana yaptığım dualarda uddetim fâkatimdir. Vesilem, fıkdan-ı hile ve fakrimdir. Hazinem aczimdir. Re’sülmâlim, emellerimdir. Şefîim, Habîbin (aleyhissalâtü vesselâm) ve rahmetindir. Af eyle, mağfiret eyle ve merhamet eyle, yâ Allah, yâ Rahmân, yâ Rahîm!

Yâ Erhamerrâhimîn, bu Resul-i Ekremin (a.s.m.) hürmetine, bizi onun şefaatine mazhar ve sünnetinin ittibaına muvaffak ve dâr-ı saadette onun âl ve ashâbına komşu eyle! Yâ Rabbenâ! onun duasını kabul eyle. Biz de o duayı ediyoruz. Biz de onun talep ettiğini talep ediyoruz.”

El-aman, el-aman! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın ağır yüklerinden halâs eyle!”Günahların çirkin yüzünden ve mâsiyetin vahşî şeklinden ve o mekânın darlığından, bütün kuvvetimle nidâ edip diyorum:
“El-aman, el-aman! Ya Rahmân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Yâ Deyyân! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar! Yerimi genişlettir! İlâhî, Senin rahmetin melceimdir ve Rahmeten li’l-Âlemîn olan Habibin, Senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekvâ değil, belki nefsimi ve halimi Sana şekvâ ediyorum.

Sana tazarru ve niyaz eder. Eğer kemâl-i rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zaten o Senin şânındır. Çünkü Erhamürrâhimînsin. Eğer kabul etmezsen, Senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki dergâhına gidilsin. Senden başka hak mâbud yoktur ki ona iltica edilsin.”

El’aman, el’aman! Yâ Erhamerrâhimîn, medet! Bizi muhafaza eyle. Bizi cin ve insî şeytanların şerrinden kurtar. Kardeşlerimin kalblerini birbirine tam sadakat ve muhabbet ve uhuvvet ve şefkatle doldur!

Allahım,
Efendimiz Muhammed’e öyle bir salât ve selâm et ki, o salât ile bizi bütün korku ve âfetlerden kurtar, bütün hâcetlerimizi gider, bizi bütün günahlardan temizle, bütün günah ve hatâlarımızı bağışla.

Yâ Allah, yâ Mücîbe’d-Daavât! Hayatım boyunca ve öldükten sonra, her an bu dileklerimi kat kat fazlasıyla ver! Bir milyon salât ve selâm, bir o kadarla çarpımından çıkan netice ve bunun da kat katı, Efendimiz Muhammed’e, Onun Âl, Ashab, Ensar ve tabîlerine olsun! Bu salavatların herbirini, benim ömür günlerimdeki günahkâr nefeslerim sayısınca çoğalt! Bu salavatların herbirisi hürmetine beni affeyle, bana merhamet et. Bunu rahmetinle ihsan eyle, ey Erhame’r-râhimîn!
Âmin!


Ey ahdinde vefalı,
Ey vefasında kuvvetli,
Ey kuvvetinde yüce,
Ey yüceliğinde yakın,
Ey yakınlığında latîf,
Ey lütfünde şerîf,
Ey şerefinde azîz,
Ey izzetinde azîm,
Ey azametinde mecîd,
Ey yüceliğinde hamîd,
Bütün kusurlardan uzaksın. Senden başka ilâh yok. Affet bizi. Bizi Cehennemden kurtar.

SÖZLER – FİHRİST

RİSALE-İ NUR KÜLLİYATINDANDIN
-SÖZLER-

Fihrist
Âyât-ı Kur’aniyenin bir nevi tefsiri olan Risale-i Nur eczalarından “Sözler Mecmuası”nın mücmel bir fihristesidir.
BİRİNCİ SÖZ

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ in çok esrar-ı mühimmesinden bir sırrını güzel bir temsil ile tefsir eder. Ve “Bismillah” ne kadar kıymettar bir şeair-i İslâmiye olduğunu gösteriyor.
ONDÖRDÜNCÜ LEM’ANIN İKİNCİ MAKAMI

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ in en mühim beş-altı sırlarını tefsir ediyor. Ve بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ Kur’anın bir hülâsası ve bir fihristesi ve miftahı olduğunu gösterdiği gibi, arştan ferşe kadar uzanmış bir hatt-ı kudsiye-i nurânî olmakla beraber saadet-i ebediye kapısını açan bir anahtar ve her mübarek şeye feyz ve bereket veren bir menba’-ı envar olduğunu Beyân eder. Bu İkinci Makam, en birinci risale olan Birinci Söz’e bakar. Âdetâ Risale-i Nur eczaları, bir daire hükmünde olup, müntehâsı ibtidasına بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ hatt-ı mübârekiyle ittihad ediyor. Ve bu makamda altı sır yerine, otuz yazılacaktı. Şimdilik altı kaldı. Kısadır, fakat gâyet büyük hakaikı tâzammun ediyor. Bunu dikkatle okuyan بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ ne kadar kıymettar bir hazine-i kudsiye olduğunu anlar.

İKİNCİ SÖZ
اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ meâlinde ve îman hakkındaki âyetlerin mühim bir sırrını, gâyet makbul bir temsil ile tefsir eder.

ÜÇÜNCÜ SÖZ
يَآ اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا âyetinin meâlinde ve îman hakkındaki âyetlerin mühim bir hakikatını, mantıkî bir temsil ile tefsir ediyor.

DÖRDÜNCÜ SÖZ
اِنَّ الصّلَوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا âyetinin meâlinde ve namaz hakkındaki âyetlerin mühim bir sırrını, gâyet mâkul ve mantıkî bir temsil ile tefsir ediyor. Zerre miktar insafı bulunanı teslime mecbûr ediyor.

BEŞİNCİ SÖZ
اِنَّ اللّهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُوَن âyetinin mealinde ve takvâ ve ubûdiyet hakkındaki âyetlerin ve vazife-i ubûdiyet ve takvânın mühim bir sırrını gâyet güzel bir temsil ile tefsir ediyor. O tefsir herkesi ikna ediyor.

ALTINCI SÖZ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
اِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ اْلمُؤْمِنِينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ âyetinin meâlinde ve nefis ve malını Cenâb-ı Hakk’a satmak hakkındaki âyetlerin gâyet mühim bir sırrını tefsir etmekle beraber, nefis ve malını Cenâb-ı Hakk’a satanların beş derece kâr içinde kâr ve satmayanların beş derece hasâret içinde hasâret kazandıklarını, gâyet mukni’ bir temsil ile tefsir ediyor. Hakikate karşı mühim bir kapı açıyor.

YEDİNCİ SÖZ
يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَ الْيَوْمِ اْلاَخِرِ اِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقّ ٌفَلاَ تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَوةُ الدُّنْيَا وَلاَ يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّهِ الْغَرُورُ âyetinin mealinde ve “İmân-ı Billâh vel-yevm-il-âhir” ve hayat-ı dünyeviye hakkındaki âyetlerin mühim bir sırrını gâyet mâkul bir temsil ile tefsir etmekle beraber, ehl-i gaflet hakkında dünyanın ne kadar dehşetli; ve mevt ve ecel, ne kadar müdhiş; ve acz ve fakr, ne kadar elîm olduğunu ve ehl-i hidâyet hakkında hayat-ı dünyeviyenin iç yüzü, ne kadar güzel; ve kabir ve ecel ve acz ve fakr, nasıl birer vesile-i saadet bulunduğunu gâyet kat’î bir tarz ile isbat eder. Saadet-i Dâreyne giden yolu gösterir.

SEKİZİNCİ SÖZ
اَللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ اْلحَىُّ الْقَيُّومُ ve اِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللّهِ اْلاِسْلاَمُ âyetlerinin meâlinde mahiyet-i dünya ve dünyada mahiyet-i insan ve insanda mahiyet-i din hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını (Suhûf-u İbrâhim’de aslı bulunan) güzel ve parlak bir temsil ile tefsir etmekle beraber, dünyanın mahiyetini ve dünyadaki ruh-u insanı ve insandaki dinin kıymetini göstermekle beraber, dinsiz insan en bedbaht mahlûk olduğunu isbat etmekle ve şu âlemin tılsımını açan ve ruh-u beşeri zulmetten kurtarmak çarelerini göstermekle beraber, gâyet lâtif ve güzel bir müvazene ile; fâsık olan bedbaht adamın müdhiş vaziyetini, sâlih olan bahtiyar adamın saadetli vaziyetini gösteriyor.

DOKUZUNCU SÖZ
فَسُبْحَانَ اللّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ وَلَهُ اْلحَمْدُ فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ âyetinin meâlinde ve beş vakit namaz hakkındaki âyâtın gâyet mühim bir sırrını “Beş Nükte” ile tefsir etmekle beraber, mâlûm olan beş vakit namazın o vakitlere hikmet-i tahsisini o kadar güzel ve şirin bir tarzda Beyân ediyor ki: Zerre miktar şuuru bulunan bir insan, bu câzibedâr hikmet ve parlak hakikate karşı teslime mecbur olur. Ve cesed-i insan; havaya, suya, gıdâya muhtaç olduğu gibi, ruh-u insan da namaza muhtaç bulunduğunu gâyet kat’î bir Sûrette Beyân eder.

