Bediüzzaman İsmi Nereden Geliyor?

s.n.Bediüzzaman Said Nursi 23 Mart 1960 tarihinde bir Ramazan gününde vefat etmiştir. Dün Regaib gecesi bugün de Cuma günüdür. Ordumuz Afrin’de zafer kazanmış mübarek üç aylar başlamıştır. O halde bu güzel günde ve vefat yıldönümünde bu büyük İslam alimini tanımak için bir yazı kaleme almak istedim. Çok sorulan sorulardan birkaçı ile başlayalım:

 “Bediüzzaman Said Nursi” ismi hakkında deniliyor ki: “Bu ismi kim vermiştir?”, “Niçin esma-i hüsnadan bir ismi kullanıyor?” Bir başka yerde ise bu isim ile kendisini övmekte ve yüceltmektedir, denilerek eleştiri yapılmaktadır.

Bu soru ve eleştirilere bir cevap vermek anlatmak benim gibi Bediüzzaman’ın eserlerini okuyan ve çok istifade eden birisinin boynuna borçtur. Dilimiz döndüğünce izah edelim:

Her şeyden önce Bediüzzaman ismini kendisi almamıştır. Zira daha çocuk yaşta öylesine parlamış ve harika halleri görülmüştür ki halk ve hocaları tarafından “Bediüzzaman” diye çağrılmaya başlamıştır.

Allah’ın güzel isimleri Müslümanlar tarafından çok sık kullanılmaktadır. Bazı isimlerin başına “Abdül” yani kulu manasına gelen bir takı kullanılsa da çoğu defa yalın olarak da kullanılmaktadır. Rahim, Rauf, Metin, Bedii ve daha nice isim Allah’ın 99 ve sıfatı olup birçok kişi tarafından kullanılmaktadır ve yüzyıllardır kullanılmıştır.

Bediüzzaman, kelime manası olarak “zamanın güzelliği” demektir. Bu lakap ile tarihte meşhur olan başka isimler de vardır. Mesela büyük Arab edebiyatçısı “Bediüzzaman-ı Hemedânî” bunlardan sadece bir tanesidir.

Bediüzzaman’ın bu ismi kabullenmesinin bir sebebi de yazmış olduğu Risale-i Nur Külliyatının manevi isminden dolayıdır. Şualar isimli eserinde şöyle der: “Şimdi anlıyorum ki, eskiden beri benim liyakatim olmadığı halde bana verilen Bediüzzaman lâkabı, benim değildi; belki Risale-i Nur’un manevî bir ismi idi. Zahir bir tercümanına âriyeten ve emaneten takılmış. Şimdi o emanet isim, hakikî sahibine iade edilmiş.” (bakınız 8. Şua)

Eski Said döneminde imzasını Bediüzzaman diye atarken, Yeni Said döneminde Said Nursi’yi tercih etmiştir. Bu noktada eskiden kendisine sorulan bir suale şöyle cevab verir: “Sual: Sen imzanı bazen ‘Bediüzzaman‘ yazıyorsun. Lâkap medhi imâ eder.
“Cevap: Medih için değildir. Kusurlarımı, sened-i özrümü, mazeretimi bu unvan ile ibraz ediyorum.(gösteriyorum). Zira bedi, garip demektir. Benim ahlâkım, suretim gibi ve üslûb-u beyanım, elbisem gibi gariptir, muhaliftir. Görenekle revaçta olan muhakemat ve esalibi (muhakeme ve üslupları),  benim üslûp ve muhakematımla mikyas ve mihenk itibar yapmamayı bu unvanın lisan-ı haliyle rica ediyorum. Hem de muradım, ‘bedî’, acip demektir.” (Hutbe-i Şamiye’nin Zeyli)

Özel niteliğe sahip bazı isimlerin yerine, başka bir isim ikame edilemez. İşte “Bediüzzaman Said Nursî” ismi de böyle bir isimdir. Bu ismin yerine başka bir isim koymak doğru değildir. Çünkü her insan nasıl çağrılmak isteniyor ise o şekilde kendi ismi ile hitap edilmelidir. Bediüzzaman Said Nursî de kendisine verilen onlarca isimden sonra bu isimde karar kılmıştır.

