NURDAN DAMLALAR

Rivayette var ki, “Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz.” Bunun için bin üç yüz sene zarfında emr-i Peygamberî ile bütün ümmet o fitneden istiâze etmiş, azab-ı kabirden sonra (“Mesih Deccalın fitnesinden… Ahirzaman fitnesinden…” sana sığınıyoruz Allah’ım) vird-i ümmet olmuş.

Allahu a’lem bissavab, bunun bir tevili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâp ederler. Meselâ, Rusya’da hamamlarda kadın-erkek beraber çıplak girerler. Ve kadın, kendi güzelliklerini göstermeye fıtraten çok meyyal olmasından, seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar. Ve fıtraten cemalperest erkekler dahi, nefsine mağlûp olup o ateşe sarhoşâne bir sürurla düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyatları ve kebairleri ve bid’aları, birer câzibedarlıkla pervane gibi nefisperestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa, cebr-i mutlakla olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz.

RAMAZAN RİSALESİ

(Bu Risale-i Münâcât, hem vücûb-u vücud, hem vahdet, hem ehadiyet, hem haşmet-i rububiyet, hem azamet-i kudret, hem vüsat-i rahmet, hem umumiyet-i hâkimiyet, hem ihata-i ilim, hem şümul-ü hikmet gibi en mühim esasat-ı imaniyeyi hârika bir îcaz içinde fevkalâde bir katiyet ve hâlisiyet ve yakîniyet ile ispat eder. Haşre işârâtı ve bilhassa âhirdeki şiddetli işârâtı çok kuvvetlidir. Said Nursî)

(“Göklerin ve yerin yaratılmasında, gecenin ve gündüzün değişmesinde, insanlara faydalı şeylerle denizde akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten su indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde, her türlü canlıyı yeryüzüne yaymasında, rüzgârları sevk etmesinde ve gökle yer arasında Allah’ın emrine boyun eğmiş bulutlarda, aklını kullanan bir topluluk için Allah’ın varlık ve birliğine, kudret ve rahmetine işaret eden nice deliller vardır” Bakara Sûresi: 2:164)

[Üçüncü Şuâ olan bu Münâcât Risalesi, mezkûr âyetin bir nevi tefsiridir.]
Yâ İlâhî ve yâ Rabbî,
Ben imanın gözüyle ve Kur’ân’ın talimiyle ve nuruyla ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın dersiyle ve ism-i Hakîmin göstermesiyle görüyorum ki; semâvâtta hiçbir deveran ve hareket yoktur ki, böyle intizamıyla Senin mevcudiyetine işaret ve delâlet etmesin.
Ve hiçbir ecram-ı semâviye yoktur ki, sükûtuyla, gürültüsüz vazife görerek direksiz durmalarıyla, Senin rubûbiyetine ve vahdetine şehadeti ve işareti olmasın.
Ve hiçbir yıldız yoktur ki, mevzun hilkatiyle, muntazam vaziyetiyle ve nuranî tebessümüyle ve bütün yıldızlara mümâselet ve müşabehet sikkesiyle Senin haşmet-i ulûhiyetine ve vahdâniyetine işaret ve şehadette bulunmasın.
Ve on iki seyyareden hiçbir seyyare yıldız yoktur ki, hikmetli hareketiyle ve itaatli musahhariyetiyle ve intizamlı vazifesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle Senin vücub-u vücuduna şehadet ve saltanat-ı ulûhiyetine işaret etmesin.

Lügatçe;
talim: Öğretme, eğitme–ism-i Hakîm: Herşeyi belli bir gaye ve faydaya göre yapan Allah`ın bir ismi–semâvât: Gökler–deveran: Dönmek, dolaşmak–ecram-ı semâviye: Gök cisimleri–rubûbiyet: Cenâb-ı Hakkın her zaman, her yerde ve her mahlûka muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onu terbiye etmesi ve idâresi altında bulundurması vasfı–vahdet: Birlik–mevzun: Ölçülü, vezinli, düzgün–mümâselet: Benzeyiş, şekil ve sûretce birbirine benzeme–müşabehet: Benzeme–sikke: Damga; nereye ve kime âit olduğunun bilinmesi için konulan mühür–haşmet-i ulûhiyet: İlâh olmanın ihtişâmı, büyüklüğü–vahdâniyet: Allah`ın tek ve benzersiz olması ve bütün isim ve sıfatlarıyla bütün varlıklarda birden tecellî etmesi–seyyare: Gezegen–musahhariyet: emre boyun eğdirme–vücub-u vücud: Varlığı gerekli olmak, olmaması imkânsız olmak, varlığı zarurî ve vacib olmak.

