Osmanlıcada Arapça ve Farsça Unsurlar

Reklamlar

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ’YE GÖRE MEHDİ NEDEN GELECEK?

Sn. Nurettin Sayar’ın mektubu

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ’YE GÖRE
MEHDİ NEDEN GELECEK?

Çünkü,

1- Kuran-ı Kerim’in bazı ayetlerinde işaretle, Peygamberimiz’in (sav) hadislerinde de sarahatle Mehdi’nin geleceği müjdelenmiştir

Bazı ayet-i kerime ve ehadis-i şerife ahir zamanda gelecek bir müceddid-i ekberi mana-yı işari ile haber veriyorlar. (Tılsımlar Mecmuası,168)
2- Allah her yüzyıl bir Müceddid gönderir

Ashâb-ı Kütüb-i Sitte’den İmam-ı Hâkim’in “Müstedrek”inde ve Ebu Dâvud’un “Kitab-ı Sünen”inde, Beyhaki “Şuab-ı İman”da tahriç buyurdukları: “Her yüz senede bir, Cenab-ı Hak bir müceddid-i din gönderiyor…” hadis-i şerifine mazhar ve mâsadak ve müzhir-i tam olan Mevlâna eş şehir kutbü’l ârifin, gavsü’l vâsilin, varis-i Muhammedi, kâmilü’t tarikatü’l âliyye ve-l müceddidiyye Halidi Zülcenaheyn Kuddise sirruhu… (Barla Lahikası, 119)

Gerçi her asırda hidayet edici, bir nevi Mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat her biri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibariyle, ahir zamanın Büyük Mehdi ünvanını alamamışlar. (Emirdağ Lahikası, 260)

Baştaki hadis-i şerifin “her yüz sene başında dini tecdid edecek bir müceddidi gönderiyor” müjdesinin ihbarına muvâzi olarak Hazret-i Mevlana Halid, -ekser ehl i hakikatin tasdikiyle-1200 senesinin yani on ikinci asrın müceddididir. (Barla Lahikası, 120)

Madem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevafuk ederek Risale-i Nur eczaları aynı vazifeyi görmüş… Kanaat verir ki-nass ı hadis ile-Risale-i Nur tecdid i din hususunda bir müceddid hükmündedir. (Barla Lahikası, 121)
Cenab-ı Hakk; kemal-i rahmetinden, şeriat-ı İslamiyetin edebiyetine bir eser-i himayet olarak, her bir fesad-ı ümmet zamanında bir muhlis veya bir müceddid veya bir halife-i zişan veya bir kutb-u a’zam veya bir mürşid-i ekmel veyahut bir nevi Mehdi hükmünde mübarek zatları göndermiş; fesadı izale edip milleti ıslah etmiş; Din-i Ahmediyi (A.S.M.) muhafaza etmiş. Madem adeti öyle cereyan ediyor, ahir zamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hakim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u azam olarak bir zat-ı nuraniyi gönderecek ve o zat da, ehl-i beyt-i Nebeviden olacaktır. Cenab-ı Hakk, bir dakika zarfında beyn-es-sema vel-arz alemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir saniyede denizin fırtnılarını teskin eder ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin numunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden Kadir-i Zülcelal Hz. Mehdi ile de, alem-i İslam’ın zulümatını dağıtabilir. Ve vaadetmiştir, vaadini elbette yapacaktır. Kudret-i İlahiye noktasında gayet kolaydır. Eğer daire-i esbab ve hikmet-i Rabbaniye noktasında düşünülse, yine o kadar makul ve vukua layıktır ki; Eğer muhbir-i Sadık’tan rivayet olmazsa dahi, herhalde öyle olmak lazım gelir. Ve olacaktır diye ehl-i tefekkür hükmeder.” (Mektubat, 411-412)

3- 13. Asrın müceddidi Bediüzzamandır, 14. asrın müceddidi beklenmektedir

İstikbal-i dünyeviyede 1400 sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karib (yakın) zannetmişler. (Sözler, 318)

Ta 1371 senesinden sonraki alem-i İslam’ın mukadderatına nazar eden Hutbe-i Şamiye’deki hakikatler… Evet şimdi olmasa da 30-40 sene sonra fen ve hakiki marifet ve medeniyetin mehasini o üç kuvveti tam teçhiz edip, cihazatını verip o dokuz manileri mağlup edip dağıtmak için taharri-i hakikat meyelanını (Hakikati araştırma meyli) ve insaf ve muhabbet-i insaniyeyi o dokuz düşman taifesinin cephesine göndermiş, inşAllah yarım asır sonra onları darmadağın edecek. (Hutbe-i Şamiye, 25)
4- 14. Asrın müceddidinin Mehdi olduğu bildirilmiştir

“Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli “lamlar” ve “mimler” ikişer sayılsa bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdi’nin Şakirtleri olabilir.” (Şualar, 605)

“Bu zamanda öyle fevkalade hakim cereyanlar var ki, herşeyi kendi hesabına aldığı için, faraza hakiki beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zat dahi bu zamanda gelse …. (Kastamonu Lahikası, 57)
5- Bediüzzaman, müjdelenmemiş dahi olsa Mehdi’nin gelmesinin adetullaha uygun olduğunu söylemiştir

…Kadir-i Zülcelal Hz. Mehdi ile de, alem-i İslam’ın zulümatını dağıtabilir. Ve vaadetmiştir, vaadini elbette yapacaktır. Kudret-i İlahiye noktasında gayet kolaydır. Eğer daire-i esbab ve hikmet-i Rabbaniye noktasında düşünülse, yine o kadar makul ve vukua layıktır ki; Eğer muhbir-i Sadık’tan rivayet olmazsa dahi, herhalde öyle olmak lazım gelir. Ve olacaktır diye ehl-i tefekkür hükmeder.” (Mektubat, 411-412)


6- Bediüzzaman Mehdi’yi müjdelemiştir

Ta ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri, yani Hz. Mehdi ve şakirtleri (talebeleri), Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o daireyi genişletir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 138 – Kastamonu Lahikası, 72)

“Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli “lamlar” ve “mimler” ikişer sayılsa bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdi’nin Şakirtleri olabilir.” (Şualar, 605)
7- Bediüzzaman, Mehdi’ye zemin hazırladığını bildirmiştir

Çok zaman evvel bir ehl-i velayetten (veli şahıstan) işittim ki; o zat, eski velilerin gaybi işaretlerinden istihrac etmiş ve kanaati gelmiş ki: ‘Şark tarafından bir nur zuhur edecek (ortaya çıkacak), bidatlar zulümatını (dine sonradan girmiş hurafeleri) dağıtacak. Ben böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim (gözledim) ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsi çiçeklere zemin hazır etmek lazım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurani zatlara zemin izhar ediyoruz (hazırlıyoruz). (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 189)
8- Ümmetin fesadı zamanlarında Allah her zaman bir müceddid, bir halife göndermiştir

..Cenab-ı Hakk; kemal-i rahmetinden, şeriat-ı İslamiyetin ebediyetine bir eser-i himayet olarak, her bir fesad-ı ümmet zamanında bir muhlis veya bir müceddid veya bir halife-i zişan veya bir kutb-u a’zam veya bir mürşid-i ekmel veyahut bir nevi Mehdi hükmünde mübarek zatları göndermiş; fesadı izale edip milleti ıslah etmiş; Din-i Ahmediyi (A.S.M.) muhafaza etmiş.. (Mektubat, 411-412)


9- Ahir zamanın en büyük fesadı zamanında da Allah en büyük müceddid olarak Mehdi’yi gönderecektir

..Madem adeti öyle cereyan ediyor, ahir zamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hakim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u azam olarak bir zat-ı nuraniyi gönderecek ve o zat da, ehl-i beyt-i Nebevi’den olacaktır.. Kadir-i Zülcelal Hz. Mehdi ile de, alem-i İslam’ın zulümatını dağıtabilir. Ve vaadetmiştir, vaadini elbette yapacaktır. (Mektubat, 411-412)
10- Yeryüzündeki Müslümanların başında bir emir, bir halife, bir müçtehid yoktur ve dağınık durumdadırlar.

..Ahir zamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hakim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u azam olarak bir zat-ı nuraniyi gönderecek ve o zat da, ehl-i beyt-i Nebeviden olacaktır. Cenab-ı Hakk, bir dakika zarfında beyn-es-sema vel-arz alemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir saniyede denizin fırtınalarını teskin eder ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin numunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden Kadir-i Zülcelal Hz. Mehdi ile de, alem-i İslam’ın zulümatını dağıtabilir. Ve vaadetmiştir, vaadini elbette yapacaktır..(Mektubat, 411-412)
11- Bediüzzaman, şu an zulüm gören ve mağlup görünümünde olan Müslümanların galip olacağını, tarihini vererek müjdelemiştir

Ta 1371 senesinden sonraki alem-i İslam’ın mukadderatına nazar eden Hutbe-i Şamiye’deki hakikatler… Evet şimdi olmasa da 30-40 sene sonra fen ve hakiki marifet ve medeniyetin mehasini o üç kuvveti tam teçhiz edip, cihazatını verip o dokuz manileri mağlup edip dağıtmak için taharri-i hakikat meyelanını (Hakikati araştırma meyli) ve insaf ve muhabbet-i insaniyeyi o dokuz düşman taifesinin cephesine göndermiş, inşaAllah yarım asır sonra onları darmadağın edecek. (Hutbe-i Şamiye, 25)
12- Bediüzzaman, hizmetinin Mehdi’ye yönelik bir hazırlık anlamında olduğunu ifade etmiştir

..Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsi çiçeklere zemin hazır etmek lazım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurani zatlara zemin izhar ediyoruz (hazırlıyoruz).(Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 189)
13- Bediüzzaman, halen mevcut olan bidatlar zulümatını dağıtacak bir zatı gözlediğini söylemiştir

Çok zaman evvel bir ehl-i velayetten (veli şahıstan) işittim ki; o zat, eski velilerin gaybi işaretlerinden istihrac etmiş ve kanaati gelmiş ki: ‘Şark tarafından bir nur zuhur edecek (ortaya çıkacak), bidatlar zulümatını (dine sonradan girmiş hurafeleri) dağıtacak.’ Ben böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim (gözledim) ve ediyorum. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 189)
14- Günümüze kadar etkisini sürdüren maddeciliği ve felsefeleri tam susturacak tarzda imani bir çalışmayı yapacak zatın Mehdi ve bu çalışmanın onun 1. vazifesi olacağını Bediüzzaman bildirmiştir

