Bediüzzaman’ın mutluluk formülleri

ELİF NESİBE ÖZBUDAK
Sayı: 832 / Tarih : 15-11-2010

Florida State Üniversitesi’nden Furkan Aydıner ve Eron Manusov’un, mutluluk kavramını Risale-i Nur okuyanlar üzerinde sorguladığı ankete göre Bediüzzaman’ın eserlerini okudukça, insanların hayattan memnun olma seviyeleri yükseliyor.

Bediüzzaman Said Nursi’nin meşhur sözlerinden biri şöyle: “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” Nursi, insanoğlunun var olduğu günden bu yana aradığı mutluluğu bulmanın yolunu sanki bu tek cümle ile özetler. ‘Güzellik’ kavramını âdeta üç boyutlu gözlük hâline getirir ki, onu takanlar yaşadıkları her olayın sonucunda mutluluk görüntüsünü yakalayabilsin. Bediüzzaman, insanın fıtratı gereği mutluluk arayışının hiç bitmeyeceğini hatta bu arayışın hem bu dünyayı hem de ahireti kapsadığını bildiği için belki de gerçek mutluluğun formüllerini müellifi olduğu Risale-i Nur külliyatının pek çok yerine serpiştirir. Mesela Sözler’de mutluluğun kaynağının sınırsız olmadığını vurgular: “Helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye lüzum yoktur.” gibi.

Bediüzzaman’ın mutluluk formülleri, ABD Florida Üniversitesi’nde Nöroiktisat dersleri veren Furkan Aydıner ile aynı üniversitede tıp alanında öğretim görevlisi olan Eron Manusov’un ilgisini çeker. Nöroiktisat, beyindeki faaliyetlere dayalı olarak insanların acı duyusunu, lezzet algısını ve taleplerini ölçmeye çalışan bir bilim dalı. Manusov ve iki senedir Florida Üniversitesi’nde çalışmalar yapan Aydıner, farklı hayat tarzına sahip ve değişik yöntemlerle mutluluk arayan insanlar üzerinde bir araştırma yapmaya karar verirler. Ekim ayında düzenlenen Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu’nun ‘İnsanlık Onuruna Layık Bir Gelecek İçin İlim, İman, Ahlak’ söylemi de çalışmak istedikleri alanla örtüşünce Risale-i Nur okuyanların hayattan memnuniyetlerini ölçecek bir anket yaparlar. 2010 yılının yaz aylarında 1.523 Risale-i Nur okuyucusuna e-posta yoluyla mesaj gönderen ikili, yüzü aşkın sorunun yarısından fazlasına cevap vermeyenleri dikkate almaz. Sonuçta 341 kişinin anket sonuçlarını değerlendirerek bir tebliğ hazırlar ve sempozyuma katılırlar.

Furkan Aydıner, bugüne kadar Batı’da mutluluk konusunda yapılmış pek çok çalışmada, daha fazla tüketim ve eğlenceye dayalı hayat tarzının insanlara mutluluk değil, psikolojik ve sosyal sorunlar getirdiğinin ortaya çıktığını vurguluyor. Ona göre Said Nursi, eserlerinde bu sonucu manevi değerler ve moral değerlerinden uzaklaşıp hazcı ve materyalist değerlere yönelmeye bağlıyor. İnsanın beşerî ihtiyaçlarının ötesinde manevi, sosyal, zihinsel ve vicdani ihtiyaçlarının olduğuna dikkat çekiyor. Hakiki ve daimi huzurun, bu ihtiyaçları dengeli bir şekilde karşılamakla mümkün olabileceğini söylüyor. Materyalist ve hazcı hayat tarzlarını benimseyen insanların bu dünyada inşa etmeye çalıştıkları yalancı cennetlerin aslında bir nevi cehennem olduğunu, öte yandan hayatını manevi değerler ve moral değerleri üzerine inşa eden insanların daha dünyada iken bir nevi cenneti yaşamaya başladıklarını iddia ediyor. İşte Aydıner ve Manusov yaptıkları ankette Said Nursi’nin bu mutluluk tezinin doğru olup olmadığını Risale-i Nur okuyanların hayat görüşleri üzerinden anlamaya çalışıyor.

Ankette Risale-i Nur külliyatında yer alan pek çok eserden faydalanılsa da en fazla başvurulan kaynak Gençlik Rehberi oluyor. Yaşam Memnuniyeti Skalası, Aspirasyon İndeksi ve Lezzetler Skalası şeklinde üç bölümden oluşan anket sonrası yapılan analizde Risale-i Nur okuyanlar başlangıç, orta ve ileri seviye diye gruplara ayrılıyor. Bu gruplar Risale-i Nur külliyatını bitirme, günlük okuma, tesbihat yapma ve haftalık sohbetlere katılma sıklıklarına göre belirleniyor.

Yaşam Memnuniyeti Skalası’nda başlangıç düzeyindekilerin yüzde 62’si, orta düzeydekilerin yüzde 82’si ve ileri düzeydekilerin yüzde 93’ünün hayatlarından memnun olduğu ortaya çıkıyor. Bu oranları Türkiye İstatistik Kurumu’nun bu yıl yetişkin nüfus için ölçtüğü yüzde 54’lük yaşam memnuniyeti oranıyla kıyaslayınca başlangıç seviyesindeki Risale-i Nur okuyucuları yüksek memnuniyet kategorisinde, orta ve ileri düzeydekiler ise en yüksek memnuniyet kategorisinde yer alıyor.

Aspirasyon İndeksi’nde ise Risale-i Nur okuyanların hayata dair pozitif ve negatif değerlerinin Bediüzzaman’ın fikirleriyle ne oranda örtüştüğü ortaya çıkarılıyor. Bu sebeple katılımcılara 14 farklı alanda 86 soru yöneltiliyor. Çıkan sonuçlara göre maneviyat, dürüstlük ve hakkaniyet, aile ve arkadaşlık bağları, entelektüel faaliyetler, kişisel gelişim, estetik deneyim, çevreye uyum, yardımlaşma ve fedakârlık, sağlık gibi pozitif değerlerin yanı sıra hazcılık, şan-şöhret, para, imaj, endişe ve korku gibi negatif değerlere belli puanlar veriliyor. Sonuçta Risale-i Nur okuyucularının pozitif değerleri önemsediği ölçüde, negatif değerlerden uzaklaştığı görülüyor.

Lezzetler Piramidi’ne gelecek olursak, Aydıner, Maslow’un meşhur ihtiyaçlar piramidinin dışında yaptıkları çalışmanın alanında belki de ilk olabileceğini düşünüyor. Risale-i Nur okurlarının en çok nelerden lezzet aldıklarının bulunmaya çalışıldığı bu bölümde manevi yaşam, zihinsel faaliyetler, sevgi ve şefkat gibi duygusal lezzetler piramidin zirvesinde yer alırken, yeme-içme gibi duyusal lezzetlerin en alt sırada olduğu görülüyor.

Furkan Aydıner, anket sonuçlarında içsel değerlere ağırlık verenlerin en yüksek seviyede olmasını, günümüzde insanların çoğunun mutluluğu yanlış yerde aradığının göstergesi olarak yorumluyor: “Bediüzzaman’ın ‘meşru daire’ diye tarif ettiği manevi değerler ve moral değerlerine dayalı hayatın en yüksek mutluluğu sağlaması, söz konusu meşru dairenin keyfe kâfi olduğunu gösteriyor.”