ONUNCU SÖZ
فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللّهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذلِكَ َلمُحْيِى اْلمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ âyetinin meâlinde ve Haşir ve Âhiret hakkındaki âyâtın mühim bir hakikatını, oniki mantıkî ve mâkul Sûret-i temsîliye ile ve oniki hakaik-i katıa-i bâhire ile tefsir etmekle beraber, îmân-ı bil-âhireti o kadar kuvvetli bir Sûrette isbat eder ki: Bütün bütün kalbi ölmemiş ve bütün bütün aklı sönmemiş bir insan, o isbata karşı teslim olur. İzn-i İlâhî ile îmânâ gelir. İmânâ gelmezse de inkârdan vazgeçmeye mecbûr olur.

ONBİRİNCİ SÖZ
وَالشَّمْسِ وَضُحَيهَا { وَالْقَمَرِ اِذَا تَلَيهَا { وَالنَّهَارِ اِذَا جَلَّيهَا { وَ الَّيْلِ اِذَا يَغْشَيهَا { وَ السَّمَاءِ وَمَا بَنَيهَا { وَ اْلاَرْضِ وَمَا طَحَيهَا { وَ نَفْسٍ وَمَا سَوَّيهَا { فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَ تَقْوَيهَا { قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكَّيهَا { وَ قَدْ خَابَ مَنْ دَسَّيهَا { وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَاْلاِنْسَ اِلاَّ لِيَعْبُدُونِ âyetlerinin yüksek ve geniş bir hakikatını Sûre-i Şems’in mu’cizâne işaret ettiğini ve kâinatı muntâzam bir saray sûretinde gösterdiğini, ulvî ve vüs’atli bir temsil ile tefsir etmekle beraber, mahiyet-i insâniyedeki vezâif-i ubûdiyet ve cihâzât-ı insâniyeyi ve rubûbiyet-i İlâhiyenin envâ’-ı tecelliyâtına karşı ubûdiyet-i insâniyenin mukabelelerini o kadar güzel bir sûrette isbat ediyor ki: Sûre-i Veşşems’in mu’cizâne olan işaretini hârika bir sûrette ve en azîm bir dairede âzam bir rubûbiyeti, ekmel bir ubûdiyetle karşılaştırıyor.

ONİKİNCİ SÖZ
وَمَنْ يُؤْتَ اْلحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثِيرًا { وَ بِالْحَقِّ اَنْزَلْنَاهُ وَ بِالْحَقِّ نَزَلَ âyetlerinin meâlinde ve hikmet-i Kur’aniyenin fazileti hakkında yüzer âyâtın mühim bir hakikatını, hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur’aniyenin müvazenesi sûretinde gâyet parlak bir temsil ile tefsir etmekle Kur’anın bir mu’cizesini ve i’câzını ve onun karşısında hikmet-i felsefenin aczini ve sukutunu hârika bir sûrette isbat eder, körlere de gösterir. Bu söz, Onbirinci Söz gibi gâyet mühimdir. Herkes onlara muhtaçtır.

ONÜÇÜNCÜ SÖZ
“İki Makam”dır.
BİRİNCİ MAKAM:
وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ âyetiyle, وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَهُ âyetinin meâlinde ve hikmet-i Kur’aniyenin kudsiyeti ve vüs’ati ve şiirden istiğnası hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını tefsir etmekle beraber, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyân’ın yüksek mu’cizâne hikmetini, felsefenin aşağı ve dar hikmeti ile müvazene ediyor. Hikmet-i Kur’aniyedeki kesret ve vüs’ati ve felsefenin fakr ve iflâsını muhtasar Beyân etmekle beraber, Kur’anın şiirden istiğnâsının ve adem-i tenezzülünün sebebi, hakaik-i Kur’aniyenin yüksekliği ve parlaklığı olduğunu gösterir. Ve mühim bir temsil ile bir nevi i’câz-ı Kur’aniyeyi Beyân eder.
İKİNCİ MAKAM
Gençliği, dalâlet ve sefâhet uçurumuna düşmekten kurtaran ve îmanda, bu dünyada dahi hakikî bir cennet lezzeti ve dalalette ise cehennemî bir azab ve sıkıntı bulunduğunu misâllerle izah ve isbat eden bir derstir.
İKİNCİ MAKAMIN HAŞİYESİ
Mahpuslara teselli hakkında dört mektubdur.
İKİNCİ MAKAMIN ZEYLİ
(Leyle-i Kadir’de ihtar edilen bir mes’ele-i mühimmedir.)
MEYVE RİSALESİNDEN ALTINCI MES’ELE
HÜVE NÜKTESİ

ONDÖRDÜNCÜ SÖZ
Dar akıllara sığışmayan yüksek ve geniş bir kısım hakaik-i Kur’aniyeyi göze görünen emsâl ve nazîreleriyle fehme takrib ediyor. Meselâ:
خَلَقَ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ { وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍٍ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍٍ { وَ السَّموَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ { اِنمَّاَ اَمْرُهُ اِذَا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ { وَمَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ
âyetlerinin gâyet yüksek ve gâyet geniş hakikatlerini temsil ve tanzir ile akla kabûl ettirir ve kalbi iknâ eder bir tarzda Beyân ediyor.
ONDÖRDÜNCÜ SÖZ’ÜN HÂTİMESİ
Gafil kafaya bir tokmak ve bir ders-i ibrettir.
Âhirinde, nefs-i emmâreye müessir bir sille-i îkaz var. Nefse esir olan onu okusa ve kabûl etse, esaretten kurtulur.
ONDÖRDÜNCÜ SÖZ’ÜN ZEYLİ
Zelzele hakkında ehemmiyetli altı suale cevabdır.

ONBEŞİNCİ SÖZ
وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا ِبمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ âyetinin meâlinde ve Melâike ile şeytanların mübarezeleri hakkındaki âyâtın, kozmoğrafyacıların dar akıllarına yerleşmeyen mühim bir sırrını, “Yedi Basamak” namıyla yedi muhkem hüccet ve metin bir mukaddeme ile tefsir ediyor. Ve şu âyetin semâsından evhâm-ı şeytâniyeyi recmedip tardeder.
ONBEŞİNCİ SÖZ’ÜN ZEYLİ
Kur’anın Kelâmullah ve Hazret-i Muhammed (A.S.M.) Allah’ın Resulü olduğunu muknî’ delillerle isbat eden, münazara tarzında yazılmış belîğ bir risaledir.

ONALTINCI SÖZ
اِنمَّاَ اَمْرُهُ اِذَا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ { فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
âyetlerinin meâlindeki çok âyâtın ifade ettiği: “Ehadiyet-i zâtiyesi ile külliyet-i ef’al; ve vahdet-i şahsiyesiyle muinsiz umumiyet-i rubûbiyet ve ferdâniyetiyle şeriksiz şümûl-ü tasarrufat; ve mekândan münezzehiyetiyle her yerde hâzır bulunması ve nihayetsiz ulviyetiyle herşeye yakın olması; ve birtek zât-ı ehadî olmakla her şeyi bizzât elinde tutmak” olan hakaik-i âliye-i Kur’aniyenin “Dört Şua” namıyla gâyet mühim bir sırrını tefsir ediyor. Ve o hakaikı müstakim akıllara ve selim kalblere teslim ettiriyor.

ONYEDİNCİ SÖZ
اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى اْلاَرْضِ زِينَةً لَهَا ِلنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلاً { وَاِنَّا َلجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعِيدًا جُرُزًا { وَمَا اْلحَيَاةُ الدُّنْيَا اِلاَّ لَعِبٌ وَلَهْوٌ
âyetlerinin meâllerinde: Lezzet-i hayat içinde elem-i mevt ve sürur ve visâl içinde elem-i zeval hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını ve ism-i Kahhar’a karşı Rahman isminin cilvesini gâyet güzel bir Sûretle gösterip tefsir ediyor. Ve ehl-i îman için dünyanın mahiyetini, seyyar bir ticaretgâh ve muvakkat bir misafirhâne ve birkaç günlük bir teşhirgâh ve kısa bir müddet için işleyecek bir tezgâh ve ahz u i’tâ için yol üstünde kurulmuş bir pazar olduğunu gösterip, dünyadan berzah ve âhiret tarafına insan seyahatını sevdirir, ve dehşetini izâle eder. Ve bu sözün âhirinde Bâzı nüshalarda “Siyah Dutun Meyvesi” namıyla kıymetdar ve câzibedâr ve şiir kıyafetinde birkaç hakikat var.
Kalbe Fârisî olarak tahattur eden bir münâcat
EHL-İ GAFLET DÜNYASININ HAKİKATINI TASVİR EDEN BİRİNCİ LEVHA
EHL-İ HİDAYET VE HUZURUN HAKİKAT-I DÜNYALARINA İŞARET EDEN İKİNCİ LEVHA
BARLA YAYLASI, ÇAM, KATRAN, ARDIÇ, KARAKAVAĞIN BİR MEYVESİ
YILDIZLARI KONUŞTURAN BİR YILDIZNAME