Ümmetin beklediği, ahir zamanda gelecek zatın üç vazifesinden en mühimi ve en büyüğü ve en kıymetdarı olan iman-ı tahkikiyi neşr ve ehl-i imanı delaletten kurtarmak.(Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)

Birincisi: Fen ve felsefenin tasallutiyle ve maddiyun ve tabiiyyun taunu, beşer içine intiçar etmesiyle, herşeyden evvel felsefeyi ve maddiyun fikrini tam susturacak bir tarzdaimanı kurtarmaktır. Ehl-i imanı dalâletten muhafaza etmek… (Emirdağ Lahikası, 259)


15- Dünyada yalnız imani değil, birçok alanda çalışma yapacak kişinin de Mehdi olacağı Bediüzzaman tarafından söylenmiştir

Büyük Hz. Mehdi’nin çok vazifeleri var. Ve siyaset aleminde, diyanet aleminde, saltanat aleminde, cihad aleminde. (Şualar, 456)
16- Bediüzzaman, birçok alanda çalışma yapma özelliğinin sadece Hz. Mehdi’de birleşeceğini ifade etmiştir

Hem bu üç vezaifi birden bir şahısda, yahut cemaatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerhetmemesi pek uzak, adeta kabil görülmüyor. Ahir zamanda Al-i Beyt-i Nebevi’nin (A.S.M.) cemaati-i nuraniyesini temsil eden Hazret-i Mehdi’de ve cemaatindeki şahs-ı manevide ancak içtima edebilir. (Kastamonu Lahikası, 139 ve Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 156)
17- Üstad, Mehdi’nin ikinci vazifesinin İslam’ın hükümlerini hayata geçirmek olduğunu ifade etmiştir

İkinci Vazifesi: Hilafet i Muhammediye (A.S.M.) ünvanı ile şeair-i İslamiyeyi ihya etmektir. (Emirdağ Lahikası, 259)
18- Bediüzzaman’a göre Mehdi henüz oluşmamış olan İslam Birliği’ni kuracaktır

İkinci Vazifesi: Hilafet i Muhammediye (A.S.M.) ünvanı ile şeair-i İslamiyeyi ihya etmektir. Alem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddi ve mânevi tehlikelerden ve gadab-ı İlâhi’den kurtarmaktır. (Emirdağ Lahikası, 259)
19- Mehdi dünyada şu an halifesi olmayan Müslümanların halifesi olacaktır

İkinci Vazifesi: Hilafet i Muhammediye (A.S.M.) ünvanı ile şeair-i İslamiyeyi ihya etmektir.
20- Mehdi şu an büyük karmaşa içinde olan insanlığı maddi, manevi tehlikelerden ve İlahi gazaptan kurtaracaktır

Alem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddi ve mânevi tehlikelerden ve gadab-ı İlâhi’den kurtarmaktır. (Emirdağ Lahikası, 259)
21- Üstadın ifadesiyle Mehdi’nin milyonlarca kişiden oluşan orduları olacaktır

Alem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddi ve mânevi tehlikelerden ve gadab-ı İlâhi’den kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta-i istinadı ve hadimleri, milyonlarla efradı bulunan ordular lazımdır. (Emirdağ Lahikası, 259)
22- Bediüzzaman, Mehdi’nin şeriatı icra ve tatbik edeceğini, yani toplumlarda İslam’ın hükümlerini uygulayacağını söylemiştir.

O zatın ikinci vazifesi, şeriatı icra ve tatbik etmektir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
23- Üstad, Mehdi’nin çok geniş maddi imkanlara sahip olarak İslam Birliği’ni oluşturup, şeriatı icra ve tatbik edeceğini bildirmiştir

Birinci vazife maddi kuvvetle değil, belki kuvvetli itikad ve ihlas ve sadakatle olduğu halde, bu ikinci vazife gayet büyük maddi bir kuvvet lazım ki, o ikinci vazife tatbik edilebilsin. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
24- Semavi dinlerin hepsinin beklediği Hz. İsa’nın gelişi ile birlikte, İsevilerin Hz. Mehdi ile ittifak yapıp Kuran’a tabi olacaklarını Üstad bildirmiştir

O zatın üçüncü vazifesi, Hilafet-i İslamiyeyi İttihad-ı İslam’a bina ederek, İsevi ruhanileriyle ittifak edip din-i İslam’a hizmet etmektir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
25- Bediüzzaman, Hıristiyanlığın Kuran’a tabi olması ile dünya çok geniş çapta ve görkemli gelişmelere sahne olacağını söylemiştir

Birinci vazife, o vazifeden üç dört derece daha ziyade kıymetdardır, fakat o ikinci, üçüncü vazifeler pek parlak ve çok geniş bir dairede ve şa’şaalı bir tarzda olduğundan umumun ve avamın nazarında daha ehemmiyetli görünüyorlar. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
26- Üstad, Mehdi’nin büyük bir saltanat sahibi olacağını müjdelemiştir

Bu vazife, pek büyük bir saltanat ve kuvvet ve milyonlar fedakarlarla tatbik edilebilir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
27- Bediüzzaman, Hz. Mehdi’ye bütün müminler, ulemalar, evliyalar ve peygamberimizin (sav) soyundan olan seyyidler cemaati iltihak edip tabi olacaklardır demiştir

Üçüncü Vazifesi: İnkılâbat-ı zamaniye ile çok ahkâm-ı Kur’aniye’nin zedelenmesiyle ve Şeriat ı Muhammediye’nin (A.S.M.) kanunları bir derece ta’tile uğramasiyle o zat, bütün ehl-i imanın mânevi yardımlariyle ve ittihad-ı İslâm’ın muavenetiyle ve bütün ulema ve evliyanın ve bilhassa Al-i Beyt’in neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakâr seyyidlerin iltihaklariyle o vazife-i uzmâyı yapmaya çalışır. (Emirdağ Lahikası, 260)
28- Kendi dönemi dahil, daha önce gelmiş-geçmiş müceddidlerin hiçbirinin neden müjdelenen Mehdi olmadığını Bediüzzaman izah etmiştir

Gerçi her asırda hidayet edici, bir nevi Mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat her biri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibariyle, ahir zamanın Büyük Mehdi ünvanını alamamışlar. (Emirdağ Lahikası, 260)
29- Şimdiye kadar gelen müceddidler yalnızca iman çalışmasını bir yönüyle yapmışlardır. Bediüzzaman, bahsettiği üç vazifeyi de ancak Mehdi’nin yapacağını bildirmiştir

Hem bu üç vezaifi birden bir şahısda, yahut cemaatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerhetmemesi pek uzak, adeta kabil görülmüyor. Ahir zamanda Al-i Beyt-i Nebevi’nin (A.S.M.) cemaati-i nuraniyesini temsil eden Hazret-i Mehdi’de ve cemaatindeki şahs-ı manevide ancak içtima edebilir. (Kastamonu Lahikası, 139 ve Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 156)
30- Üstad, bazı kimselerin, ‘Mehdi eskiden çıkmıştır’ tarzındaki yanlış inanışlarının sebebini izah etmiş ve beklenen Mehdi ile karıştırdıklarını ifade etmiştir

“Rivayetlerde, ahir zamanın alametlerinden olan ve al-i beyt-i nebeviden Hazret-i Mehdi’nin hakkında ayrı ayrı haberler var. Hatta bir kısım ehl-i ilim ve ehl-i velayet, eskide onun çıkmasına hükmetmişler.

Allahu a’lem bissevab, bu ayrı ayrı rivayetlerin bir te’vili şudur ki: Büyük Mehdi’nin çok vazifeleri var. Ve siyaset aleminde, diyanet aleminde, saltanat aleminde, cihad alemindeki çok dairelerde icraatları olduğu gibi, her bir asır me’yusiyet vaktinde, kuvve-i maneviyesini te’yid edecek bir nevi Mehdi’ye veyahud Mehdi’nin onların imdadına o vakitte gelmek ihtimaline muhtaç olduğundan; rahmet-i İlahiyye ile her devirde belki her asırda bir nevi Mehdi Al-i Beyt-ten çıkmış, ceddinin şeriatını muhafaza ve sünnetini ihya etmiş. Mesela: Nakşibend ve aktab-ı erbaa ve on iki imam gibi büyük Mehdi’nin bir kısım vazifelerini icra eden zatlar dahi, Mehdi hakkında gelen rivayetlerde, medar-i nazar Muhammed Aleyhissalatü Vesselam olduğundan rivayetler ihtilaf ederek, bir kısım ehl-i hakikat demiş: “Eskide çıkmış.” Her ne ise… (Şualar, 456)
31- Mehdi’nin Ehl-i Beytten biri olarak Ahir zamanda çıkması, “hem zaruri bir durumdur, hem de toplumsal hayatın kanunlarının bir gereğidir” der Bediüzzaman

Evet yüzer kudsi kahramanları yetiştiren ve binler manevi kumandanları ümmetin başına geçiren ve hakikat-i Kur’aniyenin mayası ile ve imanın nuriyle ve İslamiyetin şerefiyle beslenen, tekemmül eden A-li Beyt, elbette ahir zamanda şeriat-i Muhammediyeyi ve hakikat-i Furkaniyeyi ve sünnet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) ihya ile, ilan ve icra ile, başkumandanları olan “Büyük Mehdi” nin kemal-i adaletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gayet makul olmakla beraber, gayet lazım ve zaruri ve hayat-i içtimaiye-i insaniyedeki düsturların muktezasıdır…” (Şualar, 456)
32- Bediüzzaman, Hz. İsa’nın semavi nuzulünün kesin olduğunu bildirdiğine göre, Hz. İsa geldiğinde kiminle ittifak yapacaktır, o anda Müslümanların başında kim olacaktır? Rivayetler ve Bediüzzaman bu şahsın Mehdi olduğunu söylemektedir

Evet, hadis-i şerifin ifadesiyle Hazret-i İsa’nın semavi nuzulü kat’i olmakla beraber; mânâ-yı işârisiyle-başka hakikatları ifade ettiği gibi bu hakikata da mu’cizane işaret ediyor. (Kastamonu Lahikası, 50)