Başka amaçlar güden, özellikle ‘Said-i Kürdî’ vurgusunu tekrarlayan ırkçılara dikkat etmek lâzımdır. Zira Bediüzzaman Said Nursî, bu fenalığa şöyle dikkat çekmektedir: “Isparta’da ve burada bazı isticvablarda (sorgularda) ismim ‘Said Nursî’ iken, her tekrarında ‘Said Kürdî’ ve ‘Bu Kürt’ diye beni öyle yâd ediyorlar. Bununla, hem âhiret kardeşlerimin hamiyet-i milliyelerine ilişip aleyhime bir his uyandırmak, hem mahkeme ve adaletinin mahiyetine bütün bütün zıt ve muhalif bir cereyan vermektir.” (Tarihçe-i Hayat)

Bununla birlikte başka isimler kullanmak da doğru değildir. Örneğin “Nurslu Said”, “Bitlisli Said” gibi isimler iyi niyetle söylenmiş olsa dahi dikkatle karşılanmalı, “Bediüzzaman Said Nursî” isminin kullanılması teşvik edilmelidir. Özellikle isimler üzerindeki oynamaların, ismin önüne farklı nitelendirmeler getirilerek sürekli devam etmesi, bu duruma bir sınır konulamaması, o isme de çok zarar vermektedir. Onun içindir ki ismin doğru bir şekilde kullanılması, önem arz etmektedir.

Bediüzzaman isminin kendisine çok yakıştığını ve neden Bediüzzaman denildiğini 32 maddede açıklamaya çalıştım. Elbette sadece gençlik bölümünün yer aldığı bu maddeler onu hakkıyla anlamaya yetmez. Şimdilik bu kadarı ile yetinelim:

  1. Kesinlikle hiç kimseden hediye olarak para almıyordu. Sonuçta da hiçbir maddî mülkiyeti evi, barkı, konağı yoktu. Hayatında kimsesiz ve sürgünde geçen bir tarzı vardı. Defalarca hapislerde kalmış çok sıkıntılı ve dehşetli musibetler içerisinde yaşamıştı. Yine de kimseden para ve karşılıksız hediye almadığı,  hatta onu çok seven talebelerini dahi kırdığı hediye almadığı görülmüştür.
  2. Hiçbir âlime hocaya sual sormazdı. Ancak sorulanlara cevap verirdi. Bu hususta şöyle derdi ki: “Ben ulemanın ilmini inkâr etmem; binaenaleyhkendilerinden sual sormak fazladır. Benim ilmimden şüphe edenler varsa sorsunlar, onlara cevap vereyim.” Yani “hoca olduğu halde bir soruyu bilemedi” diye kimseyi zor durumda bırakmak istemezdi.
  3. Yanında bulunan talebelerini de aynı kendisi gibi zekât ve hediye almaktan men ederdi. Onları da yalnız Allah rızası için çalıştırırdı. Hattâ çok zamanlar talebelerini kendi iaşe derdi.
  4. Daima yalnız kalmak ve dünyada mümkün olduğunca hiçbir şeyle alâka peyda etmemeye çalışırdı. Bunun içindir ki, “Bütün malımı bir elimle kaldırıp götürebilmeliyim” demiştir. Sebebi sorulunca da, “Bir zaman gelecek, herkes benim halime gıpta edecektir. Saniyen, mal ve servet bana lezzet vermiyor; dünyaya ancak bir misafirhane nazarıyla bakıyorum” derdi. Nitekim Birinci Dünya savaşına talebeleri ile katılmış savaşta büyük yararlılıklar göstermiş madalya verilmişti.
  5. Savaşta ağır yaralı olarak esir düşmüş Bolşevik devriminden istifade ederek esir kampından firar edip İstanbul’a gelmiştir. Burada Osmanlı Ordusu mensubu olarak en önemli ilmi akademi olan Darülhikmet’ül İslamiye‘ye aza olmuştu.
  6. Çok kısa zamanda kitap okur ve hafızasına alırdı. Van Valisi merhum Tahir Paşanın konağında birçok ilim sahibi kişiyi ilzam etmiş yani susturmuştu. İşte pek genç yaşta olduğu halde bu hallerinden dolayı ve deniz gibi bir ilme malikiyetinden dolayı ehl-i ilim, Molla Said’e “Bediüzzaman” lâkabını vermiştir.
  7. Bediüzzaman, Van’da bulunduğu müddet zarfında, o zamana kadar edindiği fikir ve düşüncelerle yeni ilmi ve ders usullerini göstermeye başlamıştı. Dini hakikatleri asrın fehmine ve tarzına uygun en yeni izahlarla ispat etmek suretiyle talebelerini yetiştirirdi.
  8. Van’da bulunduğu vakit, merhum Vali Tahir Paşa, Avrupa kitaplarını araştırarak kendisine sualler tertip edip sorardı. Bunların hiçbirisini görmediği ve Türkçeyi de yeni konuşmaya başladığı halde, cevabında tereddüt etmezdi. Birgün kitapları görür ve Tahir Paşanın bunlardan sual tertip ettiğini anlayarak az bir zamanda kitapların muhtevasını elde ederdi.
  9. O tarihlerde hatta vefatından önceki son dersinde dahi en büyük gaye ve düşüncesinden bir tanesi, Mısır’daki Câmiü’l-Ezher’e mukabil Bitlis, Diyarbakırve Van’da “Medresetü’z-Zehra” isminde bir darülfünun yani üniversite meydana getirmekti. Bu teşebbüsünü kuvveden fiile çıkarmak niyetinde olup bunu her devirde tasarlayıp uygulamaya çalışmıştır. II: Abdülhamid, Sultan Reşat ve hatta Cumhuriyet döneminde bu amaç için büyük gayret sarf etmiştir.
  10. İstanbul’a gelmeden evvel bir gün Tahir Paşa, “Şark ulemasını ilzam ediyorsun, fakat İstanbul’a gidip o denizdeki büyük balıklara da meydan okuyabilecek misin?” demişti. O da İstanbul’a gelir gelmez ulemayı münazaraya davet etti. Bunun üzerine İstanbul’daki meşhur âlimler grup grup ziyarete gelip sualler soruyorlar ve o hepsinin de cevaplarını doğru ve sahih olarak veriyordu. Bundan maksadı, Doğu Anadolu’daki ilim ve irfan faaliyetine nazar-ı dikkati celb etmekti. Yoksa Molla Said, kesinlikle kendini beğenmişliği sevmezdi. Her türlü gösterişten uzak olarak hareket ederdi.
  11. İlim, cesaret, hafıza ve zekâ itibarıyla pek harika idi. Aynı derecede, belki daha ziyade olarak, ihlaslı idi. Tasannu, riyakârlık ve minnet altında bırakmaktan hoşlanmazdı. İstanbul’daki ikametgâhının kapısında şöyle bir levha asılı idi: “Burada her müşkül halledilir, her suale cevap verilir; fakat sual sorulmaz”.