Eron Manusov da maneviyatın mutluluk getirdiği görüşünü destekliyor: “Özellikle, ‘Ne kadar okur, öğrenir, maneviyatta güçlenirsen, o derece hayatından keyif alırsın’ diyor bizim çalışmamız. Şu gayet açık ki, Risale-i Nur, okuyucularına hayattan memnun olmanın yolunu gösteriyor. Daha ötesi, ne kadar çok kendini Risale-i Nur öğretisine adarsan, o kadar çok mutlu oluyorsun.” Ama Manusov, bunun genel olarak maneviyata yoğunlaşmaktan da kaynaklanabileceğine, bu sebeple başka gruplar üzerinde benzer çalışmalar yapılırsa, Risale-i Nur’un spesifik etkisinin daha iyi anlaşılabileceğine dikkat çekiyor. “Bir âlimin insanların hayatı üzerinde bu denli tesirli olabileceğine şaşırmadım.” diyen Manusov, Türkiye dışında insanların Nursi gibi bir âlimin öğretisinden haberdar olmayışını ise şaşkınlıkla karşılıyor.

Aydıner’e göre, Said Nursi’nin anlattığı şeyler evrensel değerler ve bunlar bütün dinlerde hatta Aristo gibi filozofların söylemlerinde bile ortak: “Herkes dürüstlük, dostluk, samimi arkadaşlık gibi değerlerin iyi olduğunda hemfikir. Ancak mesele bunları hayata geçirmek. Özellikle bireyselliğin, hazcılığın, egoistik tatminin, gösterişin, şan ve şöhretin bütün cazibesiyle insanları kendine çektiği bir asırda moral değerlerine ve manevi değerlere dayalı hayat tarzı hayli zorlaşmış. Nursi, okuyanlarını bu zoru başarmaya teşvik ediyor.” Bu sebeple Aydıner ve Manusov, anket sonucunda elde ettikleri bulguların evrensel geçerliliğe sahip olduğunu ve benzer manevi değerleri tatbik eden herkes için geçerlilik arz ettiğini düşünüyor. Bunu ispatlamak içinse geriye, çalışmalarını farklı ülkeler ve sosyal gruplar üzerinde de uygulamak ve karşılaştırma yapmak kalıyor. Zaten ikili de bu konu üzerinde çalışıyor.

Risale-i Nur okuyanların pozitif ve negatif değerleri Bediüzzaman’ın fikirleriyle örtüşüyor

Furkan Aydıner, Aspirasyon İndeksinde ortaya çıkan tablonun Risale-i Nur’da yazılan fikirlerle nasıl örtüştüğünü bazı maddeleri Bediüzzaman’ın düşünceleriyle kıyaslayarak şu şekilde yorumluyor:

Pozitif Değerler

Nursi, delil ve bürhana dayalı tahkiki iman esaslı bir manevi hayata eserlerinde vurgu yapıyor. İbadet kavramının manasını geniş tutup, okuyucularını öğrenmeye ve tefekküre teşvik ediyor. Tahkikî imanın verdiği nurla okuyucularını huzuru aramaya davet ediyor. Dolayısıyla, Risale-i Nur okuyanların dünyasında maneviyatın en yüksek öneme sahip olması şaşırtıcı değil.

Sigmund Freud’daki ‘süperego’ya denk gelen vicdan olgusuna dikkat çekip, okuyucularını dürüst ve hakkaniyetli yaşamaya teşvik ediyor. Tahkikî imanla, Allah’ın her yerde hazır ve nazır olduğunu görürcesine iman eden için yalana ve hileye yer olmadığını ısrarla vurguluyor. Bunun içindir ki, anketin sonuçlarına göre, katılımcıların Risale-i Nur okuma seviyeleri arttıkça dünyalarında dürüstlük ve hakkaniyete verdikleri önem artıyor.

Entelektüel hayat, aile ve arkadaşlık bağları ile kişisel gelişim puanlarının yüksek çıkması Risale-i Nur öğretisiyle paralellik arz ediyor. Risale-i Nur söz konusu değerlere büyük vurgu yaptığı gibi okuyucuları da yoğun entelektüel ve sosyal aktivitelerle bu değerleri öne çıkarıyor.

Estetik deneyim için hesaplanan pozitif değer, Nursi’nin eserlerinde kâinatın estetik boyutundan Allah’ın isimlerinin tecellisi olarak söz etmesiyle uyumluluk gösteriyor. Nursi, okuyucularına bu güzellikleri görüp, onların sanatkârını tespih etmeye davet ediyor.

Nursi eserlerinde okuyucularını herkesle hatta her şeyle olan kardeşliği görmeye teşvik ediyor. İnsanı da söz konusu evrensel harmoniye katılmaya çağırıyor.

Fedakârlık ve yardımlaşma için pozitif puanın çıkması da, Nursi’nin gerçek arkadaşlığı, sahabelerde olduğu gibi, ihtiyacın karşılanmasında kardeşinin ihtiyacını kendi ihtiyacının önünde tutmak ve kardeşinin başarısına kendi başarısı kadar sevinmek gibi fedakârlık değerlerine dayandırmasıyla açıklanabilir.

Negatif Değerler

Hazcılığın en kötü puan alması şaşırtıcı değil. Çünkü Nursi eserlerinde hazcılığa karşı kuvvetli argümanlar ortaya koyuyor. Gayrimeşru lezzetleri zehirli bala benzeten Nursi, insanların onlardan sadece sahte ve elemli lezzet aldıklarını ifade ediyor. Ayrılık, yokluk, kıskançlık gibi elemleri içerdiği için uzun vadede insana öldürücü zehir tesiri yapar. İnsana layık olan, meleki ve insani lezzetlere talip olmaktır. Nursi, okuyucularını hazcılık ve sefahetten uzaklaştırmaya çalışırken, alternatif olarak, ‘daha yüksek lezzetler’ diye tarif ettiği, manevi, entelektüel, sosyal, vicdani, özverisel, estetik lezzetleri öneriyor. Bundandır ki, insanlar Risale-i Nur okudukça hazcılıktan nefret edip uzaklaşıyor ve içsel değerlere yoğunlaşıyor.

Şan, şöhret ve imaj değişkenleri için hesaplanan yüksek negatif değerler, Nursi’nin enaniyeti ‘en tehlikeli tuzak’ olarak tarif etmesinden kaynaklanabilir. Nursi’ye göre, benlik, şan ve şöhret, bir nevi ilahlık iddiasıdır. Oysa, insan, fıtraten sonsuz acizlik ve fakirlikle yoğrulduğu için şirk olan enaniyeti bırakıp hakiki kulluğa bürünüp kendisine verilenler için şükretmeli.

Para ve materyalist değerler için hesaplanan negatif değer, Nursi’nin dünyevi serveti amaç değil sadece araç olarak görmeye insanları teşvik etmesiyle açıklanabilir. Nursi, ‘bir lokma bir hırka’ felsefesini kabul etmiyor, aksine maddi servetin araç olarak gerekli ve faydalı olduğunu; ancak, maddiyatı amaç olarak görmenin çok büyük hata olduğunu söylüyor.

Endişe ve korku için hesaplanan negatif puan, Nursi’nin her şeyi her an tasarrufu altında tutan ve bizatihi kendisi yapan mutlak iyilik sahibi bir ilah anlayışını anlatmasıyla açıklanabilir. Çünkü, böyle bir Allah’a iman eden, imanının derecesine göre, O’na teslim olarak tevekkül edeceği için korku ve endişelerden uzak olur. Üzerine düşeni fiilî dua kabilinden yapar, gerisi için endişe etmez.

15.11.2010

ELİF NESİBE ÖZBUDAK

Reklamlar

RİSALE-İ NUR IŞIĞINDA GELECEĞİN İNŞASI- 3

Bir muallimin yaptığı basit bir ırkçılık propogandasının, karşı taraftaki dostluğu ve iyi niyeti birkaç sene içinde düşmanlığa çevirdiği açıkca görülmektedir.

O halde devletin ırkçılığına dayanan politikası gereği okullarda yapacağı ırki telkinler, başka ırktan olanların da karşıt propogandalar ile ayrılıkçı fikirleri harekete geçirecektir. Geçmişte yaşadığımız ve günümüzde hala yaşamaya devam ettiğimiz ızdırapların, acıların altında bu yatmaktadır.