Şahs-ı İsa Aleyhisselam’ın kılıncı ile maktül olan şahs-ı Deccal’ın teşkil ettiği dehşetli maddiyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevisini mahvedecek ancak İsevi ruhanileridir ki; o ruhaniler din-i İsevi’nin hakikatını hakikat-ı İslamiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek. Hattâ, “Hazret-i İsa Aleyhisselam gelir, Hz. Mehdi’ye namazda iktida eder, tâbi olur.” diye rivâyeti bu ittifaka ve hakikat-ı Kurâniye’nin matbuiyetine ve hakimiyetine işaret eder. (Şualar, 493)
33- Hıristiyanlık dininin üçleme ve başka batıl ve hurafelerden arınacağı Bediüzzaman tarafından ifade edilmiştir. Böyle bir gelişme henüz gerçekleşmemiş, beklenmektedir

.. Hal-i hazır Hıristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak .. (Mektubat 53-54)
34- Hurafelerden arınan, saflaşan Hıristiyanlık dini, hak din olan İslam’a dönüşüp, İslam’a tabi olacaktır. Üstadın, rivayetlere göre aktardığı bu gerçek, henüz yaşanmamış ve beklenilen olağanüstü bir gelişmedir

.. Hıristiyanlık bir nevi İslamiyet’e inkilab edecektir… Ve Kur’an’a iktida ederek, o İsevilik şahsı manevisi tabi; ve İslamiyet, metbu makamında kalacak. (Mektubat 53-54)

35- İslamiyet ve ona tabi olan Hıristiyanlık ittifak edip büyük güç kazanarak dinsizlik akımını mağlup edeceklerdir. Dünyanın çehresini değiştirecek bu gelişme, henüz yaşanmamış ve beklenmektedir

..Din-i hak, bu iltihak neticesinde azim bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karsı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevilik ve İslamiyet; ittihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak.. (Mektubat 53-54)
36- Bu ittifakın başına da Hz. İsa geçecektir. Hıristiyanların da beklediği Hz. İsa’nın nuzulü ve ittifak ile gelen bu neticeler yaşanmadığına göre, Bediüzzaman’ın yaşanacağını söylediği bu gelişmeler beklenmektedir

.. İttihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken alem-i semavatta cism-i beşerisiyle bulunan şahs-ı İsa Aleyhisselam, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini bir Muhbir-i Sadık, bir Kadir-i Külli Şey’in va’dine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır; madem Kadir-i Külli Sey’ va’detmiş elbette yapacaktır … (Mektubat, 53-54)
37- Dinsizlik akımı etkisini sürdürdüğüne göre, iki din ittifak etmediğine göre, hak dinin kuvvet bulmasını gerçekleştirecek olan iki mübarek zat olan Hz. Mehdi ve Hz. İsa’nın gelmeleri beklenmektedir

Şahs-ı İsa Aleyhisselam’ın kılıncı ile maktül olan şahs-ı Deccal’ın teşkil ettiği dehşetli maddiyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevisini mahvedecek ancak İsevi ruhanileridir ki; o ruhaniler din-i İsevi’nin hakikatını hakikat-ı İslamiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek. Hattâ, “Hazret-i İsa Aleyhisselam gelir, Hz. Mehdi’ye namazda iktida eder, tâbi olur.” diye rivâyeti bu ittifaka ve hakikat-ı Kurâniye’nin matbuiyetine ve hakimiyetine işaret eder. (Şualar, 493)
38- İslam’ın, bu gelişmelerle birlikte dünyaya hakim olacağı müjdelendiğine göre, Müslümanların bunu ve bunun gerçekleşmesine vesile olacak Hz. Mehdi’nin zuhurunu, Bediüzzaman gibi gözlüyor olmaları doğru olanıdır

Allahu a’lem bissevab, bu ayrı ayrı rivayetlerin bir te’vili şudur ki: Büyük Mehdi’nin çok vazifeleri var. Ve siyaset aleminde, diyanet aleminde, saltanat aleminde, cihad alemindeki çok dairelerde icraatları olduğu gibi, her bir asır me’yusiyet vaktinde, kuvve-i maneviyesini te’yid edecek bir nevi Mehdi’ye veyahud Mehdi’nin onların imdadına o vakitte gelmek ihtimaline muhtaç olduğundan; rahmet-i İlahiyye ile her devirde belki her asırda bir nevi Mehdi Al-i Beyt-ten çıkmış, ceddinin şeriatını muhafaza ve sünnetini ihya etmiş. Mesela: Nakşibend ve aktab-ı erbaa ve on iki imam gibi büyük Mehdi’nin bir kısım vazifelerini icra eden zatlar dahi, Mehdi hakkında gelen rivayetlerde, medar-i nazar Muhammed Aleyhissalatü Vesselam olduğundan rivayetler ihtilaf ederek, bir kısım ehl-i hakikat demiş: “Eskide çıkmış.” Her ne ise…

Evet yüzer kudsi kahramanları yetiştiren ve binler manevi kumandanları ümmetin başına geçiren ve hakikat-i Kur’aniyenin mayası ile ve imanın nuriyle ve İslamiyetin şerefiyle beslenen, tekemmül eden A-li Beyt, elbette ahir zamanda şeriat-i Muhammediyeyi ve hakikat-i Furkaniyeyi ve sünnet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) ihya ile, ilan ve icra ile, başkumandanları olan “Büyük Mehdi” nin kemal-i adaletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gayet makul olmakla beraber, gayet lazım ve zaruri ve hayat-i içtimaiye-i insaniyedeki düsturların muktezasıdır…” (Şualar, 456)
39- Kuran’ın hakikatleri henüz ihya edilmemiştir. Bediüzzaman’ın tabiriyle bir nev’i ta’tile uğrayan Kuran’ın hükümleri, Hz. Mehdi tarafından ihya edilecektir.

Üçüncü Vazifesi: İnkılâbat-ı zamaniye ile çok ahkâm-ı Kur’aniye’nin zedelenmesiyle ve Şeriat ı Muhammediye’nin (A.S.M.) kanunları bir derece ta’tile uğramasiyle o zat, bütün ehl-i imanın mânevi yardımlariyle ve ittihad-ı İslâm’ın muavenetiyle ve bütün ulema ve evliyanın ve bilhassa Al-i Beyt’in neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakâr seyyidlerin iltihaklariyle o vazife-i uzmâyı yapmaya çalışır. (Emirdağ Lahikası, 260)

.. Şeriat-i Muhammediyeyi ve hakikat-i Furkaniyeyi ve sünnet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) ihya ile, ilan ve icra ile, başkumandanları olan “Büyük Mehdi” nin kemal-i adaletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gayet makul olmakla beraber, gayet lazım ve zaruri ve hayat-i içtimaiye-i insaniyedeki düsturların muktezasıdır…” (Şualar, 456)
40- Kuran’ın hükümleri Mehdi tarafından icra edilecektir.

.. Şeriat-i Muhammediyeyi ve hakikat-i Furkaniyeyi ve sünnet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) ihya ile, ilan ve icra ile, başkumandanları olan “Büyük Mehdi” nin kemal-i adaletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gayet makul olmakla beraber, gayet lazım ve zaruri ve hayat-i içtimaiye-i insaniyedeki düsturların muktezasıdır…” (Şualar, 456)

O zatın ikinci vazifesi, şeriatı icra ve tatbik etmektir. Birinci vazife maddi kuvvetle değil, belki kuvvetli itikad ve ihlas ve sadakatle olduğu halde, bu ikinci vazife gayet büyük maddi bir kuvvet lazım ki, o ikinci vazife tatbik edilebilsin. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
41- Mehdi ve talebeleri geldiğinde üstad kendisinin hayatta olmayacağını, vefat etmiş olacağını vurgulamıştır

Ta ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri, yani Hz. Mehdi ve şakirtleri (talebeleri), Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o daireyi genişletir ve o tohumlar sünbüllenir.Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 138 – Kastamonu Lahikası, 72)
42- Bediüzzaman, hizmetiyle yaşadığı ülke ve yaşadığı yere yakın bölgelerdeki insanlara hizmetini ulaştırabilmiş, ancak Mehdi’nin İslam aleminin birliğini dayanak noktası alarak, etkisini tüm insanlığa ulaştıracağını söylemiştir

İkinci Vazifesi: Hilafet i Muhammediye (A.S.M.) ünvanı ile şeair-i İslamiyeyi ihya etmektir. Alem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddi ve mânevi tehlikelerden ve gadab-ı İlâhi’den kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta-i istinadı ve hadimleri, milyonlarla efradı bulunan ordular lazımdır. (Emirdağ Lahikası, 259)
43- Bediüzzaman, Mehdi’nin kendisinin komutanı, kendisinin de onun bir eri bir askeri olduğunu ifade etmiştir.

O ileride gelecek acib şahsın bir hizmetkarı ve ona yer hazır edecek bir dümdarı ve o büyük kumandanın pişdâr bir neferi olduğumu zannediyorum. (Barla Lahikası, 162)
44- Bediüzzaman kendisinin “seyyid” olmadığına, Mehdi’nin ise “seyyid” olacağına özellikle dikkat çekmiştir

“Ben, kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki âhir zamanın o büyük şahsı, Âl-i Beyt’ten olacaktır.” (Emirdağ Lahikası, 247-250)
45- Bediüzzaman, kendi talebelerinin Risale-i Nurları ve kendisini hata ederek Mehdi zannettiklerini ve yanıldıklarını ifade etmiştir

… Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini haklı olarak Hz. Mehdi telakki ediyorlar. O şahs-ı manevinin de bir mümessili, Nur şakirdlerinin tesanüdünden gelen bir şahs-ı manevisi ve o şahs-ı maneviden bir nevi mümessili olan biçare tercümanını zannettiklerinden, bazen o ismi O’na veriyorlar. Gerçi bu, bir iltibas ve bir sehivdir, fakat onda mes’ul değiller. (Tılsımlar Mecmuası, 201)
46- Bediüzzaman’a göre, ahir zamanın büyük Mehdisi ünvanını alacak kişide ve cemaatinde üç vazifenin de yapıldığı görülmelidir

Gerçi her asırda hidayet edici, bir nevi Mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat herbiri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibariyle, ahir zamanın Büyük Mehdi ünvanını alamamışlar. (Emirdağ Lahikası, 260)