GÖNÜL VERENLER


RİSALEİ NUR HİZMETKARLARINDAN
HİLMİ BALTACIOĞLU İLE BİR HASBIHAL

Risale-i Nur’un gelişimini gözler önüne serecek bir tarih vesikasından bir serlevha sunmak istiyorum. Her kurumda olduğu gibi Risale-i Nur cemaatinde de gelişmeler olduğu malum. Telif edildiği dönemin şartları göz önüne alındığında günümüz gençliğinin Risale-i Nur’u anlamasında nasıl bir yol izlenmektedir. Orijinal nüshaların anlaşılması ve istifadesinde nasıl bir metot uygulanıyor. Kur’an hattı nasıl muhafaza ediliyor. Yaklaşık 45-46 yıldır Risale-i Nur hizmetinde olmak nasıl bir duygudur. Bu konulara ışık tutmak istiyoruz.
Önce sizi bir tanıyalım, Hilmi BALTACIOĞLU kimdir.

1933 YILINDA Niğde’de doğdum.Sanat Okulunu Makine Kimya Enstitüsü adına okudum. !952 yılında Kara Kuvvetleri Bünyesinde Ordonat sınıfı ihdas edilmişti. Milli Savunma Bakanlığının duyurusuna istinaden müracaat ederek Türk Silahlı Kuvvetlerine Astsubay olarak katıldım. !953 yılında evlendim. 2 çocuk babasıyım. !978 yılına kadar Silahlı Kuvvetlerin değişik birliklerinde görev yaptım. 1978 yılında emekli olup İzmir’e yerleştim. Halen İzmir’de ikamet ediyorum.

Risale-i Nur ile tanışmanız nasıl oldu. Ailenizde sizden önce Risale-i Nur’u tanıtan varmıydı.

Risale-i Nur ile tanışmam mesleğe başlamamdan çok sonra oldu. Ailemde de daha önce Risale-i Nuru tanıyan kimse yoktu. O yıllarda Türkiye farklı dönemeçlerden geçiyordu. Ama silahlı kuvvetlere yansıyan bir şey yoktu. İşimizde gücümüzde idik. İçimde bazen fırtınalar uçuşurdu ama sebebini pek çözemezdim. Şimdi iyi anlıyorum ki bu sıkıntılar manevi boşluktan geliyordu.
1963 yılı idi bir arkadaş grubu toplantısında sohbet döndü dolaştı tarihi ve islami konulara geldi. Arkadaşlar dinden, namazdan, tarihten konulara daldılar. Benim genelde dinleyici olduğum konularda aslında pek malumat sahibi olunmadığı çok açık belliydi.
Osmanlı geri kaldı, namaz olmasaydı, 1 vakit veya 3 vakit olsaydı gibi içeriği dolu olmayan konular konuşulup durdu. Bu konuşmalardan oldukça sıkıldım ve eksikliğini hissettiğim tarihi ve İslami konuları öğrenmeye karar verdim. O yıllarda dini eğitime pek ehemmiyet verilmezdi. Siyaseten birbirine zıt 2 dönem gibi görünse de eğitim tarafında din konusu çok eksikti. Yani Menderes dönemi öncesi ile sonrası hatta ihtilal sonrasında bile pek değişen bir şey olmadı. Bu yılların Ezanın Arapça aslına dönmesinin dışında din konusuna bir katkısı olmamıştır. Bilmeden ahkam kesmek beni manen sıkıntıya düşürdü.
İlk iş olarak Türk tarihi ile ilgili, Selçuklular, Osmanlılar kimdir, bu kadar uzun süre tarih sahnesinde olabildiklerine göre bu işin aslı nedir diye uzun bir araştırma ve öğrenme işine giriştim. Konular ile ilgili pek çok kitap okudum. Sonunda anladım ki tarihimize haksızlık yapılıyor. Genelde büyük bir kısımda şaşalı bir dönem geçirilmiş. Nihayetinde devrini tamamlayıp tarihe mal olmuşlar.
Sonra İslam dinini öğrenmek için Kur-an’ın mealini alıp okumaya başladım. Uzun tetkiklerden sonra Kuranın özünü anlamaya başladım. Öğrendikçe dine olan sevgim arttı ve namaza da başladım. Sonra Kur’anın aslını okumayı da öğrendim. Risale-i nuru Latince nüshalarını gördüm bazılarını da okumuştum. Bu arada diğer cemaatleri de araştırmaya devam ediyordum ama hala aradığımı bulamamıştım.
Eşimin İstanbul’lu olmasından dolayı izinlerimizin bir kısmını İstanbul’da geçirirdik. Bu izinlerden birinde Süleymaniye camiini ziyaret ettim. Bu ziyaret esnasında bir turist grubunun da Süleymaniye camiini ziyaret ettiklerini ve bir takım notlar aldığını izledim. Bu izlemede dikkatimi çeken en önemli konu hatta hayatımın dönüm noktalarından birisi turist kafilesinden bir kişinin notlarını Osmanlıca aldığını görüp hayretler içerisinde kaldım. Camide görevli birsine durumu sorunca bu bir araştırma grubudur. Her yıl gelirler buradaki eserleri tetkik ederler ve dönerler demesi ile bu konuda hangi noktada olduğumuzu ve neden Avrupa’nın bizim gözümüzün açılmasını istemediğinin sırrı açılır gibi oldu. Bu yazıyı en kısa zamanda öğrenmeliyim diye niyet ettim.
Avrupalı bir Osmanlıca ile not alıyordu ama biz okumayı bile bilmiyorduk. Bu tezat çok dikkate alınması gereken bir konudur. Her zaman anlatırım. Her anlattığımda da aynı sahne gözümün önünde canlanır. Kendi zafiyetimizi ve kültürümüze yabancılaştırılmamızın acısını hissederim.