ONSEKİZİNCİ SÖZ
Bu söz, “İki Makam”dır.
İkinci Makamı: Yazılmamış.
Birinci Makamı: Üç noktadır.
Birincisi: اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ nın çirkin ve bahsi hilaf-ı edeb görünen şeylerin güzel cihetlerini gösteren bir sırrını,
İkincisi: اِنْ كُنْتُمْ ُتحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ âyetinin Risâlet-i Ahmediyeye (A.S.M.) dair ince fakat kuvvetli bir delilini gösteren bir sırrını tefsir eder.
Üçüncüsü: لاَ َتحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَفْرَحُونَ ِبمَا اَتَوْا وَيُحِبُّونَ اَنْ يُحْمَدُوا ِبمَا لَمْ يَفْعَلُوا âyetinin: Fahre meftun, şöhrete müptelâ, medhe düşkün, hodbin nefs-i emmârenin kafasına sille-i te’dibi vuran bir sırrını tefsir eder.
ONDOKUZUNCU SÖZ
يس وَالْقُرْآنِ اْلحَكِيمِ اِنَّكَ َلمِنَ اْلمُرْسَلِينَ âyetinin mealindeki yüzer âyâtın en mühim hakikatları olan risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) “Ondört Reşha” namıyla ondört kat’î ve parlak ve muhkem bürhânlarla tefsir ve isbat ediyor. Ve en muannid bir hasmı dahi ilzam eder. Güneş gibi Risâlet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) izhar ediyor.

YİRMİNCİ SÖZ
“İki Makam”dır.
Birinci Makamı: Sûre-i Bakara’nın başında: Hazret-i Âdem’e meleklerin secdesi ve bir bakaranın zebhi ve taşlardan su çıkması hakkındaki üç mühim âyete karşı şeytanın gâyet müdhiş üç şübhesini öyle bir tarzda reddedip mahveder ki: Şeytanı ve şeytan gibi insanları öyle desiselerden perişan edip vazgeçiriyor. Çünki onlar, tenkid ve itirazlarıyla lemeât-ı i’câziyenin kapısını açtırttılar. O üç âyetten üç lem’a-i i’câziye göründü.
İkinci Makamı: Mu’cizât-ı Enbiya (Aleyhimüsselâm) yüzünde parlayan bir mu’cize-i Kur’aniyeyi göstermekle beraber, mu’cizât-ı Enbiyaya dair âyât-ı Kur’aniyenin ne kadar mânidar ve hikmettar olduklarını gösterir. Ve Kur’anda kapalı kalmış çok defineler bulunduğunu ihtar eder.

YİRMİBİRİNCİ SÖZ
İki Makamdır.
Birinci Makamı: Namazın o kadar güzel bir tarzda kıymetini ve faidesini gösterir ki, en tenbel ve en fâsık adama dahi namaza karşı bir iştiyak verir ve gayrete getirir.
İkinci Makamı: Şeytanın çok istimal ettiği mühim desiselerini ibtal ediyor. Ve vesvesesi ile mü’minlerin kalbinde açtığı yaraların beşine, güzel merhemler târif ediyor.

YİRMİİKİNCİ SÖZ
فَاعْلَمْ اَنَّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ { اَللّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ mealinde ve tevhid-i hakikî hakkındaki yüzer âyâtın mühim bir hakikatını “İki Makam” ile tefsir eder.
Birinci Makam: Gâyet güzel ve parlak ve muhkem bir hikâye-i temsiliye ile oniki basamak hükmünde “Oniki Bürhân” ile vahdâniyet-i İlahiyeyi, o kadar kat’î bir Sûrette isbat eder ki: En mütemerrid müşrikleri de tevhide mecbûr ediyor. Ve kolay fakat kuvvetli ve basit fakat parlak bir sûrette Vâcib-ül Vücud’un vücudunu ve vahdetini ve ehadiyetini bütün sıfât ve esmâsıyla isbat eder.
İkinci Makamı ise: Hakikat-ı tevhidi ve tevhid-i hakikîyi, “Oniki Lem’a” namıyla hikâye-i temsiliyenin perdesi altında oniki bürhân-ı bâhire ile vahdâniyet-i İlâhiyeyi isbat etmekle beraber, evsâf-ı celâliye ve cemâliye ve kemâliyesini vahdâniyet içinde isbat ediyor. O Lem’alardaki deliller o kadar kat’îdir ki, hiçbir şübhe yeri kalmıyor. Ve o kadar küllîdirler ki, mevcûdât adedince, belki zerrat sayısınca mârifetullaha pencereler açıyor. Ve onun ile Vâcib-ül Vücud’un vücudunu, umum sıfât ve esmâsıyla en muannidlere karşı isbat ediyor.

YİRMİÜÇÜNCÜ SÖZ
لَقَدْ خَلَقْنَا اْلاِنْسَانَ فِى اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِلِينَ اِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ âyetlerinin meâlindeki çok âyâtın îmânâ dair ve terakkiyat ve tedenniyat-ı insâniyyeye medâr hakikatlerini “Beş Nokta” ile ve “Beş Nükte” içinde herkese taallûk eden ve herkes ona muhtaç olan on mebhas ile o sırr-ı azîmi tefsir eder. İstidâdât-ı insâniye ile vezâif-i insâniyeyi, gâyet mâkul ve mâkbul bir Sûrette Beyân eder.
Bu söz, şimdiye kadar binler adamı hâb-ı gafletten kurtardığı gibi, çoklarını da îmânâ getirmiş gâyet kıymettar ve yüksek olmakla beraber, temsiller ile fehmi kolaylaşmış, herkes onun dilini anlıyor…

YİRMİDÖRDÜNCÜ SÖZ
اَللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ لَهُ اْلاَسْمَاءُ الْحُسْنَى âyetinin meâlinde ve esmâ-i hüsnânın cilveleri hakkındaki çok âyâtın muazzam bir hakîkatını beş dal nâmıyla mebâhis-i azîme ile tefsir ediyor. Birinci ve İkinci Dalları, mühim esrarın muhtasar bir hazinesidir. Üçüncü Dal, hadîslere gelen evhamı oniki kaide ile reddeder. Evhamın esâslarını keser. Dördüncü Dal, kâinat sarayında istihdam olunan nebâtat ve hayvanat ve insan ve melâike taifelerinin sırr-ı istihdamlarını ve güzel vazife-i ubûdiyet ve tesbihlerini ve haşmet-i rubûbiyet-i İlahiyeyi cazibedâr bir tarzda Beyân eder. Beşinci Dal, اَللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ لَهُ اْلاَسْمَاءُ الْحُسْنَى âyetinin şecere-i nûrâniyesinin hadsiz meyvelerinden beş meyvesini gâyet parlak ve güzel bir sûrette gösteriyor. Bu beş meyve ve Otuzbirinci Söz’ün âhirindeki beş meyve, çok şirindirler. Tatlı ilim isteyenler onları alsın okusun.

YİRMİBEŞİNCİ SÖZ
قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ اْلاِنْسُ وَاْلجِنُّ عَلَى اَنْ يَاْتُوا ِبمِثْلِ هذَا اْلقُرْآنِ لاَ يَاْتُونَ ِبمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا âyetinin hakikatını teyid eden yüzer âyâtın en mühim bir hakikatı olan i’câz-ı Kur’anîyi tefsir eder. Üç Şua içinde kırk vücuh-u i’câziyeyi Beyân ve tefsir ediyor ki; Kur’an, kelâmullah olduğunu; gündüzdeki ziya, güneşin vücudunu gösterdiği gibi, öylece gösterir ve isbat eder. Nısf-ı evvel çendan sür’atli te’lif edilmiş, fakat istirahat-ı kalb ile yazıldığı için îzahlıdır. Nısf-ı âhir Bâzı esbâb-ı mühimmeye binâen muhtasar ve mücmel kalmıştır. Fakat bununla beraber her tâifeye göre (ve ne fikirde bulunursa bulunsun) bu mübârek Söz, i’câz-ı Kur’anı ona gösterir ve isbat eder. Bu söz şimdiye kadar i’câz-ı Kur’ana karşı çok muannidleri serfüru ettirerek secdeye getirmiş…

YİRMİALTINCI SÖZ
بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ اِلاَّ بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ { وَ كُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ فِى اِمَامٍ مُبِينٍ
meâlindeki âyâtın sırr-ı kadere ait ve “İman-ı bilkader” “Hayrihî ve şerrihî minallahi teâlâ”nın isbatına medâr mühim bir hakikatını dört mebhas ile öyle bir Sûrette tefsir eder ki: Havassın fikirleri yetişmediği esrâr-ı kaderiyeyi, basit avâmların zihinlerine takrib edip anlattırıyor. Hâtimesinde: En kısa ve en selim ve en müstakim bir tarîkın esâsını “Dört Hatve” nâmîyla tezkiye-i nefsin ve tekemmül-ü ruhun medârı olan dört mühim dersi veriyor. Ve hâtimenin hâtimesinde mesâil-i müteferrikadan altı mes’ele var ki, birisi Sûre-i Feth’in âhirindeki âyetin bir sırr-ı i’câziyesini açıyor.