Bediuzzaman’ın müdafa ettiği müspet millliyetçiliğin diğer adı İslam Milliyeti’dir. Bu milliyetin temeli ve özü dindir. Türkler ve Kürtler ve diğer milletler arasında bu düşünce öylesine kaynaşmıştır ki, ayırmak mümkün değildir. Kendi ifadesiyle:

“Biz müslümanlar yanımızda din ve milliyet bizzat müttehittir/birbiriyle içiçe, zahiri, arızi bir ayrılık var. Belki din, milliyetin hayatı ve ruhudur. İkisine birbirinden ayrı ve farklı bakıldığı zaman, hamiyet-i diniye/ dinin korunması, avam/ halktan biri ve havassa/ ileri gelenlere şamil oluyor. Hamiyet-i milliye/ milliyeti koruma gayreti, yüzden birisine, yani menafi-i şahsiyetini/şahsi menfaatlerini millete feda edene has kalır. Öyleyse hukuk-u umumiye/ genel hukuk içinde hamiyet-i diniye esas olmalı, hamiyeti milliye ona hadim/ hizmet eden ve kuvvet veren bir kal’ası/ kalesi olmalı. Hususen biz şarklılar, garplılar/ Avrupalılar gibi değiliz. İçimizde kalplere hakim hiss-i dinidir/ din duygusudur.Yalnız hiss-i dini şarkı/doğuyu uyandırır, terakkiye/ gelişmeye sevk eder.”

“Hamiyet-i İslamiyye en kuvvetli ve metin ve arştan gelmiş bir zincir-i nurani/nurani bir zincirdir. Kırılmaz ve korkmaz bir urvetü’l vüska/kopmaz,sağlamdır. Tahrip edilmez, mağlup olmaz bir kutsi/kutsal kal’a/kaledir.( Mesnevi-i Nuriye s. 65 )

O’nun “ İslam Milliyeti” esasını ısrarla oturtma gayreti, farklı milletlerin yaşadığı memleketler, hususiyyetle ülkemiz için son derece önemlidir.

Bediuzzaman’ın sorunun çözümüne dair düşüncelerine baktığımızda, o dönemin hükümetinin yaptığı hatalar veya ihmallerin yanında, tarafsız bir bakış açıyla kendi milletini de masaya yatırarak onların da kendi değerlerine sahip çıkarak, şiddetten uzak, sulh yanlısı tavırlar içersinde olmaları tekininde bulunmuştur. O’na göre sorunun çözümünde yapılması gerekenler:

Medeni Tahammül ve Tolerans/Kürt Kimliğinin Tanınması

Bediuzzaman, her milletin kendi milli kimliğini,dilini ve kültürünü özgürce ifade etmesi her şeyden önce insani bir hak olarak görmektedir. Bu değerlerin anayasal güvence altına alınması gerektiğini, bu düşüncede olan hükümet tarzının taraftarıdır. Ancak bu şekliyle uygulanır hale getirilebilir.Bu ise medeni gelişimi ve pozitif rekabet duygusunu tetikleyen güç olacaktır. Adem-i merkeziyet/yerinde yönetim modelini teklif eder. Fakat milletlerin birbirlerini kabullenmeleri karşılıklı hoşgörü ve medeni seviye oluşmadan bunun gerçekleşmesinin mümkün olamayacağını da ifade eder.Bölünme ve parçalanmaya götürme mahzuru vardır. Tatbikine çok zaman lazım” der.

Günümüzde bunun tatbikinde atılan ilk adımları görmek mümkün ama o olgunluğa ulaşmak için henüz erken diyebiliriz.

Şiddetin ve “Öteki”ye Düşmanlığın Reddi

O, içinden çıktığı Kürt toplumu için, kurumlaşarak kendi milli kimliklerine, tarih, dil ve edebiyatlarına sahip çıkmalarını üstüne basarak vurgular. Kendilerini tehlikeye atmayacak barış yanlısı etkin bir yaklaşım sergiler. Aynı zamanda Türk kardeşleri ve komşuları yanında Arap, Fars ve Ermenilere de zarar vermeyen, şiddet doğurmayan bir anlayışı savunur. Bu konuda Kürt ileri gelenlerine şöyle seslenir: “Ey Kürtler! Kendinizden şikayetçi olunuz. Her kabahati Türklere atmakla çok aldanırsınız. Görüyorm ki bizde pınar yoktur. Onun için uzaktan gelen kokuşmuş bir suyu içiyoruz. Öyleyse gayret ediniz, çalışınız.Eğitim ve erdemi eline veriniz. Şu yerlerde de bir küngan(sondaj, boru) atınız. Ta bir kemalat pınarı bizde de çıksın. Yoksa daima dilenci olacaksınız. Ya da susuzluktan öleceksiniz. Hem de dilencilik para etmez. İnsan dilenci olursa nefsine olsun. Bence merhamet dilencileri ya haksız ve ya tembeldir. Eğer siz insan olsanız, Türkler nasıl olursa olsunlar size fenalıkları dokunmaz. Fakat iyilikleri gelir.”

Bediuzzaman, Türk milletini asırlarca Kur’an’ın bayraktarı olduğu ve sena-yı Kuraniyye’ye mazhar olduğu, İslam’a çokca hizmet ettiği için o milleti çok seven ve hayatını onlar içinde geçiren bir kişidir.Gelecekte de tekrar İslam aleminin başına geçeceğine inanmaktadır.

Özgür Birliktelik: Cemahir-i Müttefika-i İslamiye

Bediüzzaman, Ortadoğu için ideal hedef olarak öngördüğü yapı “Birleşik Cumhuriyetler ve ya Birleşik Devletler sistemi”dir.(Emirdeğ Lahikası)

Ortadoğu’da coğrafi birliği bulunan her milleti mesela Araplar, Türkler, Farslar, Kürtler her birini, kendi Cumhuriyeti içinde, birleşik bir yapının doğal unsuru olarak görür. O, özellikle Kürtlerin bu yapının onurlu bir ferdi olmaları için iki yönlü bir çaba içindedir;
Biri, kendi tabiriyle “milyonlarla fertleri bulunan, binler seneden beri yaşayan, milliyetini ve lisanını unutmayan, Arapçayı ve Türkçeyi tambilmeyen ve mürşitleri ve alimleri perişan olan değerli ve sahipsiz bir kavim olan Kürtler”e, Türk, Arap, Fars vs. kardeşlerinin sahip çıması, yardım etmesini sağlama.

Bünün için şöyle seslenir:“ Ey Türkler ve Araplar! Sizde olan hakkımızı dava ediyoruz. Yani Kürt gibi küçük taifelerin menfaati ve saadet-i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük muazzam taife olan Arap ve Türk gibi hakim üstadlara bağlıdır. Ben İslam toplumlarını çok çark ve dolapları bulunan bir fabrikaya suretinde tasavvur ediyorum. O fabrikanın bir çarkı geri kalsa veya bir arkadaşı olan başka bir çarka tecavüz etse, makinenin mihanikiyeti bozulur. Birbirinizin şahsi kusurlarına bakmamak gerektir”

İkincisi: Kürtlerin bu meşru haklarına kavuşması için yaptığı projeler, girişimler, çalışmalar. Kürtlere şöyle seslenir: “Ayrı ayrı su damlaları gibi zayi olan hamiyet ve kuvvetinizi fikri milliyetle birleştirip milli bir çekim gücü teşkil ile Kürt gibi büyük bir kütleyi küre gibi döndürüp büyük İslam güneşi sisteminde, bir aydınlık gezegen gibi umumi ahengi oluşturunuz. ”

Sulh-u Umumi, Afv-ı Umumi, Ref-i Umumi

O, Osmanlı’da İttihat ve Terakki nin Meşrutiyet devrinde ihtilaller, ayaklanmalar, cinayetler, idamların olduğu karmaşayı yaşamış biriydi. Ülke de birlik ve huzurun temini için önemle şu esasların üzerinde durmaktadır: “Herkesin bir fikri var. Ben de hürüm. Selamet-i millet için bir fikrim var: İşte genel barış, genel af, ayrıcalıkların kaldırılması gerek. Ta ki her biri,bir imtiyaz ile başkasına haşerat nazarıyla bakmak ila nifak çıkmasın. Fahr olmasın, derim ki: Biz ki Kürd’üz aldanırız fakat aldatmayız. Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz.”