Hem bu üç vezaifi birden bir şahısda, yahut cemaatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerhetmemesi pek uzak, adeta kabil görülmüyor. Ahir zamanda Al-i Beyt-i Nebevi’nin (A.S.M.) cemaati-i nuraniyesini temsil eden Hazret-i Mehdi’de ve cemaatindeki şahs-ı manevide ancak içtima edebilir. (Kastamonu Lahikası, 139 ve Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 156)
47- Üstad, ahir zamanda zuhur edeceği müjdelenen şahısları herkesin tanıyamayacağını, ancak yakınlarının imanlarının nuru ile tanıyabileceklerini ifade etmiştir

Hz. İsa (A.S) geldiği vakit, herkesin onun İsa olduğunu bilmesi gerekmez. O’nun yakınları ve ileri gelen kişiler, imanın nuru ile onu tanırlar. Yoksa açıkça herkes onu tanımayacaktır. (Mektubat, 54)

Hatta Hazret-i İsa Aleyhisselam’ın nuzulü dahi ve kendisi İsa Aleyhisselam olduğu, nur-u imanın dikkatiyle bilinir; herkes bilemez. (Şualar, 487)
48- Hz. İsa’yı en iyi tanıyacak kişi şüphesiz ki Hz. Mehdi’dir. Bediüzzaman onun talebelerinin sayılarının az olacağı ve küçük bir cemaat olduğunu söylemektedir

İsa Aleyhisselam’ı nur-u iman ile tanıyan ve tabi olan cemaat-i ruhaniye-i mücahidinin kemiyeti, Deccal’in mektepçe ve askerce ilmi ve maddi ordularına nispeten çok az ve küçük olmasına işaret ve kinayedir. (Şualar, 495)
49- Hz. Mehdi ve ahir zamanda zuhur edeceği bildirilen diğer şahısların herkes tarafından tanınamayacağı, ancak imanın nurundan kaynaklanan bir dikkatle tanınabileceği Bediüzzaman tarafından bildirilmiştir

Şimdi Mehdi gibi eşhâsın hakkındaki rivâyâtın ihtilâfâtı ve sırrı şudur ki:

Ehadîsi tefsir edenler, metn-i Ehadîsi tefsirlerine ve istinbatlarına tatbik etmişler. Meselâ: Merkez-i saltanat o vakit Şam’da veya Medine’de olduğundan, vukuat-ı Mehdiye veya Süfyâniyeyi merkez-i saltanat civarında olan Basra, Kûfe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir etmişler.

Hem de o eşhasın şahs-ı mânevîsine veya temsil ettikleri Cemâate âit âsâr-ı azîmeyi o eşhasın zâtlarında tasavvur ederek öyle tefsir etmişler ki, o eşhas-ı hârika çıktıkları vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler.

Halbuki demiştik: Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise o eşhas, hattâ o müdhiş Deccal dahi çıktığı zaman çokları, hattâ kendisi de bidayeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u îmânın dikkatiyle, o eşhas-ı âhirzaman tanınabilir.


50- Bediüzzaman, Mehdilik için kendine hüsn-ü zan edenlerin, sadece iman vazifesine göre değerlendirme yaptıklarını, halbuki Mehdi’nin diğer vazifeleri olan ‘şeriatı ihya ve hilafeti tatbik’ etmesini dikkate almadıkları için yanıldıklarını ifade etmiştir

Bazı ayat-ı kerime ve ehadis-i şerife ahirzamanda gelecek bir müceddid-i ekberi mana-yı işari ile haber veriyorlar. Fakat o gelecek zatın ve cemiyetinin üç vazifesinden en ehemmiyetlisi olan ve zahiren en küçüğü görünen imanı kurtarmak ve hakaik-i imaniyeyi güneş gibi göstermek vazifesini Risale-i Nur ve şakirdlerinin şahs-ı manevisi tam yaptıklarından; o gelecek zata dair haberleri ve işaretleri, Risale-i Nur’un şahs-ı manevisine hatta bazen tercümanına da tatbike çalışmışlar ve Şeriatı ihya ve hilafeti tatbik olan çok geniş dairede hükmeden bu iki mühim vazifesini nazara almamışlar.Onların kanaatleri, onların Risale-i Nur’dan istifade cihetinde faidelidir, zarasızdır; fakat Nur’un mesleğindeki ihlasa ve hiçbir şeye alet olmamasına ve dünyevi ve manevi makamatı aramamasına zarar verdiği gibi, Nurların muhafızları her taifenin hususan siyasi taifenin tenkidine ve hücumuna vesile olabilir. (Tılsımlar Mecmuası, 168)

Bediüzzaman’ın mutluluk formülleri

ELİF NESİBE ÖZBUDAK
Sayı: 832 / Tarih : 15-11-2010

Florida State Üniversitesi’nden Furkan Aydıner ve Eron Manusov’un, mutluluk kavramını Risale-i Nur okuyanlar üzerinde sorguladığı ankete göre Bediüzzaman’ın eserlerini okudukça, insanların hayattan memnun olma seviyeleri yükseliyor.

Bediüzzaman Said Nursi’nin meşhur sözlerinden biri şöyle: “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” Nursi, insanoğlunun var olduğu günden bu yana aradığı mutluluğu bulmanın yolunu sanki bu tek cümle ile özetler. ‘Güzellik’ kavramını âdeta üç boyutlu gözlük hâline getirir ki, onu takanlar yaşadıkları her olayın sonucunda mutluluk görüntüsünü yakalayabilsin. Bediüzzaman, insanın fıtratı gereği mutluluk arayışının hiç bitmeyeceğini hatta bu arayışın hem bu dünyayı hem de ahireti kapsadığını bildiği için belki de gerçek mutluluğun formüllerini müellifi olduğu Risale-i Nur külliyatının pek çok yerine serpiştirir. Mesela Sözler’de mutluluğun kaynağının sınırsız olmadığını vurgular: “Helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye lüzum yoktur.” gibi.

Bediüzzaman’ın mutluluk formülleri, ABD Florida Üniversitesi’nde Nöroiktisat dersleri veren Furkan Aydıner ile aynı üniversitede tıp alanında öğretim görevlisi olan Eron Manusov’un ilgisini çeker. Nöroiktisat, beyindeki faaliyetlere dayalı olarak insanların acı duyusunu, lezzet algısını ve taleplerini ölçmeye çalışan bir bilim dalı. Manusov ve iki senedir Florida Üniversitesi’nde çalışmalar yapan Aydıner, farklı hayat tarzına sahip ve değişik yöntemlerle mutluluk arayan insanlar üzerinde bir araştırma yapmaya karar verirler. Ekim ayında düzenlenen Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu’nun ‘İnsanlık Onuruna Layık Bir Gelecek İçin İlim, İman, Ahlak’ söylemi de çalışmak istedikleri alanla örtüşünce Risale-i Nur okuyanların hayattan memnuniyetlerini ölçecek bir anket yaparlar. 2010 yılının yaz aylarında 1.523 Risale-i Nur okuyucusuna e-posta yoluyla mesaj gönderen ikili, yüzü aşkın sorunun yarısından fazlasına cevap vermeyenleri dikkate almaz. Sonuçta 341 kişinin anket sonuçlarını değerlendirerek bir tebliğ hazırlar ve sempozyuma katılırlar.

Furkan Aydıner, bugüne kadar Batı’da mutluluk konusunda yapılmış pek çok çalışmada, daha fazla tüketim ve eğlenceye dayalı hayat tarzının insanlara mutluluk değil, psikolojik ve sosyal sorunlar getirdiğinin ortaya çıktığını vurguluyor. Ona göre Said Nursi, eserlerinde bu sonucu manevi değerler ve moral değerlerinden uzaklaşıp hazcı ve materyalist değerlere yönelmeye bağlıyor. İnsanın beşerî ihtiyaçlarının ötesinde manevi, sosyal, zihinsel ve vicdani ihtiyaçlarının olduğuna dikkat çekiyor. Hakiki ve daimi huzurun, bu ihtiyaçları dengeli bir şekilde karşılamakla mümkün olabileceğini söylüyor. Materyalist ve hazcı hayat tarzlarını benimseyen insanların bu dünyada inşa etmeye çalıştıkları yalancı cennetlerin aslında bir nevi cehennem olduğunu, öte yandan hayatını manevi değerler ve moral değerleri üzerine inşa eden insanların daha dünyada iken bir nevi cenneti yaşamaya başladıklarını iddia ediyor. İşte Aydıner ve Manusov yaptıkları ankette Said Nursi’nin bu mutluluk tezinin doğru olup olmadığını Risale-i Nur okuyanların hayat görüşleri üzerinden anlamaya çalışıyor.

Ankette Risale-i Nur külliyatında yer alan pek çok eserden faydalanılsa da en fazla başvurulan kaynak Gençlik Rehberi oluyor. Yaşam Memnuniyeti Skalası, Aspirasyon İndeksi ve Lezzetler Skalası şeklinde üç bölümden oluşan anket sonrası yapılan analizde Risale-i Nur okuyanlar başlangıç, orta ve ileri seviye diye gruplara ayrılıyor. Bu gruplar Risale-i Nur külliyatını bitirme, günlük okuma, tesbihat yapma ve haftalık sohbetlere katılma sıklıklarına göre belirleniyor.

Yaşam Memnuniyeti Skalası’nda başlangıç düzeyindekilerin yüzde 62’si, orta düzeydekilerin yüzde 82’si ve ileri düzeydekilerin yüzde 93’ünün hayatlarından memnun olduğu ortaya çıkıyor. Bu oranları Türkiye İstatistik Kurumu’nun bu yıl yetişkin nüfus için ölçtüğü yüzde 54’lük yaşam memnuniyeti oranıyla kıyaslayınca başlangıç seviyesindeki Risale-i Nur okuyucuları yüksek memnuniyet kategorisinde, orta ve ileri düzeydekiler ise en yüksek memnuniyet kategorisinde yer alıyor.

Aspirasyon İndeksi’nde ise Risale-i Nur okuyanların hayata dair pozitif ve negatif değerlerinin Bediüzzaman’ın fikirleriyle ne oranda örtüştüğü ortaya çıkarılıyor. Bu sebeple katılımcılara 14 farklı alanda 86 soru yöneltiliyor. Çıkan sonuçlara göre maneviyat, dürüstlük ve hakkaniyet, aile ve arkadaşlık bağları, entelektüel faaliyetler, kişisel gelişim, estetik deneyim, çevreye uyum, yardımlaşma ve fedakârlık, sağlık gibi pozitif değerlerin yanı sıra hazcılık, şan-şöhret, para, imaj, endişe ve korku gibi negatif değerlere belli puanlar veriliyor. Sonuçta Risale-i Nur okuyucularının pozitif değerleri önemsediği ölçüde, negatif değerlerden uzaklaştığı görülüyor.