YİRMİYEDİNCİ SÖZ
وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَى الرَّسُولِ وَاِلَى اُولِى اْلاَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذِينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْ وَ لَوْلاَ فَضْلُ اللّهِ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَتُهُ لاَتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ اِلاَّ قَلِيلاً
âyetinin meâlindeki âyâtın içtihada dair mühim bir hakikatını tefsir eder. Ve bu zamanda haddinden tecavüz edip içtihaddan dem vuranların haddini bildirip, ihtilâf-ı mezâhibin sırrını güzel Beyân eder. “Bu zamanda eski zaman gibi içtihad edebiliriz” diyenlerin ne kadar yanlış hatâ ettiklerini isbat eder. Bu sözün zeylinde Sahabe-i Güzîn’in evliyadan yüksek olan mertebelerini gâyet parlak bir Sûrette ve kat’î bir tarzda isbat etmekle beraber, Sahabelerin nev’-i beşer içinde Enbiyadan sonra en mümtaz şahsiyetler olduklarını ve onlara yetişilmediğini kat’î bir Sûrette isbat eder.

YİRMİSEKİZİNCİ SÖZ
وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّاِلحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ َتجْرِى مِنْ َتحْتِهَا اْلاَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هذَا الَّذِى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا وَلَهُمْ فِيهَا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
âyetinin Cennet’e ve saadet-i ebediyeye dair hakikatını teyid eden yüzer âyâtın mühim bir hakikatını iki makamla tefsir eder. Birinci Makam: “Beş Sual ve Cevab” namıyla Cennet’in lezâiz-i cismâniyesine ve hurîler hakkında medâr-ı tenkid olmuş mes’eleleri öyle güzel bir sûrette Beyân eder ki, herkesi ikna eder. İkinci Makam: Arabiyy-ül ibare olarak oniki lâsiyyema kelimesiyle başlar ve gâyet kuvvetli ve kat’î ve hiç bir cihette sarsılmaz, haşre dair, Cennet ve Cehennem’in hakkaniyetine medâr binler bürhânı tâzammun eden bir bürhân-ı bâhirdir ki; o bürhân, Onuncu Söz’ün menşe’i ve esâsı ve hülâsasıdır.

YİRMİDOKUZUNCU SÖZ
قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبِّى { وَ الْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَ مَلئِكَتِهِ { وَ مَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ { مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
âyetlerinin meâlindeki yüzer âyâtın haşir ve beka-i ruha ve melâikeye dair üç mühim hakikatını tefsir eder. Beka-i ruhu o kadar güzel isbat eder ki: Cesedin vücudu gibi, ruhun bekasını gösterir. Ve melâikenin vücudlarını, Amerika insanlarının vücudları gibi isbat eder. Ve Haşir
sh: » (S: 841)
ve Kıyâmetin vücud ve tahakkuklarını o kadar mantıkî ve aklî bir Sûrette isbat eder ki: Hiçbir feylesof, hiçbir münkir îtiraza mecal bulamaz. Teslim olmazsa da mülzem olur. Hususan âhirindeki “Remizli Nüktenin Sırrı” namıyla haşr-i ekberin esbâb-ı mûcîbesini ve hikmetlerini öyle bir tarzda Beyân eder ki; tılsım-ı kâinatın üç muammasından bir muammasını gâyet parlak bir Sûrette halleder. (Haşiye)

OTUZUNCU SÖZ
قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّيَهَا وَ قَدْ خَابَ مَنْ دَسّيَهَا { عَالِمِ الْغَيْبِ لاَ يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِى السَّموَاتِ وَلاَ فِى اْلاَرْضِ وَلاَ اَصْغَرُ مِنْ ذلِكَ وَلاَ اَكْبَرُ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ
âyetlerinin enâniyet-i insâniye ve tahavvülât-ı zerrat hakkındaki hakikata dair gelen âyâtın iki mühim sırrını iki maksad ile Beyân eder. Birinci Maksad, enâniyet-i insâniyenin muammâ-yı acîbesini hallederek silsile-i diyânet ile silsile-i felsefenin menşe’lerini gâyet parlak bir tarzda gösterir. İkinci Maksad, tahavvülât-ı zerrâtın tılsımını keşfediyor. Zerrâtın harekâtını, o derece hikmetli ve muntâzam gösteriyor ki: O umum zerreler, Sultân-ı Ezelî’nin muhteşem ve muazzam bir ordusu ve mutî’ ve müsahhar memurları olduğunu kat’î delillerle isbat eder. Yirmidokuzuncu Söz nasılki tılsım-ı kâinatın üç muammasından birisini keşfetmiş. Bu Otuzuncu Söz dahi akılları hayrette bırakan ve feylesofları sersemleştiren o tılsımın üç muammasından ikinci muammasını halletmiştir. Hususan hâtimesinde: Yedi hikmet ve yedi kanun-u azîm ile bir ism-i âzamın tecellisini göstermekle; tahavvülât-ı zerrâtın hikmetini gâyet kat’î ve parlak bir Sûrette gösterdiği gibi, zîhayat cisimlerini, o zerrâtın seyr ü seferine bir misafirhane ve bir kışla ve bir mekteb hükmünde gösterir, isbat eder.
________________________________
(Hâşiye): Yirmidokuzuncu Söz’ün göz ile görünen bir kerâmeti var. Ezcümle, onaltı sahifesinde ihtiyarsız, tasannu’suz her sahifenin satırlarının başlarında onaltı elif gelmesidir. Bu tevâfuku görmek isteyenler, eski harfli nüshasına müracaat etsinler.

OTUZBİRİNCİ SÖZ
سُبْحَانَ الَّذِى اَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ اْلمَسْجِدِ اْلحَرَامِ اِلَى اْلمَسْجِدِ اْلاَقْصَى الَّذِى { وَ النَّجْمِ اِذَا هَوَى âyetlerinin hakikatını teyid eden âyâtın en mühim bir hakikatı olan Mi’râc-ı Ahmediye’yi (A.S.M.) ve o mi’rac içinde kemâlât-ı Muhammediyeyi (A.S.M.) ve o Kemâlât içinde Risâlet-i Ahmediye’yi (A.S.M.) ve o Risâlet içinde çok esrâr-ı rubûbiyeti tefsir eder. Ve kat’î delillerle isbat eder bir risaledir. Muhtelif tabakattan olan insanlardan bu risaleyi kim görmüşse, karşısında hayran olup, akıldan uzak mes’ele-i mi’racı en zâhir ve vâcib ve lâzım bir tarzda gösterdiğini kabûl ediyorlar. Hususan o şecere-i nuraniye-i mi’râcın âhirlerinde beşyüz meyveden “Beş Meyve”sini o kadar güzel tasvir eder ki; zerre mikdar zevki, şuuru bulunan onlara meftun olur.
Zeyl: Şakk-ı Kamer mu’cizesine bu zaman feylesoflarının ettikleri îtirazlarını “Beş Nokta” ile gâyet kat’î bir Sûrette reddedip, inşikak-ı Kamer’in vukuuna hiçbir mâni bulunmadığını gösterir. Ve âhirinde de “beş icmâ” ile şakk-ı Kamer’in vuku bulduğunu gâyet muhtasar bir Sûrette isbat eder. Şakk-ı Kamer mu’cize-i Ahmediyesini güneş gibi gösterir.