Fertlerin, milletlerin ve devletlerin hatalarıyla yüzleşmeleri, yanlışlarını görmeleri büyüklük olduğunu belirtir. O bu konuda şöyle der: “En büyük hata, insanın kendisini hatasız zannetmesidir.Eski hal muhal/imkansız, ya yeni hal, ya izmihlal/ yok olmak.”

Geçen yüzyılın başlarında Avrupa’dan hastalık taşıyan bir virüs gibi içimize girip, Osmanlı toplumunu ihtilaf ve kargaşaya iten ırkçılık düşüncesi, bu toplumu ikiye bölmüş, İslamın kardeşlik ruhuna en büyük darbeyi indirmiştir. Bilinçli propogandalarla devamlı gündemde tutulmuş ve karşı tepki olarak diğer milletlerin arasında da taraftarlar kazanarak günümüzde de hala devam eden bir sorunun ana sebebi olmuştur.

Sonuş olarak; biri ölmeden diğeri ölmeyen zakkumlar misali gerek Türk, gerekse Kürt menfi milletçiliğin topluma vereceği zarar ancak ikisine birden açılacak bir savaşla sonlandırılabilir. Bir asırdan fazla bir süredir Bediuzzaman ve yanında bulunan talebelerinin gayretleri günümüze kadar gelen süreçde Türk-Kürt çatışmasına engel olmuş, geçmişte Mehdi Zana’nın (Leyla Zana’nın kocası) yıllar sonra bir gazete röportajında ifade ettiği gibi, bir Kürt devletinin kurulmasını engellemişlerdir. Bu samimi gayretler özellikle O’nun derin öngörüsüyle ortaya koyduğu “eğitim seferberliği” yoğunlaşarak öncelikle o coğrafyada yaşan insanların -Türk veya Kürt- medeniyet ve hoşgörü gibi değerlerin öğretilmesine vesile olmuşlardır. Bu değerlerle olgunlaşacak bir toplumun neticesi olan siyasi çözümler de başarılı bir şekilde uygulanacaktır.

Çözüme doğru daha emin adımlarla ilerlediğimiz şu günlerde, Anadolu insanı doğusuyla, batısıyla, Türküyle, Kürdüyle, ortak değerlerine sahip çıkmakta, insanlarımız birbirleriyle kucaklaşmakta. Bu tablo ümitlerimizi daha da arttırmakta.

Kürtler,Türklerden ayrılamaz. Çünkü onlar, Türk toplumunun hakiki vatandaşı ve eskiden beri cihat arkadaşıdır.

Tarih bunu en büyük şahididir…

ULVİ SEVECEN – HABENAME

(http://www.habername.com/yazi/ulvi-sevecen-risale-i-nur-isiginda-gelecegin-insasi-3–5617.htm)

RİSALE-İ NUR IŞIĞINDA GELECEĞİN İNŞASI-2

Bir önceki yazımızda değindiğimiz ayet-i kerimeye göre insanlık, renk dil, kültür farklılıklarına rağmen aynı anne babadan yaratılmış, sonradan farklı şubelere kavim ve kabilelere ayrılmıştır. Ayrılıktan maksat, aralarındaki tanışmayı ve dayanışmayı kolaylaştırmak gayesini güder, birinin diğerine üstünlüğü ifade etmez.

Bediuzzaman, insanlığın birbiriyle tanışıp dayanışması hedefli milletlere ayrılmış olması halini, bir ordunun teşkilatlanmasına benzetmektedir.

“Nasıl ki, bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere takımlara kadar tefrik edilir/ayrılır. Taki her neferin muhtelif ve müteaddid menasebeti ve o münasebatı ve o münasebata göre vazifeleri tanınsın, bilinsin… Ta o ordunun efradlaları/fertleri düstür-ü teavun/yardımlaşma kuralı altında hakiki bir vazife-i umumiye/genel görevlerini görsün ve hayatı icmaiyyeleri/sosyal hayatları a’danın/düşmanların hücumundan masum kalsın, yoksa tefrik ve inkisam bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin; bir fırka bir fırkanın aksine
hareket etsin değildir. Aynen öyle de hey’et-i ictimaiyye-i İslamiye/İslam toplumu, büyük bir ordudur. Kabail/kabileler inkısam/ bölük bölük edilmiş fakat binler bir birler adedince cihet-i vahdetleri/ birlik olma yönleri var. Halıkları bir, Razzakları bir, peygamberleri bir, kıbleleri bir, vatanları bir bir, bir bir… Binler kadar bir bir.

İşte bu kadar bir birler, uhuvveti, muhabbeti ve vahdet-i iktiza ediyor. Demek kabail ve tavaife inkısam, şu ayetin ilan etttiği gibi, tearuf/tanışma içindir; tenakür/birbirini inkar için değildir, tehasüm /düşmalık için değildir.” (Mektubat 350-351)

Milliyet, milliyetçilik tabirlerinin içimize girdiği, çokça da propogandasının yapıldığı bir dönemde yaşayan Bediuzzaman’a göre, İslam cemaati için ciddi bir tehlike arz eden mesele sadece bu tabirler değil, o tabirlerin fikir dünyasına getirdiği anlayışlar, bu anlayış çizgisinde ortaya çıkan fikri ve siyasi gruplaşmlar, hizipler,partiler ve bunların arasında cereyan eden sürtüşme ve boğuşmalardı. O, bu şuurun uyanmasının müspet ve menfi olmak üzere iki ayrı şekilde gelişeceğini belirterek, milliyetçilik için;

“Fikr-i milliyet iki kısımdır; Bir kısmı menfîdir, şeametlidir, zararlıdır; başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adâvetle devam eder, müteyakkız davranır. Şu ise, muhasamet/hasımlığa ve keşmekeşe/karışıklığa sebebtir.

İkincisi: Müsbet milliyet, hayat-ı içtimaiyenin ihtiyac-ı dâhilîsinden/ sosyal hayatın ihtiyacından ileri geliyor; teavüne/yardımlaşmaya, tesanüde/dayanışmaya sebebdir; menfaatli bir kuvvet/ faydalı bir güç temin eder; uhuvvet-i İslâmiyeyi/ İslam kardeşiliğini daha ziyade /artmayı teyid/pekiştirecek bir vasıta olur. Menfî milliyetçiliğin, tarihçe pek çok zararları görülmüştür. Ezcümle Emevîler bir parça fikr-i milliyeti siyasetlerine karıştırdıkları için, hem âlem-i İslâm’ı küstürdüler, hem kendileri de çok felâketler çektiler. Şimdi ise, en ziyade birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebi tahakkümü altında ezilen anasır ve kabail-i İslâmiye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabani bakmak ve birbirini düşman telakki etmek, öyle bir felâkettir ki, tarif edilmez. Büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa’nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda, onlara ehemmiyet vermeyip belki manen onlara yardım edip, menfî unsuriyet fikriyle şark vilayetlerindeki vatandaşlara adâvet besleyip onlara karşı cephe almak, çok zararları ve mehâliki/ helak olma sebebi olur …” Mektubat:364-365-366.