Lezzetler Piramidi’ne gelecek olursak, Aydıner, Maslow’un meşhur ihtiyaçlar piramidinin dışında yaptıkları çalışmanın alanında belki de ilk olabileceğini düşünüyor. Risale-i Nur okurlarının en çok nelerden lezzet aldıklarının bulunmaya çalışıldığı bu bölümde manevi yaşam, zihinsel faaliyetler, sevgi ve şefkat gibi duygusal lezzetler piramidin zirvesinde yer alırken, yeme-içme gibi duyusal lezzetlerin en alt sırada olduğu görülüyor.

Furkan Aydıner, anket sonuçlarında içsel değerlere ağırlık verenlerin en yüksek seviyede olmasını, günümüzde insanların çoğunun mutluluğu yanlış yerde aradığının göstergesi olarak yorumluyor: “Bediüzzaman’ın ‘meşru daire’ diye tarif ettiği manevi değerler ve moral değerlerine dayalı hayatın en yüksek mutluluğu sağlaması, söz konusu meşru dairenin keyfe kâfi olduğunu gösteriyor.”

Eron Manusov da maneviyatın mutluluk getirdiği görüşünü destekliyor: “Özellikle, ‘Ne kadar okur, öğrenir, maneviyatta güçlenirsen, o derece hayatından keyif alırsın’ diyor bizim çalışmamız. Şu gayet açık ki, Risale-i Nur, okuyucularına hayattan memnun olmanın yolunu gösteriyor. Daha ötesi, ne kadar çok kendini Risale-i Nur öğretisine adarsan, o kadar çok mutlu oluyorsun.” Ama Manusov, bunun genel olarak maneviyata yoğunlaşmaktan da kaynaklanabileceğine, bu sebeple başka gruplar üzerinde benzer çalışmalar yapılırsa, Risale-i Nur’un spesifik etkisinin daha iyi anlaşılabileceğine dikkat çekiyor. “Bir âlimin insanların hayatı üzerinde bu denli tesirli olabileceğine şaşırmadım.” diyen Manusov, Türkiye dışında insanların Nursi gibi bir âlimin öğretisinden haberdar olmayışını ise şaşkınlıkla karşılıyor.

Aydıner’e göre, Said Nursi’nin anlattığı şeyler evrensel değerler ve bunlar bütün dinlerde hatta Aristo gibi filozofların söylemlerinde bile ortak: “Herkes dürüstlük, dostluk, samimi arkadaşlık gibi değerlerin iyi olduğunda hemfikir. Ancak mesele bunları hayata geçirmek. Özellikle bireyselliğin, hazcılığın, egoistik tatminin, gösterişin, şan ve şöhretin bütün cazibesiyle insanları kendine çektiği bir asırda moral değerlerine ve manevi değerlere dayalı hayat tarzı hayli zorlaşmış. Nursi, okuyanlarını bu zoru başarmaya teşvik ediyor.” Bu sebeple Aydıner ve Manusov, anket sonucunda elde ettikleri bulguların evrensel geçerliliğe sahip olduğunu ve benzer manevi değerleri tatbik eden herkes için geçerlilik arz ettiğini düşünüyor. Bunu ispatlamak içinse geriye, çalışmalarını farklı ülkeler ve sosyal gruplar üzerinde de uygulamak ve karşılaştırma yapmak kalıyor. Zaten ikili de bu konu üzerinde çalışıyor.

Risale-i Nur okuyanların pozitif ve negatif değerleri Bediüzzaman’ın fikirleriyle örtüşüyor

Furkan Aydıner, Aspirasyon İndeksinde ortaya çıkan tablonun Risale-i Nur’da yazılan fikirlerle nasıl örtüştüğünü bazı maddeleri Bediüzzaman’ın düşünceleriyle kıyaslayarak şu şekilde yorumluyor:

Pozitif Değerler

Nursi, delil ve bürhana dayalı tahkiki iman esaslı bir manevi hayata eserlerinde vurgu yapıyor. İbadet kavramının manasını geniş tutup, okuyucularını öğrenmeye ve tefekküre teşvik ediyor. Tahkikî imanın verdiği nurla okuyucularını huzuru aramaya davet ediyor. Dolayısıyla, Risale-i Nur okuyanların dünyasında maneviyatın en yüksek öneme sahip olması şaşırtıcı değil.

Sigmund Freud’daki ‘süperego’ya denk gelen vicdan olgusuna dikkat çekip, okuyucularını dürüst ve hakkaniyetli yaşamaya teşvik ediyor. Tahkikî imanla, Allah’ın her yerde hazır ve nazır olduğunu görürcesine iman eden için yalana ve hileye yer olmadığını ısrarla vurguluyor. Bunun içindir ki, anketin sonuçlarına göre, katılımcıların Risale-i Nur okuma seviyeleri arttıkça dünyalarında dürüstlük ve hakkaniyete verdikleri önem artıyor.

Entelektüel hayat, aile ve arkadaşlık bağları ile kişisel gelişim puanlarının yüksek çıkması Risale-i Nur öğretisiyle paralellik arz ediyor. Risale-i Nur söz konusu değerlere büyük vurgu yaptığı gibi okuyucuları da yoğun entelektüel ve sosyal aktivitelerle bu değerleri öne çıkarıyor.

Estetik deneyim için hesaplanan pozitif değer, Nursi’nin eserlerinde kâinatın estetik boyutundan Allah’ın isimlerinin tecellisi olarak söz etmesiyle uyumluluk gösteriyor. Nursi, okuyucularına bu güzellikleri görüp, onların sanatkârını tespih etmeye davet ediyor.

Nursi eserlerinde okuyucularını herkesle hatta her şeyle olan kardeşliği görmeye teşvik ediyor. İnsanı da söz konusu evrensel harmoniye katılmaya çağırıyor.

Fedakârlık ve yardımlaşma için pozitif puanın çıkması da, Nursi’nin gerçek arkadaşlığı, sahabelerde olduğu gibi, ihtiyacın karşılanmasında kardeşinin ihtiyacını kendi ihtiyacının önünde tutmak ve kardeşinin başarısına kendi başarısı kadar sevinmek gibi fedakârlık değerlerine dayandırmasıyla açıklanabilir.

Negatif Değerler

Hazcılığın en kötü puan alması şaşırtıcı değil. Çünkü Nursi eserlerinde hazcılığa karşı kuvvetli argümanlar ortaya koyuyor. Gayrimeşru lezzetleri zehirli bala benzeten Nursi, insanların onlardan sadece sahte ve elemli lezzet aldıklarını ifade ediyor. Ayrılık, yokluk, kıskançlık gibi elemleri içerdiği için uzun vadede insana öldürücü zehir tesiri yapar. İnsana layık olan, meleki ve insani lezzetlere talip olmaktır. Nursi, okuyucularını hazcılık ve sefahetten uzaklaştırmaya çalışırken, alternatif olarak, ‘daha yüksek lezzetler’ diye tarif ettiği, manevi, entelektüel, sosyal, vicdani, özverisel, estetik lezzetleri öneriyor. Bundandır ki, insanlar Risale-i Nur okudukça hazcılıktan nefret edip uzaklaşıyor ve içsel değerlere yoğunlaşıyor.

Şan, şöhret ve imaj değişkenleri için hesaplanan yüksek negatif değerler, Nursi’nin enaniyeti ‘en tehlikeli tuzak’ olarak tarif etmesinden kaynaklanabilir. Nursi’ye göre, benlik, şan ve şöhret, bir nevi ilahlık iddiasıdır. Oysa, insan, fıtraten sonsuz acizlik ve fakirlikle yoğrulduğu için şirk olan enaniyeti bırakıp hakiki kulluğa bürünüp kendisine verilenler için şükretmeli.

Para ve materyalist değerler için hesaplanan negatif değer, Nursi’nin dünyevi serveti amaç değil sadece araç olarak görmeye insanları teşvik etmesiyle açıklanabilir. Nursi, ‘bir lokma bir hırka’ felsefesini kabul etmiyor, aksine maddi servetin araç olarak gerekli ve faydalı olduğunu; ancak, maddiyatı amaç olarak görmenin çok büyük hata olduğunu söylüyor.

Endişe ve korku için hesaplanan negatif puan, Nursi’nin her şeyi her an tasarrufu altında tutan ve bizatihi kendisi yapan mutlak iyilik sahibi bir ilah anlayışını anlatmasıyla açıklanabilir. Çünkü, böyle bir Allah’a iman eden, imanının derecesine göre, O’na teslim olarak tevekkül edeceği için korku ve endişelerden uzak olur. Üzerine düşeni fiilî dua kabilinden yapar, gerisi için endişe etmez.

15.11.2010

ELİF NESİBE ÖZBUDAK

RİSALE-İ NUR IŞIĞINDA GELECEĞİN İNŞASI- 3

Bir muallimin yaptığı basit bir ırkçılık propogandasının, karşı taraftaki dostluğu ve iyi niyeti birkaç sene içinde düşmanlığa çevirdiği açıkca görülmektedir.

O halde devletin ırkçılığına dayanan politikası gereği okullarda yapacağı ırki telkinler, başka ırktan olanların da karşıt propogandalar ile ayrılıkçı fikirleri harekete geçirecektir. Geçmişte yaşadığımız ve günümüzde hala yaşamaya devam ettiğimiz ızdırapların, acıların altında bu yatmaktadır.