Osmanlıca Öğrenmeye Hemen Başladınız mı peki..

Hemen değil. Çünkü bu konuda bana yardımcı olacak birilerini bulmam gerekiyordu. Bu iş o kadar kolay değil. Ama Rabbimin ihsanı, bir rüya görmüştüm. Rüyamda bir kişi rahle başında oturuyor. Ben oturduğu yere girince bana Fatiha’yı oku diyor. Okuduktan sonra gel bakalım rahlenin yanına otur. Biz burada Osmanlıca öğretiriz diyordu. Bu rüya çok tesir etti ama yer neresi, o kişiler kim en küçük bir bilgim yoktu. 1969 yılında Ankara’ya tayin edilmiş ve ev tutmuştum. Yerleşme işleri bir taraftan devam ediyordu. Bir öğlen namazında yakınımda namaz kılan bir biz Osmanlıca öğreniyoruz istersen senide tanıştırayım dedi. Çok heyecanlandım ama belli etmemeye çalıştım. O arkadaşın peşinden gittim. Götürdüğü yerde bir kişi bir rahlenin başında oturuyordu ve ben içeri girince Fatiha’yı oku bakalım dedi. Gördüğüm manzara ve konuşma rüyamdaki ile aynı idi. Fatiha’yı okudum. Sonra biz burada Osmanlıca öğreniyoruz isteyenlere de öğretiyoruz dedi. Rüyam aklıma geldi. Tıpatıp rüyama benziyordu. Rüyamın sahih bir rüya olduğunu anlayıp peki dedim. Anladım ki aradığım yer burasıdır ve elimden tutulup getirildim. Başka da yorum yapmadım. Çok kısa bir sürede Osmanlıcayı okumayı ve yazmayı öğrendim. Risale-i Nurların orijinalini de yazıp okumaya başladım.

Ahmet Hüsrev Efendi ile Nasıl tanıştınız.

Osmanlıca öğrenmeye başladıktan 2 veya 3 ay sonra bir bayram vesilesi ile Isparta’ya gittim. Bu ziyaretten amacım Risale-i Nurun kahramanı ile tanışmaktı. Bu işin asıl mecrasını merak ediyordum. Çok hoş bir karşılaşma oldu. Hoş geldin kardeşim diyerek iltifatta bulundu. Hizmeti anlattı. Bu tanışma Risale-i Nura bağlamama ve bir görev olarak benimsememe vesile oldu.

Daha sonraki gelişmelerden de bahseder misiniz.

1974 yılında Erzurum’a tayin edilmiştim. Burada Kültür bakanlığı tarafından açılan Hüsn-ü hat kursuna devam ederek eğitici sertifikası aldım. Daha sonraki dönemlerde aynı kursta hafta sonları yardımcı eğitici olarak görev yaptım. 1978 yılında emekli olup İzmir’e yerleştim.
1981 yılında ise Ankara Anıtlar kurulundan Osmanlıca Öğretmek için yetki belgesi aldım. Bu belge ile pek çok kişinin Osmanlıcayı öğrenmesine vesile oldum. Aynı zamanda da Osmanlıca öğrenen kişilerin Risalelere de ilgi duyduklarını gördüm. Bu çalışmalarımda hiçbir zaman bir menfaat gözetmedim. Beklide gayretimin temelinde bu yatıyordu. Çünkü menfaat olan yerde gayretler menfaatler kadar oluyordu.