OTUZİKİNCİ SÖZ
Üç Mevkıftır.
Birinci Mevkıf: لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ اِلاَّ اللّهُ لَفَسَدَتَا { قُلْ هُوَ اللّهُ اَحَدٌ اَللّهُ الصَّمَدُ âyetinin meâlindeki yüzer âyâtın vahdâniyete dâir en mühim hakikatını öyle bir Sûrette isbat eder ki; şirk ve küfür yolunu muhal ve mümteni’ gösterir. Kâinatın etrafından küfür ve şirki tardeder. Zerrat adedince vahdâniyetin delilleri bulunduğunu Beyân eder. Gâyet lâtif ve yüksek ve mantıkî bir muhâvere-i temsižliye Sûretinde, hadsiz geniş mesâili o temsil içinde dercedip gösterir. Ve zeylinde gâyet lâtif birkaç mes’ele var ki; hakikat oldukları halde şiirin en parlak ve geniş hayâlinden daha parlak, daha geniştir.
İkinci mevkıf: قُلْ هُوَ اللّهُ اَحَدٌ اَللّهُ الصَّمَدُ in hakîkatına dâir sırr-ı ehadiyete ve vahdete gelen teşkîkat ve evhâmı izâle eder. Ehl-i dalaletin ehl-i tevhide karşı ettikleri îtîrazâtı kat’î bir Sûrette reddediyor. Birinci Mevkıf’tan daha kuvvetli, âyât-ı Kur’aniyenin vahdâniyete dair mu’cizane isbatlarını gösterir. Ehadiyet-i Zâtiye ile bütün eşyayı birden bir anda tedbir ve terbiye etmek olan hakikat-ı muazzama-i Kur’aniyeyi gâyet güzel ve vâzıh bir temsil ile isbat eder. Aklı ikna ve kalbi teslime mecbur eder.
Ve bilhassa bu İkinci Mevkıf’ın hâtimesinden evvel ikinci temsîlin neticesinde Zât-ı Akdes-i İlâhiye’den hiçbir şey saklanmadığını ve hiçbir şey ondan gizlenemediğini, hiçbir ferd ondan uzak kalmadığını hiçbir şahıs külliyet-i kudsiye kesbetmeden ona yanaşamadığını ve rubûbiyetinde ve tasarrufunda bir iş, bir işe mâni olmadığını ve hiçbir yer onun huzurundan hâlî kalmadığını, herşeyde bakar ve işitir sem’ ve basarının cilvesi bulunduğunu, silsile-i eşya emirlerinin sür’at-i cereyanlarına birer tel, birer damar hükmüne geçtiğini, esbab ve vesâit sırf zâhirî bir perde olduğunu, hiçbir yerde bulunmadığı halde her yerde ilim ve kudretiyle bulunduğunu, hiçbir tahayyüz ve temekküne muhtaç olmadığını ve uzaklık ve güçlük ve tabakat-ı vücûdun perdeleri onun kurbiyetine ve tasarrufuna ve şuhûduna mâni olmadığını ve maddîlerin, mümkinlerin, kesiflerin, kesîrlerin, mahdudların hâssaları onun dâmen-i izzetine yanaşamadığını ve tegayyür ve tebeddül ve tahayyüz ve tecezzi gibi emirlerden mücerred, münezzeh, müberra ve mukaddes olduğunu gâyet güzel bir Sûrette isbat eder. Bu İkinci Mevkıf’ın hâtimesinde sırr-ı ehadiyete dair arabiyy-ül ibâre gâyet mühim bir parça tercümesiyle beraber gâyet parlak bir Sûrette çok mesâil-i mühimmeyi ifâde eder. Hususan insanın muhasebe-i a’mâli için haşir ve neşri yapmak, koca kâinatı tağyir ve tebdil ve tahrib ve tâmir etmek sırrını Beyân eder.
Üçüncü Mevkıf:
بِسْمِ اللَّهِ الَّحْمَن الرَّحِيمِ
وَمَا اْلحَيَاةُ الدُّنْيَا اِلاَّ مَتَاعُ الْغُرُورِ
اِنَّ الدَّارَ اْلآخِرَةَ لَهِىَ الْحَيَوَانُ
âyetlerin meâlindeki yüzer âyâtın mühim bir hakîkatını gâyet mühim bir müvazene ile Beyân eder. Ehl-i dalâlet hakkında hayât-ı dünyeviye ne kadar müdhiş neticeler getirdiğini ve ehl-i hidâyet hakkında ne kadar güzel neticeler ve gayeler verdiğini gösterir. Husûsan, muhabbet hakkındaki semerât-ı dünyeviye ve uhreviye; ehl-i dalâlet için ne kadar elîm, ehl-i hidâyet için ne kadar hoş olduğunu gösterir. Bu Üçüncü Mevkıf hakkında Bâzı müdakkik kardeşlerimiz demişler ki: “Sâir risaleler yıldızlar olsa, bu güneştir.”
Diğer biri ona mukabil demiş: “Herbir risale, kendi âleminde ve kendine mahsus semâ-i hakikatta birer güneştir. Uzak olanlara yıldız, yakın olanlara şemstirler.”

OTUZÜÇÜNCÜ SÖZ
سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِى اْلآفَاقِ وَفِى اَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ اْلحَقُّ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ
Otuzüç âyetin birer hakîkatlarını tefsir eden otuzüç penceredir. Otuzüç risâle olmağa lâyık iken gâyet müstâcel bir zamanda yazıldığığı için, bir veya yarım sahifelik pencereleri birer risâle kuvvetinde ve birer risaleyi tâzammun eden mâhiyetinde olduğunu gösterir. Fakat maatteessüf baştaki pencereler gâyet mücmel ve muhtasar kalmış, lâkin gittikçe inbisat ederek nısf-ı âhirdeki pencereler vâzıh düşmüştür.

LEMAAT
Risale-i Nur şâkirdlerine küçük bir mesnevî ve îmânî bir divandır.
KONFERANS

Bediüzzaman’ın bitmeyen Viyana seyahati

Geçenlerde Bediüzzaman Hazretlerinin 50. vefat yildönümüydü ve bu sene Bediüzzaman biraz daha fazla gündemde kaldı ve farklı tartışmalar yaşandı. Bir yazarın Belaüzzaman çıkışı Haber7‘ de de bir hayli yer aldı. Ve sonunda yazar bey Üstad ile alakalı yeterince bilgi sahibi olmadığını söylemek zorunda kaldı.
Ülkemizin yetiştirdiği böyle muhteşem kişiler ile alakalı bilgisizlik ve ilgisizliğimiz yeni bir şey değil elbette. Mesela Konya’nın, Mevlana’nın değerini ancak 100 yıl sonra anlayabildiği söylenir. Kaldı ki Mevlana hala bizler için bir bilinmeyendir. Kimisine göre büyük bir hümanist, kimisine göre uzun şapkalı ve etrafında dönen biridir.Veya resimlerde çizildiği üzere ellerini Çinliler gibi kavuşturmuş şişmanca bir ihtiyar olarak hayalimize sokulmuştur. (Hz. Mevalana resmedildigi gibi şişman ve çok ihtiyar biri olmamıştı vefat ettiğinde ise henüz 67 yaşındaydı).

Bediüzzaman ise bu altın silsilenin en son halkasıdır. Nefesi hala Anadolu topraklarında gezinmekte. Onu gören gözler, elini öpebilen dudaklar hala aramızda bulunmaktadır. Ama buna rağmen Risale-i Nur ve Üstad Hazretleri’nin değeri ülke dışında daha bir net anlaşılmaktadır.

Türkiye’de muhafazakarım diyen her türden insan Bediüzzamanı bilir ve çok büyük bir kısmı da sever. Ama emin olun bu bilinmenin altında Bediüzzaman ve eserleri ile alakalı temel bazı bilgilerden bile habersizdirler. Bahsettiğim kesim camideki hacı amcalar değil, okumuş, üniversiteli veya yazar yahut makam sahibi insanlar içinde bile bu yanılgıya düşenler çoktur. Bunun en büyük nedeni şifahi kültür ve okumaya karşı olan alerjimizdir.Tarihin en ciddi milletinden maalesef en dedikodu sever bir millet çıkardık. Bu hastalağımız ise başka bir yazı konumuz inşallah.

Mallaesef insanımızın okumaya karşı bu tutumu, şifahi bilgi deposu haline getirmiştir herkesi. Bediüzzaman Hazretleri’nin, hayatı boyunca ona düşmanlık yapan ve kendisinin zındıka komitesi, şimdilerde ise Ergenekon denilen zihniyet Türk insanının bu özelliğini çok iyi kullanmıştır yıllar boyu. Etrafa yaydıkları türlü kirli bilgiler herkesi etkilemiştir. Böyle olunca saedece Bediüzzaman örneğine bakarsak, Ona tarikat şeyhi diyen de vardır, Şeyh Said sanan da vardır, İngiliz Ajanı diyenden tutun, Rıza Zelyut gibi bu konulara hakim olması gereken bir yazar bile onu Anadolu‘daki Kürtçü hareketin mimari yapabilmiştir.

Halbuki Bediüzzaman Hazretleri hayatının hiçbir döneminde kıyıda köşede kalmış, halkın unuttuğu, tanımadığı biri olmamış. Yeni Said dönemi dediği Cumhuriyet yıllarında bile unutturulmak için en ücra köşelere sürgüne gönderilse de insanımız ne onu ne de onun Kuran’dan süzülen o müthiş eserinden bi-haber kalmamıştır. Dönemin gazetelerine bakarsanız Bediüzzaman ila alakalı bir sürü haber ve manşet görürsünüz.

Daha çoçukluk çağlarında onu Aşiret reislerine nasihat ederken, gençlik yıllarında Van Valisi’nin konağında veya İstanbulda, doğuda kurmayı planladığı üniversite projesi için görüşmeler yaparken bulursunuz. Ayasofya’nın önünde İstanbul’un Alimleriyle münazara yaparken veya Şam’da Emevi Camii’nde Arap Alemi’ne nasihat ederken, yahut İstanbul’da İttihatçıların kullanmak istediği Kürt hammallara birlik ve beraberlik dersi verirken görebilirsiniz. Doğunun dağlarında Ermeni Komitacıları kovalarken, Ruslar’la kahramanca çarpışırken ve 2,5 yıl kalacağı Sibirya’da ki Kosturma Esir Kampı’nda da olabilir. Kah Mehmet Reşat’ın resmi heyeti içinde Balkan Gezisi’nde , dönemin meşhur paşalarıyla istişare ederken kah Ankara da mecliste Atatürk’ün de bulunduğu bir oturumda milletvekillerine namazın ehemmiyeti ile alakalı nasihat ederken bulabilrisiniz.