Cumhuriyetin ilk devirleriyle birlikte daha da şiddetli bir yükseliş gösteren milliyetçi ve Türkçü söylemler, ibadetlerin Türkçeleştirilmesi,Türkçe ezan okunması gibi aşırılıklara varan bu ırkçı icraatlar, milliyetperverlik adına yapılmış gibi görünse de, yapılan bu icraatlar diğer milletler arasında tepkilere neden olunca, doğal olarak başka milletlerde de karşıt milliyetçiliğin yükselmesine neden olmuştur.

Milliyetçilik fikri eğer hakim bir devlet veya toplumun siyasi tercihi olursa, her zaman kendi düşmanlarını besler, büyütür ve tetikler. Bu, onun hayat suyudur. Özellikle Kürt halkı içersinde bir karşı tavır olarak milliyetçi düşünceler yaygınlaşmış, bu tehlike karşısında Bediuzzaman, ciddi bir mücadele vermiştir.

O’nun karşısında durduğu ve gelişmesine meydan vermemeye çalıştığı milliyetçilik Kürtçülük olmuştur. İçinden çıktığı toplumun İslami düşünce ve hayatına aykırı böyle bir fikre meyil vermemesi için elinden gelen her şeyini ortaya koymuş, tüm nüfuzunu böyle bir hamasetin oluşmaması için kullanmıştır. Kendisinden destek isteyen Şeyh Said ve taraftarlarına “Bu milletin torunlarına kılıç çekilmez” diyerek karşı çıkması bunun en belirgin örneğidir.

Bir talebesiyle yaşadığı bu konuyla alakalı bir diyalog da, aynı konuda samimi yaklaşımını bizlere göstermektedir.

Ben Van’da iken, hamiyetli Kürt bir talebeme dedim ki:

-Türkler İslamiyet’e çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?

-Ben müslüman bir Türkü, fasık bir kardeşime tercih ediyorum. Çünkü tam imana hizmet ediyorlar. Belki babamdan ziyade onla alakadarım.

Bir zaman geçti, (Allah rahmet etsin) o talebem ben esarette iken, İstanbul’da mektebe gitmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı milliytçi muallimlerden aldığı aksüamel ile o da Kürtçülük damarıyla başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi:

“Ben şimdi gayet fasık, hatta dinsiz de olsa bir Kürdü salih bir Türk’e tercih ediyorum.”
Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaati geldi ki, Türkler bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur.”

Devam edecek…

ULVİ SEVECEN – HABERNAME

RİSALE-İ NUR IŞIĞINDA GELECEĞİN İNŞASI-1

İstanbul, geçtiğimiz hafta sonu hem ülkemizin hem de dünyanın geleceği şekillendirme adına bir çok tekliflerin sunulduğu önemli organizasyonlardan birine daha ev sahipliği yaptı. 9.Bediuzzaman Sempozyumu… Bizler de bir hafta sonumuzu konu itibariyle son derece önemli, dünyaca tanınmış entellektüellerin ilgi odağı bir sempozyuma ayırmanını ayrı bir mutluluğunu yaşadık.

İstanbul İlim ve Kültür Vakfı tarafından gerçekleştirilen ve iki gün boyunca devam eden sempozyuma ülke geneli ve dünyanın dört bir yanından iştirak eden ilim adamları ve akdemisyenler, “İnsanlık onuruna lâyık bir geleceğin inşasında ilim, iman ve ahlâkın yeri ve rolü” konusu üzerinde tebliğlerde bulundu.

Sempozyuma ABD, Kanada, Rusya, Nijerya, Hollanda, İran, Suudî Arabistan, Hindistan, Filipinler ve Botswana’nın da aralarında
bulunduğu yaklaşık 40’a yakın ülkeden 245 akademisyen Risale-i Nur’un ışığında insanlığın geleceğini tartıştılar. Dünya geneli gösterilen bu yoğun alakanın sebebi şüphesiz ülkemizin yetiştirdiği büyük mütefekkir Said Nursi’nin şahsiyyetinden ve eserleri Risale-i Nur Külliyatı’nın derin mesajlarından kaynaklanmaktadır.

Tüketim ahlâkı, kültür ve din farklılıklarından kaynaklanan problemler, sosyal adalet, milliyetçilik gibi pek çok konunun tartışmaya açıldığı programda bu konuları ihtiva eden uygulanabilir bir ilim, iman ve ahlâk modelinin esasları üzerinde araştırmaların başlatılması gerekliliği en önemli vurgu oldu.

Sempozyumda altı çizilen ve çözüm için tekliflerin masaya yatırıldığı her bir konuyu bir hastalık olarak tanımlayan Bediuzzaman Said Nursi, yaklaşık bir asır önce ve henüz hayatının baharındayken zamanın getirdiği problemlerle mücadele etmek ve insanlığın geleceği için şöyle seslenmişti:

“Dünya, büyük bir manevi buhran geçiriyor. Manevi temelleri sarsılan garp cemiyyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir taun felaketi gitttikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sari illete karşı İslam Cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak acaba?

Bediüzzaman Said Nursi açısından toplumsal sorunların temel çözümü, İslam’ın bir düşünce, bir hayat tarzı ve bir siyaset olarak uygulanmasındadır.O’nun çözümlerdeki önceliği, din,dil ve ırk olarak birbirinden farklı azınlıkların siyasi gücün beklentileri çerçevesinde bir arada tutulması değildir.Temelde onları birbirlerine yakınlaştıracak, tanışıp bilişmelerine zemin hazırlayacak hakikat, tüm kainatı yaratmış, onun ilkelerini ve işleyiş düzenini belirlemiş olan Allah’ın emirlerine uymaktır. Hayatın tanziminde izlenecek en iyi yolun ne olduğunu ancak, onu bizzat yaratmış olan bilebilir ve gösterebilir. O da Allah (c.c)’nün ta kendisidir.

Bu açıdan bakıldığında, Bediüzzaman açısından toplumsal uzlaşı ve birliktelik İslami siyasetin hedefi değildir; olsa olsa onun doğrudan sonucu’dur.O, bu yaklaşımı “Hutbe-i Şamiye” adlı eserinde gayet açık bir biçimde ifade etmiştir:

“Evet, millet-i İslamiyenin sebeb-i saadeti yalnız ve yalnız hakaik-i İslamiye ile olabilir. Ve hayat-ı içtimaiyesi ve saadet-i dünyeviyesi Şeriat-ı İslamiye ile olabilir… Elhasıl: ‘Had’ ve ‘Ceza’ emr-i ilahi ve adalet-i Rabbaniye namına icra edildiği vakit hem ruh, hem akıl, hem vicdan, hem insaniyetin mahiyetindeki latifeleri müteessir ve alakadar olurlar… Demek, hakiki adalet ve te’sirli ceza odur ki: Allah’ın emri namıyla olsun. Yoksa te’siri yüzden bire iner.”

Genelde tüm dünyada, özelde ise İslam dünyası ve yaşadığımız topraklarda karşı karşıya kaldığımız sosyal problemlere Bediuzzaman, hiç bir zaman ilgisiz kalmamış, ömrünün sonuna kadar çözüm noktasında her ortamda teklif ve tavsiyelerini kamuoyuyla paylaşmıştır.O’nun her bir tavsiyesini emir telakki eden talebelerine gelince, onlar her şeyleri ortaya koyarak örnekleri çok az görülen fedakarlıklarla vazifelerini yerine getirme gayreti içerisinde olmuşlar, olmaya da devam etmektedirler.

Şimdilerde bizler, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana bir takım ihmaller ve yanlış tedaviler, dış güçlerin de olayı devamlı manipüle etme neticesinde bir türlü çözülemeyen ve tekrar ülkemiz gündemine giren, Bediuzzaman’ın o sari hastalık, bir veba benzetmesi “Kürt Sorunu” konusunda O’nun görüş ve tespitlerini tarafsız ve reel bir çerçevede tekrar konuşmaktayız. Şu da bir gerçek ki, kendisinin en sert sözler sarfettiği ve hoşgörü göstermediği fikir, uluhiyeti inkardan (ataizm) sonra ırkçılık fikri olmuştur.O, İttihat-ı İslam taraftarı, memleketimizin yetiştirdiği önemli bir fikir fedaisidir.