  12. İstanbul’da grup grup gelen ulemanın suallerini cevaplandırıyordu. Genç yaşında böyle bilâ istisna bütün suallere cevap vermesi ve gayet mukni ve beliğifade ve harika hal ve tavırlarıyla, ehl-i ilmi hayranlıkla takdire sevk ediyordu. Ve “Bediüzzaman” ünvanına bihakkın lâyık görüyorlar ve bu fevkalâde zâtı, bir “nâdire-i hilkat” olarak tavsif ediyorlardı. Hattâ bu zamanlarda Mısır Câmiü’l-Ezher Üniversitesi reislerinden meşhur Şeyh Bahît Efendi İstanbul’a bir seyahatiçin geldiğinde,  İstanbul’da bulunan Bediüzzaman Said Nursî’yi ilzam edemeyen İstanbul uleması, Şeyh Bahît’ten bu genç hocanın ilzam edilmesini isterler. Şeyh Bahîd de bu teklifi kabul ederek bir münazara zemini arar. Ve bir namaz vakti Ayasofya Camiinden çıkıp çayhaneye oturulduğunda bunu fırsat telâkkieden Şeyh Bahît Efendi, yanında ulema hazır bulunduğu halde Bediüzzaman’a hitaben”Avrupa ve Osmanlılar hakkında ne diyorsunuz, fikriniz nedir?” der.Şeyh Bahît Efendinin bu sualden maksadı, Bediüzzaman’dan şüphe duymadığı ilmini ve zekâsını tecrübe etmek değil, belki, geleceğe ait fikirlerini öğrenmekti. Cevabında “Avrupa bir İslâm devletine hâmiledir, günün birinde onu doğuracak. Osmanlılar da Avrupa ile hâmiledir; o da onu doğuracak.” Demişti. Bu cevaba karşı Şeyh Bahît, “Bu gençle münazara edilmez. Ben de aynı kanaatteyim. Fakat bu kadar veciz ve beliğâne bir tarzda ifade etmek, ancak Bediüzzaman’a hastır” demiştir.
  13. Bediüzzaman’ın İstanbul’da hayatı, siyaset yoluyla İslâmiyet’e hizmet etmek şeklindedir. Siyasî hayata karışması, İslâmiyet’e hizmet aşkının bir neticesi idi. Daima hürriyet taraftarı idi. Gördüğü haksızlıklardan dolayı yöneticilere “Siz dini incittiniz, Gayretullaha dokundunuz, şeriatı tezyif ettiniz; neticesi vahim olacaktır” diye muhalefet etmekten çekinmezdi.
  14. Hürriyetten sonra arkadaşlarıyla beraber İttihad-ı Muhammedî (a.s.m.) Cemiyetini kurmuş cemiyet pek kısa bir zamanda inkişafa başlamıştır. Hattâ Bediüzzaman’ın bir makalesiyle Adapazarı ve İzmit havalisinde elli bin kişi cemiyete dâhil olmuştu.
  15. Hürriyeti yanlış göstermemek ve meşrutiyeti meşrutiyet-i meşrûa olarak kabul etmek lâzım geldiğini ileri sürerek bu hususta dinî gazetelerde makaleler neşrediyor etmişti. Bu makale ve hitabeleri, emsalsiz denecek kadar beliğ ve ikna edici idi. Ehl-i ilim ve ehl-i siyaset, Said Nursî’nin bu yazılarından ve derslerinden çok istifade etmiş milli uyanış için gerekli adımları atmıştı.
  16. Bediüzzaman Said Nursî’nin Meşrutiyetin ilanının üçüncü gününde söylediği ve sonra Selânik’te Hürriyet Meydanında tekrar ettiği ve o zamanın gazetelerinin neşrettikleri nutku emsalsizdir. “Hürriyete hitâp” başlığı ile “Ey vatan evladı! Hürriyeti kötü düşünmeyin ve yanlış kullanmayın” diyerek özgürlüğün elimizden kaçmamasını istemiştir. Hürriyeti de Kuran hükümlerine, şeriatın adabına uymakla mümkün olacağını ifade etmiş güzel ahlak sayesinde gelişip güçleneceğini söylemiştir.
  17. İstanbul Hahambaşısı Yahudi Karasso ile Bediüzzaman arasında Selânik’te cereyan eden bir konuşma sırasında, Karasso konuşmayı yarıda bırakarak dışarıya fırlamış ve arkadaşlarına, “Eğer yanında biraz daha kalsaydım, az kalsın beni de Müslüman edecekti” diyerek mağlûbiyetini hayret ve telâşla izharetmiştir. Karasso ki, Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak için sinsi ve tertipli bir şekilde çalışan gizli bir teşkilâta mensup olup, ortada fevkalâde bir rol oynuyordu. Karasso’nun Bediüzzaman’ı ziyaret etmekten maksadı, onu kendi fikrine çevirmek ve meş’um gayesine âlet etmek idi.
  18. 31 Mart Hadisesi meydana gelir. Şeriat isteyen ve o hadisede ismi karışan on beş kadar hoca idam edilir. Bediüzzaman, onlar mahkeme binasının bahçesinde asılı durdukları ve kendisi de pencereden onları gördüğü bir halde muhakeme olunur. Mahkeme reisi Hurşid Paşa sorar: “Sen de şeriatistemişsin?” Bediüzzaman cevap verir: “Şeriatın bir hakikatine, bin ruhum olsa feda etmeye hazırım. Zira şeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil!”
  19. Bediüzzaman’ın sıkıyönetim mahkemesindeki bu müdafaası iki defa kitap olarak neşredilmiştir. O dehşetli mahkemeden idamını beklerken hem beraatetmiş hem de yüzlerce masum insanı kurtarmıştır. Mahkemeye teşekkür etmeyerek, yolda Bayezid’den tâ Sultanahmet’e kadar, arkasında kalabalık bir halk kitlesi mevcut olduğu halde, “Zalimler için yaşasın Cehennem! Zalimler için yaşasın Cehennem!” nidâlarıyla ilerlemiştir.