Bu kısacık yazıya o koca ömürde yapılan onca önemli hadiseleri siğdirabilmenin elbette imkanı yoktur. Ama şu açıktır ki Üstad o kadar iz bırakmıştır ki dünyaya, biz onun Anadolu’ya tamamen sinmiş ruhunu bulamazken O’nun dünyadaki izleri üzerinde abideler yükselmekte.

Dua ederken bile istikbaldeki talebeleri içinde hisse ayıran , gözünü geleceğe dikmiş, Asrımızın insanının kurtuluş reçetesini hazırlayan bu kutlu insanın ayağını bastığı her yerde, onu takip edenlerin itidalli, vakur ve etkili çalışmalarını görürsünüz.

Bediüzzaman’ın ayağını bastığı yerlerden biride Viyanadır. Rusyada Bolşevik İhtilalin başladığı dönemde karışıklıktan faydalanarak Sibirya’daki esir kampından harikalarla dolu dönüş yolu üzerinde Viyana da bulunmakatadır. Bediüzzaman, Petersburg yoluyla Varşova’ya ulaşmıs Daha sonra ise Viyana’ya geçmiş ve Alman makamları tarafından düzenlenen bir belgeyle Sofya üzerinden 17 Haziran 1918’de İstanbul’a gelmişti.

Bu seyahatte ayrıntılı olarak neler yaşadığı ile alakalı çok bir şey bulamadım açıkçası. Bir kaç hatıra bulunsa da Viyana günlerinde neler olduğunu bilemiyoruz. Alman makamları tarafından iyi karşılandığı, resmi çekilip seyahati için gerekli evrakların hazırlanması ve sonrası Bulgaristan üzerinden vatana avdetini bilmekteyiz. Bu mesele ile alakalı danışdığım bir Viyanalı Nur talebesi olan Suat Ağabeyim ise somut bir şey bilmese de o zamanlar şehrin merkezlerinden biri olan Viyana’nın 3. Bölgesi bizim buralardaki ifademizle 3.Viyana da bir yerlerde kalabilmiş olabileceğini söyledi. Bu da, Viyana’daki Risale-i Nur okunan ilk mekanın burda açılmış olmasına dayanan hissi bir temenni tabii ki.

Bazıları Berlin üzerinden geldiğini hatta kaldığı otelin ismini bile verse de bunlar sağlam bir delili olmayan rivayetlerdir. Aynı zamanda Bir çok kaynağın söylediği dönüş güzergahına da uymamaktadır Berlin rivayeti.

Her şeye rağmen, dualarında her daim yer verdiği gelecekteki talebelerim dediği insanların, açtığı egitim ve kültür müesseselerini, St. Petersburgda, Varşova ve Viyana‘da görebilirsiniz. Hatta 2.5 yılını geçirdiği Sibirya-Kosturma‘da bile onun hatırasını unutmayan oralarda mukim Tatarların yaptırdığı Bediüzzaman Camiisi’ni bile bulabilirsiniz.

Ne farkeder ki hem Berlin’e gidip gitmediği, İstikbaldeki talebeleri çoktan onun ufkunda ilerleyip ilim ve dinin barıştırıldığı merkezler açtılar bile oralarda. Hatta o kutlu Kametin mefküresi ışığında açabildikleri kadar sinelerini açıp her mahsun gönüle ulaşmanın hicranıyla yanıp etraflarınıda aydınlatmaya devam ediyorlar.Vefalı insan Bediüzzaman ayak bastığı yerleri unutmadı, ayak bastığı heryerden geleceğe ait muştular fışkırıyor topraktan.

Not; Ustad, Moral Günü Kültür Şenliği Programı’nda bu yıl vefatının 50. Yıldönümünde Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerini Doç. Dr. Halit Ertuğrul ve Sanatçı Mehmet Akça’ninda katildigi programlar zinciriyle anilacaktir.

Adres: 22. Bölge Donaustadt Haus der Begegnung, Viyana
Tarih: 09 Mayıs 2010 Pazar
Saat: 14:00

Ahmet ÖZGÜNDOĞAN / Avusturya / Haber 7
ahmetozgundogan@hotmail.com

CİFİR, EBCED VE RİSALE-İ NUR

*************************************************
CİFİR EBCED VE RİSALE-İ NUR
*************************************************

ALEVİ’LERE BEDİÜZZAMAN’I ANLATMAK

25 Mart 2010 tarihli Samanyolu haberde Rıza Zlyut Bediüzzaman’a kin kustu başlıklı yazısını okuyunca oldukça üzülmş ve Haberin altına bir yorum yazmıştım. Epeyce sitemli idi.
Bu gün (28.Mart 2010) Mehmet Ali Bulut Bey’in Rıza Zelyut ile Belauzzaman buluşması başlıklı yazısını okuyunca kendisine hak verdim.
Ne geliyorsa insanın başına bilmemekten ve peşin fikirden geliyordu.
Bu bakımdan Sayın Mehmet Ali BULUT’a bu güzel yazısından dolayı teşekkür ediyorum.
Demekki insanlarla usulünce konuşup kavlileyn üstüne olmak gerekiyor.
Bu zaten Bediüzzaman Hazretlerinin düsturu.
Evet Mehmet Ali Bulut’un yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum.
***


Rıza Zelyut ile ‘Belauzzaman’ buluşması
Rıza Zelyut, meslektaş olarak birkaç zaman değişik yerlerde karşılaşıp konuştuğum gazetecilerden. Bende bıraktığı iz, onun ‘inanan’ bir alevi olduğu! Kendince haram ve helal konularına riayet etmeye çalışan biri. Atatürkçü ama ‘Kemalistlik’ bağnazlığı yok.

Yazısını okuyunca, şaşırdım. Çünkü bu kadar basit bir konuda bu kadar büyük bir hata yapmasını ona yakıştıramadım. ‘Bu olsa olsa ısmarlama bir yazıdır’ diye düşündüm. Yahut da, birileri damarına bastı, o da esasında pek de bilmediği bir konuda çoğu gazetecinin yaptığı gibi çaldı kalemi… Üçüncü bir hal aklıma gelmedi.

O gün, gün boyunca mailler aldım, arayanlar oldu, “bir cevap yazmam’ için.

Hemen yazmak gelmedi içimden. Sabah kalkıp tepkilere bakınca, işin farklı bir boyuta doğru gitmekte olduğunu gördüm. Bir sükunet yazısı yazmaya karar verdim. Daha ancak bir iki parağraf yazmıştım ki, Haber7.com genel yayın müdürü sevgili dostum Ünal Tanık aradı. “Gel seninle Rıza Zelyut’a gidelim”, dedi. “Olur”, dedim, “konuş randevu al, gidelim”. Gittik. İyi ki de gitmişiz. (Ünal beyin konu ile ilgili röportajı sanırım Pazartesi günü yayınlanır! Detayları oradan okuyabilirsiniz!)

Onunla Bediuzzaman üzerine konuşurken, bir şeyi çok net hissettim; Zelyut, o yakıştırmayı bilinçli yapmamış. İşin bu noktaya gelmiş olmasına da üzülmüş. “Ben onun takipçilerinden özür diliyorum, bendeki Bediuzzaman bilgileri ile gerçekte olan farklı imiş, bunu öğrendim” dedi.

GEÇMİŞTEN BİR HATIRA

Onun bu sözü, yıllar önce ‘Necdet Sevinç’ –ki ağabey dediğim bir hemşerimdir- yaptığımız bir tartışmayı hatırlattı. Ortadoğu’da köşe komşusuyduk. O beni biraz ‘yeşil’ buluyor, ben de onu katı ‘al kırmızı’.

Türkiyenin, Özal’ın Kürtlere ‘federasyon’ tartışmalarıyla çalkalandığı günler. Bir gün odasına girdim. Baktım, burnundan soluyor. Beni görünce, “seninki şimdi mezarında göbek atıyordur” dedi.

“Benimki’nden kastı ‘Bediuzzaman’dı. Anlamazlıktan gelerek “Bediuzzaman mı?” dedim. O, “Said-i Kürdi”, dedi, “şimdi keyiften yıkılıyordur”.

Ona “Kesinle yanılıyorsun, bugün yaşasaydı, toplumun şu parçalanmaya gidiyormuş gibi görünen halinden en çok o acı çekerdi” dedim. Ona da Sayın Zelyut’a söylediğim gibi, ‘düşünebildiğiniz en büyük Türkçünün sevgisi ve hizmeti, Bediuzzaman’ın bu millete olan sevgisi ve hizmetinin yanında hiç kalır’ dedim. ‘İnşallah ömrünüz yeterse bunu göreceksiniz’, diye de ekledim.