Şu anda Risale Hizmetine nasıl devam Ediyorsunuz

Osmanlıca ve Risalei Nur’da keşfedilmesi gereken pek çok nokta var. Yeni nesilde bu konulara ilgi duyanlar bir hayli fazla. Yeni nesil artık hakikatleri anlayabiliyor. Değerlendirmeleri çok net. Bana ve bu konuda kendini yetiştirebilmiş kişilere düşen vazife yardım talep edene elinden geldiği kadar yardımcı olmaktır.
Memleketimizde ve dünya üzerinde imansızlık hastalığı almış gidiyor.
Gençlerin bu hastalıklardan kurtulması gerekiyor.
Hürriyet kavramı maalesef yanlış anlaşılıyor. Hürriyeti sınırsız ahlaksızlıkla özdeşleştirmek ve genç dimağları yıkmak isteyenler var. Halbuki İslami disiplin gerçek hürriyettir.
Hem kendisine saygılı hem karşısındakine saygılı olmak gerçek hürriyeti veriyor zaten.
İmani disiplin, hayatı düzene sokuyor, süfliyattan uzaklaştırarak insana huzur kapısını açıyor.
Benim anladığım 3 tür disiplin var. Bunun ikisini askerlerde görüyorum. Bunlardan biri askeri talim terbiyedir. Bunu iman disiplini ile destekleyerek gerçek disiplin sağlanmalıdır.
Üçüncü disiplin sivillerdedir. Buda islamın disiplini ki esası namazdır.
Bunu anladığımızda ne askerler ne de siviller disiplinsiz olmayacaktır. Bu displin ise Rabbine gönüllü asker olup disipline girmekle olacaktır.

Fakat anti propagandalarla bu konu maalesef yanlış aktarılmaktadır. Din insanlara menfi manada tanıtılmıştır. Bunları insanlarımıza usulünce anlatmak ve hem ülkemizde iç huzuru, hemde koskoca dünyada uluslar arası disiplini sağlamak bu algılama ile olacaktır.
Rabbimiz bizden kendine kul olmamızı ve kulluğun gereklerini yapmamızı istiyor.
Çünkü dünyaya geliş sebebimiz budur.

Yapmış olduğunuz değerli açıklamalar ve ayırdığınız vakit için teşekkür eder sağlık ve afiyetler hayırlı çalışmalar dileriz.

Ahmet TÜRKAN

Nurs’ta Risale-i Nur Enstitüsü


Bediüzzaman’ın doğum yeri olan Nurs köyünde, merhum Üstad’ın hatırasına bir Risale-i Nur Enstitüsü binası yapılmış, resmini gördüm, islamî mimarî üslubundaydı, çok beğendim. 1 Ağustosta törenle açılacakmış. Müslümanların töreni nedir? Ezan-ı Muhammedî okurlar, namaz kılarlar, Kur’an tilavet ederler; kaside, ilahî ve dinî neşideler, zikrullah, faydalı din kitaplarından kıraatler, arada misafirlere ikramda bulunulur. Faydalı sohbetler, vaazlar nasihatler, tanışma ve bilişme, kardeşlik ve muhabbet.
Bediüzzaman hazretleri 1960’da vefat ettiğinde birkaç tanıdık bir otomobil kiralamış Ankaradan Urfaya gitmiştik ama hükümetin emriyle cenaze bir gün önce kaldırılmış olduğundan yetişememiştik.
Aradan elli yıl geçtikten sonra Risale-i Nur Enstitüsünün açılışı için Nurs’a gitmek isterdim ama ağır seyreden bir soğuk algınlığından yeni ayağa kalkmış bulunuyorum. Uzun bir seyahate dayanamam sanırım.
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bütün ömrü boyunca şu değerlere hizmet etmiştir: İman… İslam… Kur’an… Şeriat… Ahlak ve fazilet… Ümmet…
Hem de nasıl hizmet… En korkunç zulümler, baskılar, eziyetler, tarassutlar, sürgünler altında… Beş parasız… İmkansız…
Hazret asla tâviz vermedi.
Bir gün bile Batı kıyafeti giymedi.
İslamî imamesini başından çıkartmadı.
Namaz kılarken cebinde (Zaten birkaç kuruştan veya liradan fazla parası, serveti olmazdı) resimli para bulundurmazdı.
Yeni yazıyı öğrenmedi, onunla yazdırmadı, okutmadı.
O gerçekten saf bir İslam kahramanı idi.
1960’da vefat etti. Risale-i Nurlar sadaka-i cariye olarak hizmet ediyor. İnsanlar bu mübarek kitaplardan İmanı ve İslamı öğrendikçe, namaza başladıkça ahlakını düzelttikçe Kiramen Kâtibîn melekleri Bediüzzamana inşallah sevap yazıyor.
Şöhretten hoşlanmazdı, pek ziyaretçi kabul etmezdi. Zalimler Urfadaki kabrini kırdılar, nâşını madenî bir tabuta koydular, askerî bir uçakla bilinmeyen/bilinen bir yere nakl ettiler. Bu esnada kardeşi Abdülmecid efendi yanındaydı.
Bediüzzamanı iyi ve doğru anlayarak peşinden gidenler, hizmetlerini devam ettirenler çok iyi bir yoldadır.
Gerçek Nurcu fitne fesat çıkartmaz… Gerçek Nurcu para toplamaz… Hele fukaranın ve mesâkînin hakkı olan zekatlara hiç el sürmez… Gerçek Nurcu başta gıybet olmak üzere lisan âfetlerinden ateşten kaçar gibi kaçar… Gerçek Nurcu lüks hayat sürmez, o alabildiğine mütevâzıdır… Gerçek Nurcu iman ve Kur’an hizmetlerini siyasete karıştırmaz… Gerçek Nurcu Allahın yeryüzünde şahidi, Resulullahın (Salat ve selam olsun ona) gönüllü ve ücretsiz askeridir… Gerçek Nurcunun kalbinde kine, husumete yer yoktur, o muhabbet fedâisidir… Gerçek Nurcu farzları eda eder, Sünnetleri yerine getirir. Cemaatten hiç ayrılmaz… Gerçek Nurcu bid’atlerden uzak durur. Gerçek Nurcu zaruriyat-ı diniyeden en ufak bir tâviz bile vermez…
Gerçek Nurcu iyi Müslüman, iyi insan, iyi vatandaştır.
Keşke yakın tarihimizdeki zalimler Bediüzzamana destek vermiş, ülkeyi Medresetü’z-Zehra’larla doldurmuş, Risale-i Nurlardaki Kur’anî ve Nebevî hikmetleri hayata geçirmiş olsalardı da memleket, millet ve devlet bu hallere düşmemiş olsaydı.
Bediüzzamana en ağır zulümleri yaptılar… Bir başka iman hizmetkarı Silistreli ŞeyhSüleyman Hilmi efendiyi engelleyip durdular, Şeyh Abdülhakim Arvasî hazretlerini sürgünlerde, gurbetlerde süründürdüler de ne oldu. Memleketin şu acınacak ve ağlanacak haline bakınız.
Allahtan ümid kesilmez. Sadık ve sâlih mü’minlerin yeri Cennet, muannid kafirlerin yeri Cehennemdir. Biz ebêdî hayatımızı ve saadetimizi kurtarmak için vesilelere yapışalım.
O vesileler nelerdir?
Sahih itikattır… Namaz ve sabırdır… İmana ve Kur’ana doğrudan veya dolaylı olarak hizmet etmektir… Evliyaullaha muhabbettir, onların nasihatlerini tutmaktır. Sünnetleri yerine getirmektir…
Bütün bunlar ihlasla yapılır. Merhum Üstad ihlas üzerinde çok dururdu.
Mehmet Şevket EYGİ
http://www.milligazete.com.tr/makale/nursta-risale-i-nur-enstitusu-172401.htm