Bediuzzaman’ın müdafa ettiği müspet millliyetçiliğin diğer adı İslam Milliyeti’dir. Bu milliyetin temeli ve özü dindir. Türkler ve Kürtler ve diğer milletler arasında bu düşünce öylesine kaynaşmıştır ki, ayırmak mümkün değildir. Kendi ifadesiyle:

“Biz müslümanlar yanımızda din ve milliyet bizzat müttehittir/birbiriyle içiçe, zahiri, arızi bir ayrılık var. Belki din, milliyetin hayatı ve ruhudur. İkisine birbirinden ayrı ve farklı bakıldığı zaman, hamiyet-i diniye/ dinin korunması, avam/ halktan biri ve havassa/ ileri gelenlere şamil oluyor. Hamiyet-i milliye/ milliyeti koruma gayreti, yüzden birisine, yani menafi-i şahsiyetini/şahsi menfaatlerini millete feda edene has kalır. Öyleyse hukuk-u umumiye/ genel hukuk içinde hamiyet-i diniye esas olmalı, hamiyeti milliye ona hadim/ hizmet eden ve kuvvet veren bir kal’ası/ kalesi olmalı. Hususen biz şarklılar, garplılar/ Avrupalılar gibi değiliz. İçimizde kalplere hakim hiss-i dinidir/ din duygusudur.Yalnız hiss-i dini şarkı/doğuyu uyandırır, terakkiye/ gelişmeye sevk eder.”

“Hamiyet-i İslamiyye en kuvvetli ve metin ve arştan gelmiş bir zincir-i nurani/nurani bir zincirdir. Kırılmaz ve korkmaz bir urvetü’l vüska/kopmaz,sağlamdır. Tahrip edilmez, mağlup olmaz bir kutsi/kutsal kal’a/kaledir.( Mesnevi-i Nuriye s. 65 )

O’nun “ İslam Milliyeti” esasını ısrarla oturtma gayreti, farklı milletlerin yaşadığı memleketler, hususiyyetle ülkemiz için son derece önemlidir.

Bediuzzaman’ın sorunun çözümüne dair düşüncelerine baktığımızda, o dönemin hükümetinin yaptığı hatalar veya ihmallerin yanında, tarafsız bir bakış açıyla kendi milletini de masaya yatırarak onların da kendi değerlerine sahip çıkarak, şiddetten uzak, sulh yanlısı tavırlar içersinde olmaları tekininde bulunmuştur. O’na göre sorunun çözümünde yapılması gerekenler:

Medeni Tahammül ve Tolerans/Kürt Kimliğinin Tanınması

Bediuzzaman, her milletin kendi milli kimliğini,dilini ve kültürünü özgürce ifade etmesi her şeyden önce insani bir hak olarak görmektedir. Bu değerlerin anayasal güvence altına alınması gerektiğini, bu düşüncede olan hükümet tarzının taraftarıdır. Ancak bu şekliyle uygulanır hale getirilebilir.Bu ise medeni gelişimi ve pozitif rekabet duygusunu tetikleyen güç olacaktır. Adem-i merkeziyet/yerinde yönetim modelini teklif eder. Fakat milletlerin birbirlerini kabullenmeleri karşılıklı hoşgörü ve medeni seviye oluşmadan bunun gerçekleşmesinin mümkün olamayacağını da ifade eder.Bölünme ve parçalanmaya götürme mahzuru vardır. Tatbikine çok zaman lazım” der.

Günümüzde bunun tatbikinde atılan ilk adımları görmek mümkün ama o olgunluğa ulaşmak için henüz erken diyebiliriz.

Şiddetin ve “Öteki”ye Düşmanlığın Reddi

O, içinden çıktığı Kürt toplumu için, kurumlaşarak kendi milli kimliklerine, tarih, dil ve edebiyatlarına sahip çıkmalarını üstüne basarak vurgular. Kendilerini tehlikeye atmayacak barış yanlısı etkin bir yaklaşım sergiler. Aynı zamanda Türk kardeşleri ve komşuları yanında Arap, Fars ve Ermenilere de zarar vermeyen, şiddet doğurmayan bir anlayışı savunur. Bu konuda Kürt ileri gelenlerine şöyle seslenir: “Ey Kürtler! Kendinizden şikayetçi olunuz. Her kabahati Türklere atmakla çok aldanırsınız. Görüyorm ki bizde pınar yoktur. Onun için uzaktan gelen kokuşmuş bir suyu içiyoruz. Öyleyse gayret ediniz, çalışınız.Eğitim ve erdemi eline veriniz. Şu yerlerde de bir küngan(sondaj, boru) atınız. Ta bir kemalat pınarı bizde de çıksın. Yoksa daima dilenci olacaksınız. Ya da susuzluktan öleceksiniz. Hem de dilencilik para etmez. İnsan dilenci olursa nefsine olsun. Bence merhamet dilencileri ya haksız ve ya tembeldir. Eğer siz insan olsanız, Türkler nasıl olursa olsunlar size fenalıkları dokunmaz. Fakat iyilikleri gelir.”

Bediuzzaman, Türk milletini asırlarca Kur’an’ın bayraktarı olduğu ve sena-yı Kuraniyye’ye mazhar olduğu, İslam’a çokca hizmet ettiği için o milleti çok seven ve hayatını onlar içinde geçiren bir kişidir.Gelecekte de tekrar İslam aleminin başına geçeceğine inanmaktadır.

Özgür Birliktelik: Cemahir-i Müttefika-i İslamiye

Bediüzzaman, Ortadoğu için ideal hedef olarak öngördüğü yapı “Birleşik Cumhuriyetler ve ya Birleşik Devletler sistemi”dir.(Emirdeğ Lahikası)

Ortadoğu’da coğrafi birliği bulunan her milleti mesela Araplar, Türkler, Farslar, Kürtler her birini, kendi Cumhuriyeti içinde, birleşik bir yapının doğal unsuru olarak görür. O, özellikle Kürtlerin bu yapının onurlu bir ferdi olmaları için iki yönlü bir çaba içindedir;
Biri, kendi tabiriyle “milyonlarla fertleri bulunan, binler seneden beri yaşayan, milliyetini ve lisanını unutmayan, Arapçayı ve Türkçeyi tambilmeyen ve mürşitleri ve alimleri perişan olan değerli ve sahipsiz bir kavim olan Kürtler”e, Türk, Arap, Fars vs. kardeşlerinin sahip çıması, yardım etmesini sağlama.

Bünün için şöyle seslenir:“ Ey Türkler ve Araplar! Sizde olan hakkımızı dava ediyoruz. Yani Kürt gibi küçük taifelerin menfaati ve saadet-i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük muazzam taife olan Arap ve Türk gibi hakim üstadlara bağlıdır. Ben İslam toplumlarını çok çark ve dolapları bulunan bir fabrikaya suretinde tasavvur ediyorum. O fabrikanın bir çarkı geri kalsa veya bir arkadaşı olan başka bir çarka tecavüz etse, makinenin mihanikiyeti bozulur. Birbirinizin şahsi kusurlarına bakmamak gerektir”

İkincisi: Kürtlerin bu meşru haklarına kavuşması için yaptığı projeler, girişimler, çalışmalar. Kürtlere şöyle seslenir: “Ayrı ayrı su damlaları gibi zayi olan hamiyet ve kuvvetinizi fikri milliyetle birleştirip milli bir çekim gücü teşkil ile Kürt gibi büyük bir kütleyi küre gibi döndürüp büyük İslam güneşi sisteminde, bir aydınlık gezegen gibi umumi ahengi oluşturunuz. ”

Sulh-u Umumi, Afv-ı Umumi, Ref-i Umumi

O, Osmanlı’da İttihat ve Terakki nin Meşrutiyet devrinde ihtilaller, ayaklanmalar, cinayetler, idamların olduğu karmaşayı yaşamış biriydi. Ülke de birlik ve huzurun temini için önemle şu esasların üzerinde durmaktadır: “Herkesin bir fikri var. Ben de hürüm. Selamet-i millet için bir fikrim var: İşte genel barış, genel af, ayrıcalıkların kaldırılması gerek. Ta ki her biri,bir imtiyaz ile başkasına haşerat nazarıyla bakmak ila nifak çıkmasın. Fahr olmasın, derim ki: Biz ki Kürd’üz aldanırız fakat aldatmayız. Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz.”

Fertlerin, milletlerin ve devletlerin hatalarıyla yüzleşmeleri, yanlışlarını görmeleri büyüklük olduğunu belirtir. O bu konuda şöyle der: “En büyük hata, insanın kendisini hatasız zannetmesidir.Eski hal muhal/imkansız, ya yeni hal, ya izmihlal/ yok olmak.”

Geçen yüzyılın başlarında Avrupa’dan hastalık taşıyan bir virüs gibi içimize girip, Osmanlı toplumunu ihtilaf ve kargaşaya iten ırkçılık düşüncesi, bu toplumu ikiye bölmüş, İslamın kardeşlik ruhuna en büyük darbeyi indirmiştir. Bilinçli propogandalarla devamlı gündemde tutulmuş ve karşı tepki olarak diğer milletlerin arasında da taraftarlar kazanarak günümüzde de hala devam eden bir sorunun ana sebebi olmuştur.

Sonuş olarak; biri ölmeden diğeri ölmeyen zakkumlar misali gerek Türk, gerekse Kürt menfi milletçiliğin topluma vereceği zarar ancak ikisine birden açılacak bir savaşla sonlandırılabilir. Bir asırdan fazla bir süredir Bediuzzaman ve yanında bulunan talebelerinin gayretleri günümüze kadar gelen süreçde Türk-Kürt çatışmasına engel olmuş, geçmişte Mehdi Zana’nın (Leyla Zana’nın kocası) yıllar sonra bir gazete röportajında ifade ettiği gibi, bir Kürt devletinin kurulmasını engellemişlerdir. Bu samimi gayretler özellikle O’nun derin öngörüsüyle ortaya koyduğu “eğitim seferberliği” yoğunlaşarak öncelikle o coğrafyada yaşan insanların -Türk veya Kürt- medeniyet ve hoşgörü gibi değerlerin öğretilmesine vesile olmuşlardır. Bu değerlerle olgunlaşacak bir toplumun neticesi olan siyasi çözümler de başarılı bir şekilde uygulanacaktır.

Çözüme doğru daha emin adımlarla ilerlediğimiz şu günlerde, Anadolu insanı doğusuyla, batısıyla, Türküyle, Kürdüyle, ortak değerlerine sahip çıkmakta, insanlarımız birbirleriyle kucaklaşmakta. Bu tablo ümitlerimizi daha da arttırmakta.

Kürtler,Türklerden ayrılamaz. Çünkü onlar, Türk toplumunun hakiki vatandaşı ve eskiden beri cihat arkadaşıdır.