O’na göre bu sorunun iki önemli nedeni var:

Menfi Milliyetçilik: Kürt Kimliğinin İnkarı,

Etkiye Karşı Tepki: Türkçülüğe Karşı Kürtçülük

Yaklaşık bin yıldır aynı coğrafyada iç içe yaşayan Türkler, Kürtler ve diğer milletler, ırkçılık anlamında hiç denecek kadar sorun yaşamadılar. Tam tersine birbirlerini kabullenme temelinde dayanışma içerisinde oldular, yardımlaştılar. Geçmiş dönemlere bir göz attığımızda, Arap olan Emevi ve Abbasiler liderliğinde, Türkler, Kürtler ve diğer milletler birbirlerinin milli kimliklerini kabul ile, beraber parlak dönemler yaşadılar. Sonraları Selçuklu Türkleri önderliğinde aynı kabullenme ve yardımlaşma devam etti ve son örnek olarak Osmanlı Türkleri hakimiyeti…

Geçen son bir buçuk asır ise, batı kaynaklı milliyetçi akımların etkisiyle Türk kimliğinin çokca öne çıkarılması sonucunda oluşan kürt kimliğinin inkarı, çatışmaların önünü açmıştır. Ayrıca bu zaman aralığı, emperyalist Batı devletlerinin bu konuda siyasi zeminler bulup sürekli müdahale ettiği bir dönem olmuştur.Bu müdahalelerle İslam’ın iki kahraman milleti Türk ve Kürtler arasına menfi kavmiyetçilik sokularak, ortak değer olan imandan uzaklaşmaları, ümmet bilincinden kopup İslâm kardeşliği ve birliğinden ayrılmaları hedeflenmekteydi. Aynı çabalar bu hedefe tam ulaşmada günümüzde hala devam etmektedir.

Bediuzzaman Said Nursi, menfi milliyetçilik diye tanımladığı ve ‘başka ırkları inkar ve yutmaya dayanan ırkçılık fikri, kapitalist Avrupa’nın bir nevi fırenk illeti’dir der. Bunu, dışarıdan içimize girmiş bir hastalık olarak kabul eder. “ Günümüz medeniyeti, Cemâatlerin râbıtâsını, «Unsuriyet, menfî milliyeti» tutar. Unsuriyetin şe’ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan, «Tecavüzdür»…İşte bu hikmettendir ki: Beşerin saadeti selb olmuştur yani ortadan kaldırılmıştır.”

Konuyla alakalı yine şöyle der: “Şu âyet-i kerime; kat’î bir surette menfî bir milliyeti ve fikr-i unsuriyeti kabul etmiyor. Yani: ‘Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım; tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet/yardım edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki; yekdiğerinize karşı inkâr ile yabani bakasınız, husumet ve adâvet edesiniz değildir!’ şu âyetin ilân ettiği gibi, tearüf/tanışma içindir, teavün/yardımlaşma içindir.. tenakür/bilmezlikten gelme için değil, tahasum/düşmanlık etme için değildir!..

Devam edecek…

Ulvi SEVECEN – HABERNAME (http://www.habername.com/yazi/ulvi-sevecen-risale-i-nur-isiginda-gelecegin-insasi-1-5479.htm)

YAZI MEKTUBU


“Bir kısım kardeşlerime hususî bir mektubdur
Yazıda usanan ve ibadet ayları olan şuhur-u selâsede sair evradı, beş cihetle (Hâşiye) ibadet sayılan Risale-i Nur yazısına tercih eden kardeşlerime iki hadîs-i şerifin bir nüktesini söyleyeceğim.

Birincisi: يُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَاءِ بِدِمَاءِ الشُّهَدَاءِ -ev kema kal- Yani: “Mahşerde ülema-i hakikatın sarfettikleri mürekkeb, şehidlerin kanıyla müvazene edilir; o kıymette olur.”

İkincisi: مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتِى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتِى فَلَهُ اَجْرُ مِاَةِ شَهِيد -ev kema kal- Yani: “Bid’aların ve dalaletlerin istilâsı zamanında Sünnet-i Seniyeye ve hakikat-ı Kur’aniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehid sevabını kazanabilir.”

Ey tenbellik damarıyla yazıdan usanan ve ey sofi-meşreb kardeşler! Bu iki hadîsin mecmuu gösterir ki: Böyle zamanda hakaik-i imaniyeye ve esrar-ı şeriat ve Sünnet-i Seniyeye hizmet eden mübarek hâlis kalemlerden akan siyah nur veya âb-ı hayat hükmünde olan mürekkeblerin bir dirhemi, şühedanın yüz dirhem kanı hükmünde yevm-i mahşerde size faide verebilir. Öyle ise, onu kazanmaya çalışınız.

Eğer deseniz: Hadîste “âlim” tabiri var, biz bir kısmımız yalnız kâtibiz.

Elcevab: Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan; bu zamanın mühim, hakikatlı bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, madem Risale-i Nur şakirdlerinin bir şahs-ı manevîsi var, şübhesiz o şahs-ı manevî bu zamanın bir âlimidir. Sizin kalemleriniz ise, o şahs-ı manevînin parmaklarıdır. Kendi nokta-i nazarımda liyakatsız olduğum halde, haydi hüsn-ü zannınıza binaen bu fakire bir üstadlık ve tebaiyet noktasında bir âlim vaziyetini verdiğinizden bağlanmışsınız. Ben ümmi ve kalemsiz olduğum için, sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır, hadîste gösterilen ecri alırsınız.

Said Nursî

(Hâşiye): Bu kıymetli mektubda Üstadımızın işaret ettiği beş nevi ibadetin kendilerinden izahını taleb ettik. Aldığımız izah aşağıya yazılmıştır.

1 – En mühim bir mücahede olan ehl-i dalalete karşı manen mücahede etmektir.
2 – Üstadına neşr-i hakikat cihetinde yardım suretiyle hizmet etmektir.
3 – Müslümanlara iman cihetinde hizmet etmektir.
4 – Kalemle ilmi tahsil etmektir.
5 – Bazan bir saati bir sene ibadet hükmüne geçen tefekkürî olan ibadeti yapmaktır.

Rüşdü, Hüsrev, Re’fet”

9. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu-İZLENİMLER

Üç gün süren Bediüzzaman Sempozyumu, Said Nursi’nin hayattaki talebelerinin sohbeti ile sona erdi. Salonda kadınların çoğunluğu dikkat çekince Risale-i Nur’un ilgili bölümü okundu. İstanbul’u işgalden Nursi’nin kurtardığı belirtildi.
***
Kemal Benek’in haberi

Üç gün devam eden 9. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu Bediüzzaman Said Nursi’nin hayattaki talebelerinin sohbeti ile sona erdi. İstanbul Wow otelde bir araya gelen Mustafa Sungur, Abdullah Yeğin, Said Özdemir, Abdülkadir Badıllı, Salih Özcan, Mehmet Fırıncı hatıra, ders ve değerlendirmeleri ile programa renk kattı. Prof. Dr. Faris Kaya’nın kısa bilgilendirmesinin ardından İhsan Atasoy’un yönetiminde Nurcuların ağabeyleri sırasıyla konuştu.