KADERİ ANLAMAK İSTERSEN

Said Nursi ve Karakoç’ta kader!
Said Nursi’nin ve Sezai Karakoç’un ‘kader’ mevzuuna bakışlarında benzeşen ve ayrışan yönler…

01 Ağustos 2010 Pazar 15:00

“Evet, Kur’ân’ın dediği gibi, insan, seyyiâtından tamamen mes’uldür Çünkü seyyiâtı isteyen odur.” Cemil Meriç, “kader” konusunda batılı düşünürlerin kafa yorduklarını ve belli noktalardan sonra tıkandıklarını söyler. Ve ekler, “kader konusunu Said Nursi çözmüştür.”

Risale okumalarımızın azlığını, üzerimizden geçen silindirlerle kotaracak değilim. Her şey okunarak çözülmeyecek elbette. Okunulan şeyler hayata tatbik etmediği müddetçe hiçbir faydası olmayacaktır. Risaleler çağımıza sunulan birer gezici fenerleridir. Risalelerden faydalanabilmenin en kolay yolları, risaleler üzerine kitaplar yayınlayan, konuşmalar yapan büyüklerimizden istifade edebilmektir. Bu geniş deryada gezen her büyüğün eli öpülmeye layıktır diye düşünüyorum. Bu büyüklerden, üstadlardan biri de Sezai Karakoç.

Risale denizinde kendisine mütevazı bir yer edinen Sezai Karakoç, tıpkı Said Nursi gibi, kader konusuna parmak basmış. Kaderi ve batılı aydınların kaderi nasıl anlayıp anlattığını, onların yaptığı hataları doyurucu bilgilerle destekleyerek açıklamış. Üstadın İslam adlı kitabında, 3 bölümden oluşan “Kader” makalesi, bu konuda kafa karışıklığı yaşayanlar için epey faydalı olacaktır. Biz de, ilk haber/değini metnimizde Sezai Karakoç’un kader hakkındaki görüşlerine mercek tutmaya çalıştık.

Kader nedir?