Tarih bunu en büyük şahididir…

ULVİ SEVECEN – HABENAME

(http://www.habername.com/yazi/ulvi-sevecen-risale-i-nur-isiginda-gelecegin-insasi-3–5617.htm)

RİSALE-İ NUR IŞIĞINDA GELECEĞİN İNŞASI-2

Bir önceki yazımızda değindiğimiz ayet-i kerimeye göre insanlık, renk dil, kültür farklılıklarına rağmen aynı anne babadan yaratılmış, sonradan farklı şubelere kavim ve kabilelere ayrılmıştır. Ayrılıktan maksat, aralarındaki tanışmayı ve dayanışmayı kolaylaştırmak gayesini güder, birinin diğerine üstünlüğü ifade etmez.

Bediuzzaman, insanlığın birbiriyle tanışıp dayanışması hedefli milletlere ayrılmış olması halini, bir ordunun teşkilatlanmasına benzetmektedir.

“Nasıl ki, bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere takımlara kadar tefrik edilir/ayrılır. Taki her neferin muhtelif ve müteaddid menasebeti ve o münasebatı ve o münasebata göre vazifeleri tanınsın, bilinsin… Ta o ordunun efradlaları/fertleri düstür-ü teavun/yardımlaşma kuralı altında hakiki bir vazife-i umumiye/genel görevlerini görsün ve hayatı icmaiyyeleri/sosyal hayatları a’danın/düşmanların hücumundan masum kalsın, yoksa tefrik ve inkisam bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin; bir fırka bir fırkanın aksine
hareket etsin değildir. Aynen öyle de hey’et-i ictimaiyye-i İslamiye/İslam toplumu, büyük bir ordudur. Kabail/kabileler inkısam/ bölük bölük edilmiş fakat binler bir birler adedince cihet-i vahdetleri/ birlik olma yönleri var. Halıkları bir, Razzakları bir, peygamberleri bir, kıbleleri bir, vatanları bir bir, bir bir… Binler kadar bir bir.

İşte bu kadar bir birler, uhuvveti, muhabbeti ve vahdet-i iktiza ediyor. Demek kabail ve tavaife inkısam, şu ayetin ilan etttiği gibi, tearuf/tanışma içindir; tenakür/birbirini inkar için değildir, tehasüm /düşmalık için değildir.” (Mektubat 350-351)

Milliyet, milliyetçilik tabirlerinin içimize girdiği, çokça da propogandasının yapıldığı bir dönemde yaşayan Bediuzzaman’a göre, İslam cemaati için ciddi bir tehlike arz eden mesele sadece bu tabirler değil, o tabirlerin fikir dünyasına getirdiği anlayışlar, bu anlayış çizgisinde ortaya çıkan fikri ve siyasi gruplaşmlar, hizipler,partiler ve bunların arasında cereyan eden sürtüşme ve boğuşmalardı. O, bu şuurun uyanmasının müspet ve menfi olmak üzere iki ayrı şekilde gelişeceğini belirterek, milliyetçilik için;

“Fikr-i milliyet iki kısımdır; Bir kısmı menfîdir, şeametlidir, zararlıdır; başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adâvetle devam eder, müteyakkız davranır. Şu ise, muhasamet/hasımlığa ve keşmekeşe/karışıklığa sebebtir.

İkincisi: Müsbet milliyet, hayat-ı içtimaiyenin ihtiyac-ı dâhilîsinden/ sosyal hayatın ihtiyacından ileri geliyor; teavüne/yardımlaşmaya, tesanüde/dayanışmaya sebebdir; menfaatli bir kuvvet/ faydalı bir güç temin eder; uhuvvet-i İslâmiyeyi/ İslam kardeşiliğini daha ziyade /artmayı teyid/pekiştirecek bir vasıta olur. Menfî milliyetçiliğin, tarihçe pek çok zararları görülmüştür. Ezcümle Emevîler bir parça fikr-i milliyeti siyasetlerine karıştırdıkları için, hem âlem-i İslâm’ı küstürdüler, hem kendileri de çok felâketler çektiler. Şimdi ise, en ziyade birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebi tahakkümü altında ezilen anasır ve kabail-i İslâmiye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabani bakmak ve birbirini düşman telakki etmek, öyle bir felâkettir ki, tarif edilmez. Büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa’nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda, onlara ehemmiyet vermeyip belki manen onlara yardım edip, menfî unsuriyet fikriyle şark vilayetlerindeki vatandaşlara adâvet besleyip onlara karşı cephe almak, çok zararları ve mehâliki/ helak olma sebebi olur …” Mektubat:364-365-366.

Cumhuriyetin ilk devirleriyle birlikte daha da şiddetli bir yükseliş gösteren milliyetçi ve Türkçü söylemler, ibadetlerin Türkçeleştirilmesi,Türkçe ezan okunması gibi aşırılıklara varan bu ırkçı icraatlar, milliyetperverlik adına yapılmış gibi görünse de, yapılan bu icraatlar diğer milletler arasında tepkilere neden olunca, doğal olarak başka milletlerde de karşıt milliyetçiliğin yükselmesine neden olmuştur.

Milliyetçilik fikri eğer hakim bir devlet veya toplumun siyasi tercihi olursa, her zaman kendi düşmanlarını besler, büyütür ve tetikler. Bu, onun hayat suyudur. Özellikle Kürt halkı içersinde bir karşı tavır olarak milliyetçi düşünceler yaygınlaşmış, bu tehlike karşısında Bediuzzaman, ciddi bir mücadele vermiştir.

O’nun karşısında durduğu ve gelişmesine meydan vermemeye çalıştığı milliyetçilik Kürtçülük olmuştur. İçinden çıktığı toplumun İslami düşünce ve hayatına aykırı böyle bir fikre meyil vermemesi için elinden gelen her şeyini ortaya koymuş, tüm nüfuzunu böyle bir hamasetin oluşmaması için kullanmıştır. Kendisinden destek isteyen Şeyh Said ve taraftarlarına “Bu milletin torunlarına kılıç çekilmez” diyerek karşı çıkması bunun en belirgin örneğidir.

Bir talebesiyle yaşadığı bu konuyla alakalı bir diyalog da, aynı konuda samimi yaklaşımını bizlere göstermektedir.

Ben Van’da iken, hamiyetli Kürt bir talebeme dedim ki:

-Türkler İslamiyet’e çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?

-Ben müslüman bir Türkü, fasık bir kardeşime tercih ediyorum. Çünkü tam imana hizmet ediyorlar. Belki babamdan ziyade onla alakadarım.

Bir zaman geçti, (Allah rahmet etsin) o talebem ben esarette iken, İstanbul’da mektebe gitmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı milliytçi muallimlerden aldığı aksüamel ile o da Kürtçülük damarıyla başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi:

“Ben şimdi gayet fasık, hatta dinsiz de olsa bir Kürdü salih bir Türk’e tercih ediyorum.”
Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaati geldi ki, Türkler bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur.”

Devam edecek…

ULVİ SEVECEN – HABERNAME

RİSALE-İ NUR IŞIĞINDA GELECEĞİN İNŞASI-1

İstanbul, geçtiğimiz hafta sonu hem ülkemizin hem de dünyanın geleceği şekillendirme adına bir çok tekliflerin sunulduğu önemli organizasyonlardan birine daha ev sahipliği yaptı. 9.Bediuzzaman Sempozyumu… Bizler de bir hafta sonumuzu konu itibariyle son derece önemli, dünyaca tanınmış entellektüellerin ilgi odağı bir sempozyuma ayırmanını ayrı bir mutluluğunu yaşadık.

İstanbul İlim ve Kültür Vakfı tarafından gerçekleştirilen ve iki gün boyunca devam eden sempozyuma ülke geneli ve dünyanın dört bir yanından iştirak eden ilim adamları ve akdemisyenler, “İnsanlık onuruna lâyık bir geleceğin inşasında ilim, iman ve ahlâkın yeri ve rolü” konusu üzerinde tebliğlerde bulundu.

Sempozyuma ABD, Kanada, Rusya, Nijerya, Hollanda, İran, Suudî Arabistan, Hindistan, Filipinler ve Botswana’nın da aralarında
bulunduğu yaklaşık 40’a yakın ülkeden 245 akademisyen Risale-i Nur’un ışığında insanlığın geleceğini tartıştılar. Dünya geneli gösterilen bu yoğun alakanın sebebi şüphesiz ülkemizin yetiştirdiği büyük mütefekkir Said Nursi’nin şahsiyyetinden ve eserleri Risale-i Nur Külliyatı’nın derin mesajlarından kaynaklanmaktadır.

Tüketim ahlâkı, kültür ve din farklılıklarından kaynaklanan problemler, sosyal adalet, milliyetçilik gibi pek çok konunun tartışmaya açıldığı programda bu konuları ihtiva eden uygulanabilir bir ilim, iman ve ahlâk modelinin esasları üzerinde araştırmaların başlatılması gerekliliği en önemli vurgu oldu.

Sempozyumda altı çizilen ve çözüm için tekliflerin masaya yatırıldığı her bir konuyu bir hastalık olarak tanımlayan Bediuzzaman Said Nursi, yaklaşık bir asır önce ve henüz hayatının baharındayken zamanın getirdiği problemlerle mücadele etmek ve insanlığın geleceği için şöyle seslenmişti:

“Dünya, büyük bir manevi buhran geçiriyor. Manevi temelleri sarsılan garp cemiyyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir taun felaketi gitttikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sari illete karşı İslam Cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak acaba?

Bediüzzaman Said Nursi açısından toplumsal sorunların temel çözümü, İslam’ın bir düşünce, bir hayat tarzı ve bir siyaset olarak uygulanmasındadır.O’nun çözümlerdeki önceliği, din,dil ve ırk olarak birbirinden farklı azınlıkların siyasi gücün beklentileri çerçevesinde bir arada tutulması değildir.Temelde onları birbirlerine yakınlaştıracak, tanışıp bilişmelerine zemin hazırlayacak hakikat, tüm kainatı yaratmış, onun ilkelerini ve işleyiş düzenini belirlemiş olan Allah’ın emirlerine uymaktır. Hayatın tanziminde izlenecek en iyi yolun ne olduğunu ancak, onu bizzat yaratmış olan bilebilir ve gösterebilir. O da Allah (c.c)’nün ta kendisidir.