Ona Bediuzzamanı’ın Prens Sabahattin ile yaptığı tartışmayı aktardım. Neden Şeyh Said’e katılmadığını, katılanları da nasıl vazgeçirmeye çalıştığını da…

“Benim tanıdığım Sait bu değildir. Resmi istihbarat belgelerinin bize aktardığı Said, hain bir Kürt’tür” dedi.

Sen Kürt Teali Cemiyeti üyesi Molla Sait ile Bediuzzaman Said Nursi’yi karıştırıyorsun. Bugün ortalama yüzde 50 Türk okurunun Said Nursi’yi aynı zamanda Şeyh Said sanması gibi…

Tartışmamız fazla sürmedi. Sevinç, araştıran biri olduğu için ben araştıracağını biliyordum. Ona rica ettim, “kitaplarını oku, sonra karar ver”, dedim.

Odasından çıkarken faksı çaldı. Ben yerime geçtim, iki dakika sonra baktım elinde bir faks kağıdı ile yanıma geldi. “Bu faksı bana geçmelerini sen mi söyledin?” diye sordu. Bu kadar kısa sürede bunun olamayacağını bile bile.…

O faksta Bediuzzaman’ın, ‘adem-i merkeziyetçiliği’ savunan Prens Sabahattin’e verdiği cevaplar vardı. Etkilenmişti fikirlerinden!

O tartışmadan sonra Necdet Sevinç’in, Said Nursi’ye karşı olan katı tutumu geçti. Kendisi araştırmaya ve tanımaya başlayınca sanırım, o menfi tutumu da kalmadı…

ALEVİLERİN İLGİSİZLİĞİ KADİRŞİNASLIĞA SIĞMAZ

Rıza Zelyut beyin yanından ayrılırken içime hâkim olan hissiyat da aynı idi. Zelyut, en kısa zamanda Bediuzzaman’ı kendi eserlerinden tanımak için harekete geçecektir. Çünkü Osmanlıcası da fena değildir. Hadise ve siyere de kayıtsız değildir…

Hem de geçmeli!

Çünkü aksi takdirde kendilerini savunun ve onları ‘ehli necat’ çizgide tutmak için çabalamış bir âlime haksızlık etmiş olurlar. Bediuzzaman ehlisünnet bir âlimi olarak, hakiki bir alevinin asla münkir olamayacağını söyler. ‘Onlardaki Ali sevgisi, onları imansızlıktan korur’ diyerek, bugüne kadar dışlanmış bir anlayışı ehl-i necat dairesine dahil etmeye çalışıyor.

O bunu yaparken, bir alevinin çıkıp onu zamanın belası diye suçlaması haksızlık. Bediuzzaman onları iman çizgisi içine çekerken, onların ona hakaret etmesi ehli beyt sevgisine ve geleneğine sığmaz!

Bediuzzaman, bugün dünyada yaşanmakta olan mücadelenin net bir şekilde iman küfür mücadelesine dönüştüğünü fark ettiği için, bir ‘camiu’l-avâlim’ olarak davranmış, zerre miktar imana sahip herkesi ve her kesimi kucaklamaya çalışmıştır.

Bu açıdan, ben gerçek Alevilerden, Bediuzzaman’a bir sahiplenme, en azından teşekkür beklerken, Zelyut gibi, kendisini ‘mümin bir alevi’ diye tanımlayan birinin Bediuzzaman’a ‘belauzzaman’ demesi haksızlıktır, talihsizliktir!

Bediuzzamanın yaklaşımlarının farkında olan Aleviler bu haksızlığı telafi etmeli!

BEDİUZZAMAN KİMİN BELASI?

Mamafih onun fikirleri bazı kesimler için bela olmuş durumda cidden! Risale-i Nur’’la bir türlü baş edemedikleri, onun fikirlerinin yayılmasını asla durduramadıkları için kahrından ölen, her yola başvurdukları halde netice alamadıkları için kahrolan bir kesim var. Bunların en başında da Zındıka Komitesi geliyor. Onlar kendilerini bilirler!

Onu bela gibi gören bir diğer kesim de ‘laikçi’ –laik demiyorum- dünya görüşüne sahip Kemalistlerdir. Onlar için Bediuzzaman hakikaten ‘bela’ sayılabilir. Hatırlayın, Firavun da Musa (as) için, ‘Sen uğursuzun tekisin. Sen ortaya çıktığından bu yana Mısır’ın başı retten kurtulmuyor, başımıza bela oldun” kabilinden şeyler söylemişti. (Araf,131).

Bu açıdan bakıldığında, evet, hakikaten milletin başına bela olmuş birlerinin belası olmuş durumda Bediuzzaman!

Kendisi öldüremediler. Fikirlerini öldüremediler. Dirisiyle baş edemediler, sonunda mezarını yok ettiler ama bu onları, korkularından koruyamadı! Dolayısıyla bugün Türkiye’nin onu tartışıyor olması, birçokları açısından ciddi bir bela.

Onu bela gören sadece Kemalistler de değil. Maalesef bu tarafta gözüküp kendi küçük hayallerinin, onun muhteşem idealleriyle boy ölçüşemediğini gören diğer bir takım cücelerin de belası oldu o. Dolayısıyla Sayın Zelyut’un o yakıştırması bek de yabana atılır değil!.

NURCULARA DÜŞEN GÖREV

Tabii Bediuzzaman’ın böyle algılanmasında nurcuların da payı olsa gerek. Yani Sayın Zelyut gibi en azından ‘ateist’ olmayan bir alevi yazara bile Bediuzzaman’ı doğru anlatamamışlar.

Onun dünyasında Hz. Ali’nin ne kadar müstesna bir yer uttuğunu, ehli beyte duyduğu derin muhabbetini, Hz. Ali’nin, Risale-i Nur öğretisindeki özel yerini, onun, Alevileri kucaklayan yaklaşımını anlatamamışlar. Bu hadise, ‘Risale-i nur’un Alevilere anlatılması zamanı geldi’ şeklinde algılanırsa, büyük bir hayra kapı açmış olur!

Bediuzzaman, Risale-i Nur’a yönelik itirazlara karşı nasıl hareket edilmesi gerektiğini Kastamonu Lahikası’nda anlatıyor. O çerçevede bir heyet, Zelyut’u ziyaret edip, itirazlarına medeni cevaplar verebilir! Zira “medenilere galebe çalmak ikna iledir. Söz anlamayan vahşi barbarlar gibi icbar ile değildir”

ZELYUTUN YANILGILARI

Bu arada Sayın Zelyut’un bilmeyerek de olsa yaptığı bir iki hataya da değinmek istiyorum. Ne diyor Zelyut:

-Said Kürt’tür.

-Evet, Sait Kürtt’ür, hem de seyit bir Kürt!. Bunda ayıplanacak bir şey var mı?

-Sait Kürtçüdür.

—Hayır Sait Kürtçü değildir. Böyle bir iddia ahmakları bile güldürür. Şeytan tüm şeytanlığı ile gelse, onun Kürtçü veya Türkçü olduğunu ispat edemez. Çünkü o yalın bir iman eridir. Üzerinde pas karar kılmaz bir elmas kılınç gibi!

-“Said Kürtlerin tealisi için çalışmış!”

—Çalışmamış olsaydı asıl o zaman dûn himmetlik ederdi. Herkesin kavmi için bir şeyler yaptığı o yıkılış hengâmesinde, o da Kürt halkının uyanması, yükselmesi ve medeni halklar içindeki yerini alması için çalışmış ve onları, uyanmaları için sarsmıştır:

“Ey eski çağların cihangir Asya ordularının kahraman askerlerinin ahfâdı olan vatandaşlarım ve kardeşlerim! Beş yüz senedir yattığınız yeter. Artık uyanınız, sabahtır. Yoksa, sahrâ-yı vahşette yatmakla gaflet sizi yağma edecektir.Hikmet denilen makine-i âlemin nizamı ve telgraf hattı gibi umum âleme uzanan ve dal budak salan kanun-u nurânî-yi İlâhiyenin müessisi olan hikmet-i İlâhiye, ufk-u ezelden kaderin parmağını kaldırmış, size emrediyor ki: Tefrika ile müteferrik su gibi katre katre zâyi olan hamiyet ve kuvvetinizi fikr-i milliyetle, yani İslâmiyet milliyetiyle tevhid ve mezc ederek, zerratın câzibe-i cüz’iyeleri gibi bir cazibe-i umumî-i vatanî teşkil ile, kütle-i azîmi küre gibi tedvir ederek şems-i şevket-i İslâmiyenin cemahir-i müttefika-i İslâmiyenin mevkebinde bir kevkeb-i münevver gibi câzibesine ittibâ ile muvazene ve âheng-i umumiyeyi muhafaza ediniz.” (Divan-ı Harb-i Örfi, 58)

Ne var bunda, ırkçılık mı yapmış? Hayır. Ama niyeti başka türlü olanlar, sözünün şurasına burasına bir şeyler ekleyerek onu maksatların alet etmek istiyorlar ama yapamazlar. O ne ırkçı bir Kürtçü ne de hain Kürt’tür!