İlk bölümde Sezai Karakoç, kader inancının ne olduğunu, kadere inanmamanın ne olduğunu anlatmış. Kaderi özetle, “tabiat ve insanın iç içe girdiği hayatın ve tabiat ötesinin bir sebep-sonuç ilişkisine (determinizm), ve bu ilişkiyi de tek bir sebebe yani Yaratıcı’ya bağlama olayıdır” diyerek devam etmiş ve eklemiş, “gözümüzün gördüğü ve aklımızın yettiği her yerde ve her oluşta olduğu gibi gözümüzün görmediği ve aklımızın yetmediği yerlerde ve oluşlarda da aynı ilahî sebepliliği görmek ve ona inanmak.”

Kader inancını, Allah’ın her olayda ve yerde mutlak tasarruf sahibi olduğu inancının tabii bir sonucu olarak tariflendiren üstad, Allah’ın gücünün sonsuzluğuna inanan herkesin kadere de iman etmek zorunda olduğunu söylüyor ve kadere iman etmeyerek farkında olmaksızın Allah’a ortak koşmuş olunacağını belirtiyor. Allah’ın kudretinin sınırsız olduğundan bahseden üstad, Said Nursi’nin şu sözlerini zihnimizde çağrıştırıyor: “Arının dimağını, mikrobun gözünü tanzim eden Zat, senin ef’âl ve a’mâlini mühmel, başıboş, hesapsız, kitapsız bırakmayarak İmâm-ı Mübînde yazar Ona göre muhaseben olacaktır.”

Üstad, ikinci bölüme geçmeden önce, bir karşılaştırmada bulunuyor; dindarların alınyazısını Allah’a, materyalistlerin maddeye, pozitivistlerin tabiî ve fizikî kanunlara, ekzistansiyalistlerin insana, Camus’cülerin ‘abes’e (absürd) bağladığını belirtiyor ve can alıcı bir bitirişle, kaderi inkar edenlerin aslında farkında olmadan, determinizmi Allah’tan koparıp tabiat, insan veya tesadüfe bağlamaktan başka bir şey yapmadıklarını belirtiyor. Buradan şöyle bir sonucu çıkartabiliyoruz, kadere inanmadığını söyleyenler aslında farkında olmadan, inanmayan bir kader arabına inanıyor. Ve misyonerlerce sadece müslümanların problemi gibi gösterilen ‘kader’in aslında insan mantığında gerçek yer, değer, önem ve cevabını sadece İslam’da bulabileceğini belirterek ilk bölümü tamamlıyor.

Baş sorun insan

İkinci bölümde üstad, Sartre, Camus ve hemen hemen her kitabında bahsettiği komunizmin kader görüşünü irdeliyor.

Sartre’ın tüm fiillerin merkezine insanı koyarak hata yaptığını, insanı fillerinin bir bölümünden sorumlu tutmayarak, dini de, iç ve dış ‘ben’i de inkar ve ihmal ettiğini ve tüm sorumluluğu orta ‘ben’e yıktığını belirtiyor. Ve kendisinin de, bu doktrininin en zayıf noktasını itiraf ederek; “hayatta başarılı olmayanlar için bu öğretinin pek sert olduğunu açıkça kabul ediyorum” dediğini belirtiyor. Yani bu doktrin entelektüellerin doktrini oluyor. Allah’ın yerine insanı koyan Sartre doktrininin, Yunan insan bilimciliğinin modern biçimde ve soyut bir mantık içinde dirilmesi olduğunu belirtiyor. Zaten Sartre’ın kitaplarını incelediğimizde, insanı merkeze alan, baş ‘sorun’un insan olduğunu belirten yazılarını görmemek imkânsızdır. Örnek vermek gerekirse; “bugün mesele, insandır, hem etken, hem bir aktör olan insan. Çünkü o dramını hem yazıyor, hem oynuyor, durumunun çelişmelerini yaşıyor, kişiliğini harcıyasıya ya da düğümlerini çözesiye.” (Çağımızın Gerçekleri, Çan Yayınları)

Camus abes içinde mantık arıyor

Camus’un da Sartre gibi, kaderi Allah’a bağlamadığını söylüyor üstad. Sartre’ın dolaylı yoldan insana atfettiği felaketleri, Camus’un adete projekte ederek, insanın dışına attığını ve bunu ‘açıklanamaz’a, ‘akılalmaz’a, ‘saçma’ya indirgediğini belirliyor. Camus’un kafasında bir Tanrı icat ettiğini ve bunu abes’e bağlayarak, onun, kötü ve korkunç mührünü çağlara bastığını, ona söz geçirmenin, çevrelemenin ve onu değiştirmenin mümkün olmayacağını belirttiğini ve sonunda da umut kesmemek gerektiğini, iyimser olunmasını öğütlediğini belirtiyor. Yani devler karşısında Donkişot olmamızı. Bu görüşleriyle, Camus’un abesin içinde mantık aradığını belirtiyor üstad.