ABDÜLKADİR BADILLI AĞABEY: İSTANBUL’U BEDİÜZZAMAN KURTARDI

İlk sözü alan Abdülkadir Badıllı İstanbul’un kurtuluş gününün kutlandığını hatırlatarak, “İstanbul’u kurtaran Bediüzzaman hazretleridir” cümleleriyle konuşmasına başladı. Badıllı, Hutuvat-ı Sitte eserine vurgu yaptı ve şunları söyledi: “İngilizler İstanbul’u işgal etmiş. Bediüzzaman o dönemde Darül Hikmetül İslamiye’de. İngilizlerin hıyanetini anlıyor. Bunun üzerine Hutuvat-ı Sitte adlı eserinin 50 bin Tükçe, 50 bin Arapça basarak İstanbul’un her tarafına dağıtıyor. Ulemanın büyük çoğunluğu işgalci İngilizlerin aleyhine dönüyor. Kuvay-ı Milliye kuvvet buluyor. Hem İstanbul hem Anadoluyu kurtuluyor. Kimse İstanbul’u biz kurtardık demesin, Bediüzzaman kurtardı.”

SALİH ÖZCAN AĞABEY: KİMSE BENİM KABRİMİ BİLMEYECEK

İkinci sözü Salih Özcan aldı. Bediüzzaman’la olan görüşmelerini anlatan Özcan şunları söyledi: “1949 yıllarında Hulûsi Ağabey (Yahyagil) bize, Üstad Bediüzzaman’dan bahseder ve Küçük Sözler’den okurdu. Afyon’da olduğunu söyler ve bizi Üstadı ziyarete teşvik ederdi. O sene liseyi bitirdim. Tatilde Emirdağ’a Üstadın ziyaretine gittim. Dedem bana o zaman izin vermişti. Mehmed Çalışkan’a giderek beni Üstada götürmesini istedim. Üstad bizi kabul etti. Dizlerinin üzerinde doğruldu, kalktı, ‘Gel, Seyyid Salih! Gel’ diye beni kucakladı. Ellerinden öptüm, başımdan tuttu. Dedemin, Hulûsi Ağabeyin selâmlarını, hürmetlerini söyledim. Yanımızda bulunan Mustafa Acet’le Mehmet Çalışkan’ı dışarı çıkarttı. ‘Ben yüzbinlerce seyyidi beklerken sen geldin’ dedi. Ben kendilerinin seyyid olup olmadıklarını sordum.Annem Hüseynî, babam Hasenî’dir’ dedi. Sonra da, ‘Ben de seyyid sayılır mıyım?’ diye tebessümle sordu. Ben de, ‘Hem de çift taraftan seyyidsiniz’ dedim.

“1954 yılının yazı idi. Emirdağ’da Mustafa Acet, Sâdık ve ben, Üstadla birlikte dağa çıkıyorduk. Bir ağacın altına gelince, Üstad orada yarım saat kadar durdu ve tefekkür etti. Sonra bizi yanına çağırdı ve şunları söyledi: Keçeli, keçeli! Kimse benim kabrimi bilmeyecek. Sen de bilmeyeceksin. Ben senin memleketinde vefat etmek isterim. Halilullahın civarında ölmek isterim.”

MUSTAFA SUNGUR: RİSALE-İ NUR KUR’ANDAN ALDIĞI DERSİ VERİYOR

Rahatsızlığına rağmen sempozyuma katılarak büyük ilgi gören Mustafa Sungur ise gördüğü manzarayı değerlendirdi. Risale-i Nur’un dünyanın her atarfında okunduğunu belirten Sungur, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Risale-i Nur Kur’andan aldığı dersi veriyor. Risale-i Nur bütün cihanda teenni ediliyor. Üstad, ‘Risale-i Nur Kur’an’ın malıdır. Ben Kur’an’ın hizmetindeyim. Bu en büyük meseledir. Ben gidececeğim Risale-i Nur bakidir” derdi. Üstadın her dediği çıkıyor. Alah naşirlerden, talebelerden razı olsun. Üstad manen aramıza yaşamaktadır. Hiç ayrılık yok. Dünyanın her tarafında sadık Saidler, kahramanlar var. Risale-i Nurlar dünyanın her tarafında gönderildi. Her tarafta nurun bayramı oldu. Bugünleri de gördük çok şükür.”

Sungur salonda hanımların daha fazla olduğunu görünce Risale-i Nur’daki hanımlarla ilgili bölümün okunmasını istedi. İlgili bölümü Muhammed Nur Sungur okudu.

SAİD ÖZDEMİR AĞABEY: ALEM-İ İSLAMIN KAPISI TÜRKİYE’DİR

Risale-i Nurların neşrinde önemli hizmetlerde bulunan Said Özdemir hatırlarından bir kısmını anlattı:

“Üstada muhabbetim vardı. Bir ara Hicaz’a gitmeye niyetlendim. Kitaplarımı sattım. O sırada Diyanette İskender Göçer diye biriyle tanıştık. Bu zatla aramız çok iyiydi. Hârika şeyler gördüğünü anlatıyor, bütün peygamberlerin hayatlarını gözlerinin önüne getirildiğini, hangi peygamber nerede, nasıl mücadele ettiğini kendisine gösterildiğini söylüyordu. Kendisine sürekli mânevî telkinat yapıldığından bahsediyordu. Âl-i Beyt kendisiyle meşgul oluyormuş. Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin kendisine harp talimi yaptırıyorlarmış. Hz. Âlişe ve Hz. Fâtıma da kendisine cübbe ve takke takıyorlamış ve ileride mehdi olacağını, Mekke’den çıkıp bütün dünyayı ıslah edeceğinin söylüyorlarmış. Bu arada ben de gençlik sâikasıylı âdeta ona intisap ettim. Aramızdaki münasebet şeyh mürit gibi idi. ‘Mehdiyi bulduk’ diye ona çok yakın alaka peyda ediyordum.

“Bir ara Konya’ya gideceğini , bir ay kadar orada kalacağını, bazı işlerinin olduğunu söyledi. Birlikte gittik. O anlatıyor, ben dinliyordum. Her zaman Hz. Peygamberle görüştüğünü anlatıyordu. Bir taraftan da içimde şüphe vardı. ‘Acaba’ diyordum, ‘doğru yolda mıyım?’ Bunu bilse bilse Bediüzzaman Said Nursî bilir diye Üstada gitmek için o şahsı da ikna ettim. Peder de önceden tembihlemişti, ‘Gideceğiniz zaman bana da haber verin’ diye. Üçümüz yola çıktık, Isparta’ya Konya yoluyla gittik. Yatsıdan sonra Isparta’ya varıp Üstadın evini aradık ve bulduk. Ben, ‘Geceleyin otelde kalıp sabah gidelim’ dediysem de, peder ‘Hemen gidelim’ dedi. Fitnat Hanımın sahibi bulunduğu Üstadın evine gittiğimizde, o şahıs, ‘Ben mehdiyim, peygamberlerin selâmı var, görüşmek istiyorum’ dedi. Kapıya çıkan Sungur Ağabey ise, Üstadın istirahatte olduğunu, bu saatte rahatsız edemeyeceklerini söyledi ise de dinlittiremedi. O gitti, Bayram Ağabey geldi. O şahıs aynı şeyleri ona söyledi. O da Üstadı bu saatte rahatsız edemeyeceğini söyleyerek yarın gelmemizi istedi. Bunun üzerine kızdı, ‘Nasıl olur, ben buraya kadar gelirim de görüştürmezsiniz, içeri almazsınız, bir daha da gelmem’ dedi.

“Otele gittik. Sabaha doğru bir rüya gördüm. Rüyamda Üstadın huzurundayım. Üstad, İskender’in başına eliyle bir çarpı işareti yaptı. Sabah namazından sonra Üstad, Ceylan Ağabeyi bize yollamış. Nerede olduğumuzu onlara söylemiştik. Ceylan Ağabey, ‘Üstadım acele sizi istiyor. Yalnız üç kişi değil, iki kişi geleceksiniz’ dedi. O şahıs ‘Ben zaten gelmiyorum’ dedi. Biz iki kişi gittik. Üstad bizi kucakladı. Ve ’70 senedir oradan (Tillo’dan) bir yardımcı vermesi için Allah’a dua ediyordum ve bir yardımcı bekliyordum. Allah sizi bana yolladı’ dedi. Ve ‘Sizi Arabistan v.s. yerler namına da kabul ettim’ dedi.