O tam bir İslam hamiyetperveridir. Bütün varlığı ile bir İslam milliyetçisidir. Kürtleri sever, çünkü onların arasında çıkmıştır. Türkleri sever, çünkü onların İslamiyet’e hizmetleri çok büyüktür. Arab’ı Farsı sever, çünkü dinde öncülük etmişlerdir. Çeçeni, çerkezi, boşnağı sever, çünkü bayrağı devralmışlardır. Onun kadar Türkleri sena etmiş ve Türk milletini İslam’a hizmetlerinden dolayı yüceltmiş biri daha yoktur.

KENDİNİZİ MİLLETE SEVDİREMEDİ İSENİZ SAİD NE YAPSIN?

Başka?

-Efendim, Said Rejimi sevmiyormuş.

—Ne yani? Sevmek zorunda mıdır? Hayır. Sevmemiştir, sevmediğini de yüzlerine karşı haykırmıştır. “Ben sizin rejiminizi sevmiyorum. Ama ilişmiyorum da” demiştir. Çünkü, başlangıçta taraftar olduğu cumhuriyetçilerin gerçek niyetleriyle, onun düşündüğü anlayış örtüşmemiştir. O rejimle mücadele etmiştir ama silah kullanarak filan değil. Fikrini söylemiş ve yaymıştır. Bunu yapmaya herkesin de hakkı var. Rejimin kurucularının elinde daha büyük imkânlar vardı. Mektepler, okullar, üniversiteler, bütün bürokratik daireler, kürsüler, meydanlar.

Said’in elinde ne vardı? Onun fikrini yayabileceği yerler, hapishane koğuşları, üç beş köylü, dağ başları, kırlar, bayırlar… Bazen kuşlar gelip dinlerdi hem hemesini bazen sinekler. Yalnızdı hep. Kimse ile konuşmasına müsaade etmezlerdi. O da en çok ‘kardeşim’ dediği çınar ağacıyla hasbi hal ederdi.

Rejimin sahipleri ona nefes bile aldırmıyorlardı. 17 kere zehirlemişlerdi. Onun iliştiklerini kanun koruyordu. Onu kanun bile koruyamıyordu rejimin hışmından!

Bugün fikirleriyle milyonları etkilemişse ne günahı var? Sizin kanunlarla, dayatmalarla ayakta tutamaya çalıştığınız fikirleriniz demode olurken onun zindan odalarında tütün kâğıtlarına yazdığı fikirleri rağbet görmüşse suç onun mu?

Rejiminiz tutmadı işte, tutmuyor. Üç darbe, bir yığın muhtıraya rağmen kendinizi millete sevdiremediniz. Ne yapalım şimdi?

Bir de neymiş, “Said silahlı kalkışmanın tutmadığını görünce fikir mücadelesine başlamışmış!

—E ne güzel işte. Adam silahlı eylemlere karışmamış, kimsenin huzurunu bozmamış. Milyonlarca deli fişek talebesi varken hiç birisini hiçbir eyleme bulaştırmamış. Daha ne yapsın. Hatta onları ‘dâhilde ne adına ve kim adına olursa olsun her türlü kargaşa ve asayişsizliğin millet ve vatan aleyhine olacağını’ söyleyerek, asayiş kuvvetlerinin yanında yer almalarını istemiş.

Bu mu suç yani?

Bir de tarikatçiliği var tabii!

Bediuzzaman’a yönelik eleştiri yazanlarda, beni en çok eğlendiren ve güldüren ona yapılan ‘tarikatçi’ suçlamasıdır.

Ne tuhaf değil mi? Tarikat erbabı olanlar, onu ‘zaman tarikat zamanı değil’ dediği için eleştiriyorlar, Rıza Zelyut gibi bihaber olanlar da onu tarikatçılıkla suçluyorlar.

Sanki tarikatçılık çok kötü imiş gibi!

Laikçi olmak, Kemalist olmak, roteryen olmak, mason olmak üç kağıtçı olmak zül değil, bir tarikata mensup olmak zül, öyle mi? Keşke ben hakiki bir ehli tarik olabilseydim. O Allah dostlarının yolunda olmak ne şeref!.

Haaa Said, kendisi de 12 tarikatın virdini yaptığını söyler gerçi! Yani ona tarikatçı demek onun zoruna gitmez fakat tarikatçı değil!

Bunu bile anlatamamışlar demek ki.

Sayın Zelyut’tan başlayabilirler anlatmaya…

M. Ali Bulut – Haber 7
mabulut@gmail.com

O (sav) ÜMMETİNE SAADET-İ EBEDİYYE İSTİYOR

Bismillahirrahmanirrahim

İşte bak: O zât öyle bir salât-ı kübrâda, bir ibâdet-i ulyâda saadet-i ebediye için duâ ediyor ki, güyâ bu cezîre, belki bütün arz onun azametli namazıyla namaz kılar, niyaz eder. Çünkü ubûdiyeti ise, ona ittibâ eden ümmetin ubûdiyetini tazammun ettiği gibi, muvâfakat sırrıyla bütün enbiyânın sırr-ı ubûdiyetini tazammun eder. Hem o, salât-ı kübrâyı öyle bir cemaat-ı uzmâda kılar, niyaz ediyor ki, güyâ benîâdem’in Hazret-i Âdem’den asrımıza kadar, belki Kıyâmete kadar bütün nurânî ve kâmil insanlar ona tebâiyetle iktidâ edip, duâsına “Âmin” derler.

Bak: Hem öyle bekâ gibi bir hâcet-i âmme için duâ ediyor ki, değil ehl-i arz, belki ehl-i semâvât, belki bütün mevcudât niyazına iştirak edip lisân-ı hal ile, “Oh, evet yâ Rabbenâ! Ver; duâsını kabul et. Biz de istiyoruz” diyorlar. Hem bak, öyle hazinâne, öyle mahbubâne, öyle müştâkâne, öyle tazarrûkârâne saadet-i bâkiye istiyor ki, bütün kâinatı ağlattırıp, duâsına iştirak ettiriyor.

Bak: Hem öyle bir maksad, öyle bir gâye için saadet isteyip duâ ediyor ki, insanı ve bütün mahlûkatı esfel-i sâfilîn olan fenâ-i mutlaka sukuttan, kıymetsizlikten, faydasızlıktan, abesiyetten âlâ-yı illiyyîn olan kıymete, bekâya, ulvî vazifeye, mektûbât-ı Samedâniye olması derecesine çıkarıyor.

Bak: Hem öyle yüksek bir fîzâr-ı istimdâdkârâne ile istiyor ve öyle tatlı bir niyâz-ı istirhamkârâne ile yalvarıyor ki, güyâ bütün mevcudâta, semâvâta, arşa işittirip, vecde getirip duâsına, “Âmin, Allahümme âmin” dedirtiyor.

Bak: Hem öyle Semî’ ve Kerîm bir Kadîr’den, öyle Basîr ve Rahîm bir Alîm’den saadet ve bekâyı istiyor ki, bilmüşâhede en gizli bir zîhayatın en gizli bir arzusunu, en hafif bir niyazını görür, işitir, kabul eder, merhamet eder. Lisân-ı hal ile de olsa icâbet eder. Öyle sûret-i Hakîmâne, Basîrâne, Rahîmânede verir ve icâbet eder ki, şüphe bırakmaz, o terbiye ve tedbîr, öyle Semî’ ve Basîr’e mahsus, öyle bir Kerîm ve Rahîm’e hastır.

Acaba, bütün benîâdem’i arkasına alıp şu arz üstünde durup, Arş-ı Âzama müteveccihen el kaldırıp, nev-i beşerin hulâsa-i ubûdiyetini câmi’ hakikat-i ubûdiyet-i Ahmediye (a.s.m.) içinde duâ eden şu şeref-i nev-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman olan Fahr-i Kâinat (a.s.m.) ne istiyor; dinleyelim:

Bak: Kendine ve ümmetine saadet-i ebediye istiyor, bekâ istiyor, Cennet istiyor; hem, mevcudât aynalarında cemâllerini gösteren bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor. O esmâdan şefaat talep ediyor; görüyorsun.

Eğer âhiretin hesabsız esbâb-ı mûcibesi, delâil-i vücudu olmasa idi, yalnız şu zâtın tek duâsı, baharımızın icâdı kadar Hâlık-ı Rahîmin kudretine hafif gelen şu Cennetin binâsına sebebiyet verecekti.
(Sözler)

BİR TEK GAYEM VARDIR

“Bir tek gayem vardır: O da, mezara yaklaştığım bu zamanda, İslâm memleketi olan bu vatanda bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses, âlem-i İslâm’ın iman esaslarını zedeliyor. Halkı, bilhassa gençleri imansız yaparak kendisine bağlıyor. Ben bütün mevcudiyetimle bunlarla mücâdele ederek gençleri ve Müslümanları imana dâvet ediyorum.” (Şuâlar, s. 427)

Previous Older Entries Next Newer Entries