Komünistlerin ise kaderi, fizik ötesi anlamından kopararak maddeye indirgediğini, böyle yaparak insanlığın kaderini; sınıflar arasında açılan uçurumun gittikçe büyüyüp, büyüyüp, büyüyüp ve nihayetinde topluluğun bu büyümeden dolayı alabora olarak komünistleşmesi senaryosuyla özdeşleştirdiklerini belirtiyor. Yani insanlığın kaderi komünistleşmek ve insanlığın komünistleşmesinden sonra hiçbir şeyi düşünmemek. Tek mutlak hakikat budur. Bu görüşleri çürütmeyi yersiz bulan üstad, Sartre’ın Materyalizm ve Devrim isimli eserinde komünizmin özüne aykırı olarak, nasıl kendi idealizmlerinin diyalektiğinden yararlandığını çok güçlü bir şekilde anlattığını belirtir ve hiçbir hakikatin mutlak olmadığını söyleyen komünistlerin kendi hakikatlerinin niçin mutlak olduğunu açıklayamadıklarını söyler.

Üçüncü ve son bölümde üstad, sonuç diyerek, alınyazısının bazı anlaşılamayan taraflarını, biraz sorulu cevaplı biraz da örneklendirmelerle anlatıyor. Sonlara doğru üstad, insanların şaşkınlığına şaşırarak şöyle der: “İnsanlar, ellerinden çıkan eserlerinde, insanları, yani kendi benzerlerini öldürürler, yaşatırlar, ölümüne sebep olan savaşlara katılırlar. Şu kültür değişikliği ile insanlar bir biçimden başka bir biçime sokulurlar. Şu malî, iktisadî kararlarla bir kısmı fakir, bir kısmı zengin olur. Bütün bunları yaparlar ve bütün bunlar olur da, hâlâ Yaratıcı’nın, insana bir yön, bir yol ve bir alınyazısı çizdiğine akılları ermez. Şaşılacak noktadır.”

Ramazan Sercan Somuncu, “şu var ki bir kaderu’llahtan kaçarken biz/ Koşup öbür kaderu’llaha doğru gitmedeyiz” diye diye Mehmed Akif’e sarıldı

TESBİHAT – TEFEKKÜR

Demek, her dağ, insanların lisâniyle, aks-i sadâ sırrıyla tesbihât yaptıkları gibi, kendi elsine-i mahsusalarıyla dahi Hâlık-ı Zülcelâle tesbihâtları vardır. (“Kuşlar da onun etrafında toplanırdı” Sâd Sûresi: 19, “Bize kuşların dili öğretildi” Neml Sûresi: 16.) cümleleriyle, Hazret-i Dâvud ve Süleyman Aleyhimesselâma kuşlar envâının lisânlarını, hem istidadlarının dillerini, yani hangi işe yaradıklarını onlara Cenâb-ı Hakkın ihsan ettiğini şu cümleler gösteriyorlar.
Evet, mâdem hakikattir, mâdem rûy-i zemin, bir sofra-i Rahmân’dır, insanın şerefine kurulmuştur; öyle ise, o sofradan istifade eden sâir hayvanât ve tuyûrun çoğu insana musahhar ve hizmetkâr olabilir. Nasıl ki, en küçüklerinden bal arısı ve ipek böceğini istihdam edip ilham-ı İlâhî ile azîm bir istifade yolunu açarak ve güvercinleri bâzı işlerde istihdam ederek ve papağan misillü kuşları konuşturarak, medeniyet-i beşeriyenin mehâsinine güzel şeyleri ilâve etmiştir; öyle de, başka kuş ve hayvanların istidad dili bilinirse, çok tâifeleri var ki, karındaşları hayvanât-ı ehliye gibi, birer mühim işte istihdam edilebilirler. Meselâ, çekirge âfetinin istilâsına karşı, çekirgeyi yemeden mahveden sığırcık kuşlarının dili bilinse ve harekâtı tanzim edilse, ne kadar faydalı bir hizmette, ücretsiz olarak istihdam edilebilir. İşte kuşlardan şu nevi istifade ve teshîri ve telefon ve fonoğraf gibi câmidâtı konuşturmak ve tuyûrdan istifade etmek; en müntehâ hududunu şu âyet çiziyor, en uzak hedefini tâyin ediyor, en haşmetli sûretine parmakla işaret ediyor ve bir nevi teşvik eder.
İşte, Cenâb-ı Hak şu âyetlerin lisân-ı remziyle mânen diyor ki: “Ey insanlar! Bana tam abd olan bir hemcinsinize, onun nübüvvetinin ismetine ve saltanatının tam adâletine medâr olmak için, mülkümdeki muazzam mahlûkatı ona musahhar edip konuşturuyorum ve cünûdumdan ve hayvanâtımdan çoğunu ona hizmetkâr veriyorum. Öyle ise, herbirinize de mâdem gök ve yer ve dağlar, hamlinden çekindiği bir emânet-i kübrâyı tevdî etmişim, halîfe-i zemin olmak istidadını vermişim; şu mahlûkatın da dizginleri kimin elinde ise, ona râm olmanız lâzımdır. Tâ Onun mülkündeki mahlûklar da size râm olabilsin; ve onların dizginleri elinde olan Zâtın nâmına elde edebilseniz ve istidadlarınıza lâyık makama çıksanız.
“Mâdem hakikat böyledir. Mânâsız bir eğlence hükmünde olan fonoğraf işlettirmek, güvercinlerle oynamak, mektup postacılığı yapmak, papağanları konuşturmaya bedel, en hoş, en yüksek, en ulvî bir eğlence-i mâsumâneye çalış ki, dağlar sana Dâvudvârî birer muazzam fonoğraf olabilsin ve hava-i nesîminin dokunmasıyla eşcar ve nebâtâttan birer tel-i mûsıkî gibi nağamât-ı zikriye kulağına gelsin ve dağ, binler dilleriyle tesbihât yapan bir acâibü’l-mahlûkat mahiyetini göstersin ve ekser kuşlar, Hüdhüd-ü Süleymânî gibi birer mûnis arkadaş veya mutî birer hizmetkâr sûretini giysin. Hem seni eğlendirsin, hem müstaid olduğun kemâlâta da seni şevk ile sevk etsin, öteki lehviyât gibi, insaniyetin iktizâ ettiği makamdan seni düşürtmesin.