Bu açıdan bakıldığında, Bediüzzaman açısından toplumsal uzlaşı ve birliktelik İslami siyasetin hedefi değildir; olsa olsa onun doğrudan sonucu’dur.O, bu yaklaşımı “Hutbe-i Şamiye” adlı eserinde gayet açık bir biçimde ifade etmiştir:

“Evet, millet-i İslamiyenin sebeb-i saadeti yalnız ve yalnız hakaik-i İslamiye ile olabilir. Ve hayat-ı içtimaiyesi ve saadet-i dünyeviyesi Şeriat-ı İslamiye ile olabilir… Elhasıl: ‘Had’ ve ‘Ceza’ emr-i ilahi ve adalet-i Rabbaniye namına icra edildiği vakit hem ruh, hem akıl, hem vicdan, hem insaniyetin mahiyetindeki latifeleri müteessir ve alakadar olurlar… Demek, hakiki adalet ve te’sirli ceza odur ki: Allah’ın emri namıyla olsun. Yoksa te’siri yüzden bire iner.”

Genelde tüm dünyada, özelde ise İslam dünyası ve yaşadığımız topraklarda karşı karşıya kaldığımız sosyal problemlere Bediuzzaman, hiç bir zaman ilgisiz kalmamış, ömrünün sonuna kadar çözüm noktasında her ortamda teklif ve tavsiyelerini kamuoyuyla paylaşmıştır.O’nun her bir tavsiyesini emir telakki eden talebelerine gelince, onlar her şeyleri ortaya koyarak örnekleri çok az görülen fedakarlıklarla vazifelerini yerine getirme gayreti içerisinde olmuşlar, olmaya da devam etmektedirler.

Şimdilerde bizler, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana bir takım ihmaller ve yanlış tedaviler, dış güçlerin de olayı devamlı manipüle etme neticesinde bir türlü çözülemeyen ve tekrar ülkemiz gündemine giren, Bediuzzaman’ın o sari hastalık, bir veba benzetmesi “Kürt Sorunu” konusunda O’nun görüş ve tespitlerini tarafsız ve reel bir çerçevede tekrar konuşmaktayız. Şu da bir gerçek ki, kendisinin en sert sözler sarfettiği ve hoşgörü göstermediği fikir, uluhiyeti inkardan (ataizm) sonra ırkçılık fikri olmuştur.O, İttihat-ı İslam taraftarı, memleketimizin yetiştirdiği önemli bir fikir fedaisidir.

O’na göre bu sorunun iki önemli nedeni var:

Menfi Milliyetçilik: Kürt Kimliğinin İnkarı,

Etkiye Karşı Tepki: Türkçülüğe Karşı Kürtçülük

Yaklaşık bin yıldır aynı coğrafyada iç içe yaşayan Türkler, Kürtler ve diğer milletler, ırkçılık anlamında hiç denecek kadar sorun yaşamadılar. Tam tersine birbirlerini kabullenme temelinde dayanışma içerisinde oldular, yardımlaştılar. Geçmiş dönemlere bir göz attığımızda, Arap olan Emevi ve Abbasiler liderliğinde, Türkler, Kürtler ve diğer milletler birbirlerinin milli kimliklerini kabul ile, beraber parlak dönemler yaşadılar. Sonraları Selçuklu Türkleri önderliğinde aynı kabullenme ve yardımlaşma devam etti ve son örnek olarak Osmanlı Türkleri hakimiyeti…

Geçen son bir buçuk asır ise, batı kaynaklı milliyetçi akımların etkisiyle Türk kimliğinin çokca öne çıkarılması sonucunda oluşan kürt kimliğinin inkarı, çatışmaların önünü açmıştır. Ayrıca bu zaman aralığı, emperyalist Batı devletlerinin bu konuda siyasi zeminler bulup sürekli müdahale ettiği bir dönem olmuştur.Bu müdahalelerle İslam’ın iki kahraman milleti Türk ve Kürtler arasına menfi kavmiyetçilik sokularak, ortak değer olan imandan uzaklaşmaları, ümmet bilincinden kopup İslâm kardeşliği ve birliğinden ayrılmaları hedeflenmekteydi. Aynı çabalar bu hedefe tam ulaşmada günümüzde hala devam etmektedir.

Bediuzzaman Said Nursi, menfi milliyetçilik diye tanımladığı ve ‘başka ırkları inkar ve yutmaya dayanan ırkçılık fikri, kapitalist Avrupa’nın bir nevi fırenk illeti’dir der. Bunu, dışarıdan içimize girmiş bir hastalık olarak kabul eder. “ Günümüz medeniyeti, Cemâatlerin râbıtâsını, «Unsuriyet, menfî milliyeti» tutar. Unsuriyetin şe’ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan, «Tecavüzdür»…İşte bu hikmettendir ki: Beşerin saadeti selb olmuştur yani ortadan kaldırılmıştır.”

Konuyla alakalı yine şöyle der: “Şu âyet-i kerime; kat’î bir surette menfî bir milliyeti ve fikr-i unsuriyeti kabul etmiyor. Yani: ‘Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım; tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet/yardım edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki; yekdiğerinize karşı inkâr ile yabani bakasınız, husumet ve adâvet edesiniz değildir!’ şu âyetin ilân ettiği gibi, tearüf/tanışma içindir, teavün/yardımlaşma içindir.. tenakür/bilmezlikten gelme için değil, tahasum/düşmanlık etme için değildir!..

Devam edecek…

Ulvi SEVECEN – HABERNAME (http://www.habername.com/yazi/ulvi-sevecen-risale-i-nur-isiginda-gelecegin-insasi-1-5479.htm)

ŞEKER MEKTUBU


AHİRET KARDEŞLERİME MÜHİM BİR İHTAR..
İKİ MADDEDİR.
BİRİNCİSİ: Risâle-i Nur’a intisab eden zâtın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan ve yazdıran Risâle-i Nur talebesi ünvanını alır. Ve o ünvan altında, her yirmi dört saatte benim lisanımla belki yüz defa bazen daha ziyade hayırlı dualarımda ve mânevî kazançlarımda hissedâr olmakla beraber, benim gibi dua eden kıymetdâr binler kardeşlerin ve Risâle-i Nur talebelerinin duâlarına ve kazançlarına dahi hissedâr olur.

Hem dört vecihle dört nevi ibadet-i makbûle hükmünde bulunan kitâbetinde; hem imanını kuvvetlendirmek, hem başkalarının imanlarını tehlikeden kurtarmağa çalışmak, hem Hadis’in hükmüyle, bir saat tefekkür bazan bir sene kadar bir ibadet hükmüne geçen tefekkür-i imânîyi elde etmek ve ettirmek, hem hüsn-i hattı olmayan ve vaziyeti çok ağır bulunan üstadına yardım etmekle hasenâtına iştirak etmek gibi çok faideleri verebilir.

Ben kasemle temin ederim ki: bir küçük Risâleyi kendinde bilerek yazan adam,bana büyük bir hediye hükmüne geçer: belki herbir sahifesi bir okka şeker kadar beni memnun eder.
İKİNCİ MADDE: Maatteessüf, Risâle-i Nur’un imansız ve emansız cin ve ins düşmanları onun çelik gibi metin kal’alarına ve elmas kılınç gibi kuvvetli hüccetlerine mukabele edemediklerinden, çok gizli desiseler ve hafi vasıtalar ile haberleri olmadan, yazanların şevklerini kırmak ve fütûr vermek ve yazıdan vazgeçirmek cihetinde şeytancasına hücum edip darbe vuruyorlar.

Hususan burada ihtiyaç pek çok ve yazıcılar çok az ve düşmanlar çok dikkatli, kısmen talebeler mukavemetsiz olduğundan; bu memleketi o Nurlardan bir derece mahrum ediyor. Benimle hakikat meşrebinde sohbet etmek ve görüşmek isteyen adem hangi Risâleyi açsa benimle değil, hâdim-i Kur’ân olan üstadiyle görüşür ve hakâik-i imâniyeden zevkle bir ders alabilir.

SAİD-İ NURSİ

KASTAMONU LAHİKASI
Bir açıklama ekle
ŞEKER MEKTUBU

AHİRET KARDEŞLERİME MÜHİM BİR İHTAR..
İKİ MADDEDİR.
BİRİNCİSİ: Risâle-i Nur’a intisab eden zâtın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan ve yazdıran Risâle-i Nur talebesi ünvanını alır. Ve o ünvan altında, her yirmi dört saatte benim lisanımla belki yüz defa bazen daha ziyade hayırlı dualarımda ve mânevî kazançlarımda hissedâr olmakla beraber, benim gibi dua eden kıymetdâr binler kardeşlerin ve Risâle-i Nur talebelerinin duâlarına ve kazançlarına dahi hissedâr olur.

Hem dört vecihle dört nevi ibadet-i makbûle hükmünde bulunan kitâbetinde; hem imanını kuvvetlendirmek, hem başkalarının imanlarını tehlikeden kurtarmağa çalışmak, hem Hadis’in hükmüyle, bir saat tefekkür bazan bir sene kadar bir ibadet hükmüne geçen tefekkür-i imânîyi elde etmek ve ettirmek, hem hüsn-i hattı olmayan ve vaziyeti çok ağır bulunan üstadına yardım etmekle hasenâtına iştirak etmek gibi çok faideleri verebilir.

Ben kasemle temin ederim ki: bir küçük Risâleyi kendinde bilerek yazan adam,bana büyük bir hediye hükmüne geçer: belki herbir sahifesi bir okka şeker kadar beni memnun eder.
İKİNCİ MADDE: Maatteessüf, Risâle-i Nur’un imansız ve emansız cin ve ins düşmanları onun çelik gibi metin kal’alarına ve elmas kılınç gibi kuvvetli hüccetlerine mukabele edemediklerinden, çok gizli desiseler ve hafi vasıtalar ile haberleri olmadan, yazanların şevklerini kırmak ve fütûr vermek ve yazıdan vazgeçirmek cihetinde şeytancasına hücum edip darbe vuruyorlar.

Hususan burada ihtiyaç pek çok ve yazıcılar çok az ve düşmanlar çok dikkatli, kısmen talebeler mukavemetsiz olduğundan; bu memleketi o Nurlardan bir derece mahrum ediyor. Benimle hakikat meşrebinde sohbet etmek ve görüşmek isteyen adem hangi Risâleyi açsa benimle değil, hâdim-i Kur’ân olan üstadiyle görüşür ve hakâik-i imâniyeden zevkle bir ders alabilir.

SAİD-İ NURSİ

KASTAMONU LAHİKASI..

Previous Older Entries