“Ben ise Hicaz’a gitmek istediğimi söyleyince ‘Niye?’ diye sordu. ‘Efendim’ dedim, ‘memleketin halini görüyorsunuz. Gittikçe daha fenalaşacak. Orada olsam çocuklarım da kurtulur, ben de’ dedim. “Kardeşim’, dedi, ‘Ben orada olsam buraya gelirdim. Alem-i İslâm kapısının kilidi Türkiye’dir. Bu kilit bu kapıyı Âlem-i İslâm üzerine açar. Kat’iyen buradan gitmek için izin yok’ dedi.

MEHMET FIRINCI AĞABEY: ÜSTAD MÜSBET HAREKETİ ANLATTI

Bediüzzaman’ın İstanbul’a son gelişini anlatan Mehmet Fırıncı, “müsbet hareket” prensibine vurgu yaptı. Fırıncı ağabey şöyle konuştu: “Üstad 1960’ın 1. günü İstanbul’a geldi. Ders yaptı. ‘Katiyyen menfi hareket istemiyorum. Prensibim, düsturum müsbet harekettir’ dedi. Bundan sonra Risale-i Nur’la cihad-ı manevi başlamıştır. Tevacüz olursa müdafaa edilir.”

Said Özdemir ağabeyle olan bir hatırasını da aktaran Fırıncı ağabey, Ceylan ağabeyin şiirini okudu. Tebessüm ettiren hatıranın ardından Fırıncı ağabey, “Cenab-ı Hak, hepimizi Nurların neşrinde, insaniyetin saadeti için çalışmayı devam ettirsin” duası ile konuşmasını bitirdi.

ABDULLAH YEĞİN AĞABEY: SADECE ALLAH’TAN İSTEYİN

Son konuşmacı Abdullah Yeğin, özellikle uzak diyarlardan gelen misafirlere dikkat çekti. İmansız dünya ve ahiret saadetinin imkansız olduğunu vurgulayan Yeğin ağabey, kısa konuşmasının ardından Risale-i Nur’dan kısa bir ders yaptı. Yeğin “İmanımızı taklidden tahkike çevirmeliyiz. Biz de Risale-i Nur okumaya çalışıyoruz. Allah bizleri Peygamberimize layık ümmet, Üstadımıza layık talebe eylesin. Benden dua isteyenlere diyorum ki; Her yerde Allah var mı? Var. Allah her yerde hazır ve nazır mı? Evet. O zaman sadece Allah’tan isteyin. İhlas Risalesini 15 günde bir okumaya dikkat edin. Bir defasında Üstadın yanında ayakta ellerim birleştirilmiş bir şekilde hürmetle duruyordum. Üstad, ‘Allah’a, Peygambere, Kur’an’a hürmet et. Ben hürmet istemiyorum. Hangi sayfaya baksanız beni değil Kur’an hizmetkarını görürüsünüz’ dedi. Allah hepimisi ihlas dairseinde talebeliğe kabul etsin” dedi.

Nur talebelerinin konuşmasından sonra İhsan Atasoy Kur’an-ı Kerim okudu. Beyaz Rusya müftüsü Rusça, Said Özdemir ise Risale-i Nur’dan hareketle Türkçe dua etti

Risale-i Nur´u elime ilk alışım ve Ben…

Risâle-i Nur Külliyatını bana tavsiye ettiklerin de içimden bir şeyler kopmuştu. Risale bana ne kazandıracak demiştim. Çok şey söyledim. O krmızı kaplı kitaplar evimizin kitap rafında yıllardır duruyordu, ama ben elime bir kez alamamıştım. Hep erteledim. Benim için onların içinde yazılanlar mechuldu ve bir o kadarda muazzamdı, bunu okumasam da biliyordum. Bildiğim halde neden okumuyordum diye çok sormuşumdur kendime. Ve bir gün okumaya başladım. Elime aldığım ilk kitabım çok meşhur olan „Sözler“ adlı eseri oldu.

Okudum. Okudum. Okudum. Meğer ben kitap yerine kendimi okumaya başlamışım. Dopdolu bir duyguya kapıldım. Kelimeler gözümün önünde raks ediyordu adeta. Yıldızlardan parlaktı her okuduğum kelime. Risâle bana dost oldu. Üstad´ın şöyle bir uslübü vardır; o, kendini anlatırken beni bana anlatıyor aslında. O, ayetleri tefsir ederken aslında kainatı anlatıyor. Bana „kim“ olduğumu öğretiyor. Nereden geldim ve yolculuğumun nereye doğru olduğunu hıfz ettiriyor.

Risâle-i Nur imanı kurtarmak için çırpınıyor. Gençlerin heva ve hevesleri uğruna yapacakları yanlışların önüne siper olmaya çalışıyor. Risale-i Nur gençliğe kucak açıyor. Gençliğin sorularına cevap veriyor.

Cevapsız kalan yüreklere cevaptır, Risale-i Nur´lar. Gençlik çağının bir arayış çağı olduğunu hepimiz biliyoruz. Kalbi, ruhu, aklı binbir türlü sorularla meşgul olur insanın. Ayrıca kalp, ruh ve akil bir şeylere açtır. Gençlık bunu tatmin edebilmek için binbir türlü yollara başvurur. Çağımızın vebası futbol ile oyalanır kimisi, kimisi de içinde ki boşluğu doldurabilmek için, müzik ile alakası olmayan gürültü ile avunur. Bunu yaparken genç kendini tatmin ettiğini düşünür. Ve hayatı sırf bunlardan ibaret olur. Ve yaşadığı gibi inanmaya başlar. Kendini bu şekilde mutlu etmek için elinden geleni yapar. Bediüzzaman Hz.leri kendi dönemi ve Allah dostu olması hesabı ile geleceği görme feraseti hat safhada olduğundan, böyle bir neslin, böyle bir gençliğin varolması veya varolabileceği onun en büyük tasası, derdi olmuştur.

İşte böyle bir gençlik için tasalanan Üstad, onların imanını kurtarabilmek için gece gündüz demeden bu kitapları yazmıştır. Kurtuluş recetesini hazırlamış ve sunmuştur. Recetedeki ilaçları hayatlarına tatbik edenler mutlaka faydasını göreceklerdir.

Risâle-i Nur, dininden uzaklaşan bu gencligimizin imdadına taze kan gibi yetişiyor ve imanlı gençliğin imanını yeniliyor.

Ve onlara şöyle hitap ediyor; “Ey genç kardeşim, arkadaşım, sen aslında bu değilsin, bulunduğun yer orası değil, sen cennete namzetsin!”.

Gençlerin gayesiz yaşamlarına bir gaye katabilmek için uğraşan Üstad, aynı zamanda da boş ve anlamsız işler ile meşgul olan bu gençliği ebedi yaşama hazırlayabilmek için, hayatını dahi hice saymıştır.

Onlardan şu sorular ile haşir neşir olmalarını ister; “Nerden geldim?”, “Nereye gidiyorum?”, „Hayattın anlamı nedir?“.

Sonuç olarak; Risâle-i Nur bir deniz imiş. Biz ise bir damla suya muhtaç iken, bu zamana kadar o denizi görmemek, tek kelime ile kişinin kendisine susuz bırakarak işkence çektirmekmiş. Elhamdulillah deryaya daldık. Darısı nice susuz kalmış genç kardeşlerimin başına…

Baki muhabbetle efendim

Pınar KİBAR – HABERNAME

Previous Older Entries