Lügatçe;
elsine-i mahsusa: Özel diller, her varlığın kendine has dili–rûy-i zemin: Yeryüzü–tuyûr: kuşlar–musahhar: Emre amade, itaatkâr–mehâsin: İyilikler, güzellikler–câmidât: Cansızlar–müntehâ: Son, nihâyet–cünûd: Ordu. Askerler, neferler–haml: Yük; yüklenme–emânet-i kübrâ: Büyük emânet ve vazife; Allah`a karşı kulluk vazifeleri–râm: Boyun eğme, itaat etme–hava-i nesîmi: temiz hava, tatlı esen rüzgâr–eşcar ve nebâtât: Ağaçlar ve bitkiler, otlar–tel-i mûsıkî: Müzik teli, düzenli, âhenkli ve hoş ses çıkaran tel–lehviyât: Kadınlı erkekli haram eğlenceler, oyunlar; nefsânî gayr-ı meşrû eğlenceler.

ADALET

Adalet namına hissiyatını karıştıranlar pek çok zulmetmişler
Adliyede, adalet hakikati ve müracaat eden herkesin hukukunu bilâ-tefrik muhafazaya, sırf hak namına çalışmak vazifesi hükmettiğine binaendir ki, İmam-ı Ali (r.a.) hilâfeti zamanında bir Yahudi ile beraber mahkemede oturup muhakeme olmuşlar. Hem bir adliye reisi, bir memuru kanunca bir hırsızın elini kestiği vakit, o memurun o zâlim hırsıza hiddet ettiğini gördü, o dakikada o memuru azleyledi. Hem çok teessüf ederek dedi: “Şimdiye kadar adalet namına böyle hissiyatını karıştıranlar pek çok zulmetmişler.”
Evet, “Hükm-ü kanunu icra etmekte o mahkûma acımasa da hiddet edemez; etse zâlim olur. Hattâ, kısas cezası da olsa, hiddetle katletse, bir nevî katil olur” diye, o hâkim-i âdil demiş.

Lügatçe;
bilâ-tefrik: Ayırmadan, ayırdetmeksizin–Hükm-ü kanun: Kanun hükmü, emri–icra: Tatbik etme, yerine getirme–kısas: Bir suç işleyenin aynı şekilde cezalandırılması.

Salavatın manası, rahmettir. Ve o zihayat mücessem rahmete rahmet duası olan salavat ise, o Rahmeten-lil-Alemin’in vusulüne vesiledir. Öyle ise sen salavatı kendine, o Rahmeten-lil-Alemin’e vesile yap ve o zatı da rahmet-i Rahman’a vesile ittihaz et. Umum ümmetin Rahmeten-lil-Alemin olan Aleyhissalatü Vesselam hakkında hadsiz bir kesretle rahmet manasıyla salavat getirmeleri, rahmet ne kadar kıymettar bir hediye-i İlahiye ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu, parlak bir surette isbat eder.

(Bediüzzaman Said Nursi – 14. Lem’adan)

Previous Older Entries Next Newer Entries