  20. Hürriyetin başlangıcında doğu aşiretlerine telgraf çekerek “Meşrutiyet ve kanun-u esasî işittiğiniz mesele ise, hakikî adalet ve meşveret-i şer’iyeden ibarettir; hüsn-ü telâkki ediniz. Muhafazasına çalışınız. Zira dünyevî saadetimiz meşrutiyettedir. Ve istibdattan herkesten ziyade biz zarardîdeyiz.” Demiş, her yerden bu telgrafın cevabı, müspet ve güzel olarak gelmiştir. Doğu illerini tenbih ederek gafil bırakmamıştır. Tâ yeni bir istibdat ve baskı rejimi onların gafletinden istifade etmesin. Neme lâzım dememiştir.
  21. Ayasofya’da, Bayezid’de, Fatih’te, Süleymaniye’de umum âlimlere ve öğrencilere defalarca nutuklarla şeriatı ve meşrutiyetin anlamını hakiki münasebetini izah etmiştir. Tahakküm ve baskının şeriatla bir münasebeti olmadığını beyan etmiştir. “Milletin efendisi, onlara hizmet edendir” hadisinin sırrıyla, şeriat âleme gelmiş, tâ istibdadı ve zalimâne tahakkümü mahvetsin diyerek hürriyet ve özgürlüklerin yeşermesine çalışmıştır.
  22. İstanbul’da yirmi bine yakın Kürt’ü, hamal ve gafil ve safdil oldukları için siyasetçilerin aldatmasından korkarak toplantı yerlerini ve kahvelerini gezmiş anlayacakları şekilde meşrutiyeti onlara telkin etmiştir. İstibdatın, zulüm ve tahakküm olduğunu meşrutiyetin ise adalet ve şeriat olduğunu söylemiştir. “Eğer Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa Peygambere tâbi olmayıp zulmedenler, padişah da olsalar haydutturlar” diyerek asıl düşmanımızın cehalet, zaruret, ihtilâf olduğunu ikna ederek anlatmıştır. Bu üç düşmana karşı san’at, marifet, ittifak silâhıyla cihad edilebileceğini ve terakkiye sevk eden hakikî kardeş olarak Türkleri gördüğünü ifade etmiştir.
  23. Husumette yani düşmanlıkta fenalık olduğunu, “husumete vaktimizin olmadığını söylemiştir. İşte o hamalların, Avusturya’ya karşı boykotları Avrupa’ya karşı ekonomik savaş açmaya sebebiyet vermiştir.
  24. Avrupa, bizdeki cehalet ve taassup müsaadesiyle, şeriatı (hâşâ) istibdada müsait zannettiklerinden, nihayet derecede kalben üzülmüş idi. Onların zannını tekzip etmek için, Meşrutiyeti herkesten ziyade şeriat namına alkışlamıştır. Lâkin yine korkmuş başka bir istibdat tekrar o zannı tasdik eder diye, ne kadar kuvveti varsa Ayasofya Camiinde meb’usana hitaben feryat etmiş demiştir ki: “Meşrutiyeti, meşruiyet ünvanı ile telâkki ve telkin ediniz. Tâ yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdat, pis eliyle o mübareği ağrazına siper etmekle lekedar etmesin. Hürriyeti, âdâb-ı şeriatla takyid ediniz. Zira câhil efrad ve avâm-ı nas kayıtsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa, sefih ve itaatsiz olur. Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun. Tâ ki namaz sahih ola”  Meşrutiyet nizamının ehlisünnetin dört mezhebine uygun olduğunu dâvâ etmiştir.
  25. Gazetelerde ikazlar yaparak gazetecileri uyarmıştır.  Demiştir ki: “Ey gazeteciler! Edipler edepli olmalı; hem de edeb-i İslâmiye ile müteeddib olmalı. Ve onların sözleri, kalb-i umumî-i müşterek-i milletten bîtarafane çıkmalı. Ve matbuat nizamnamesini, vicdanınızdaki hiss-i diyanet ve niyet-i hâlisa tanzimetmeli”.
  26. Defalarca isyan ve kalkışmayı önlemiştir. Korkarak halkın siyasete karışarak asayişi ihlâl etmesine karşı uygun lisan ile heyecanı teskin etmiştir. Bayezid’de talebenin içtimaında ve Ayasofya mevlidinde ve Ferah Tiyatrosundaki heyecana yetişmiş bir derece heyecanı durdurmayı başarmıştır.
  27. İttihad-ı Muhammedî (a.s.m.) namıyla bir cemiyet teşekkül edilince korkarak bu mübarek ismin altında bazılarının suiistimallerini önlemeye çalışmıştır. “Bu isim umumun hakkıdır, tahsis ve tahdit kabul etmez” diyerek fenalıkları önlemiştir.
  28. Sultan Selim’ Han’a biat ettiğini söyleyerek “ittihad-ı İslâm” fikrini kabul etmiştir.
  29. Askerlerin siyasete karıştığını görüp engel olmaya çalışmıştır. Bir gazetede yazarak: “Şimdi en mukaddes cemiyet, ehl-i iman askerlerinin cemiyetidir. Umum mü’min ve fedakâr askerlerin mesleğine girenler, neferden seraskere kadar dâhildir. Zira ittihad, uhuvvet, itaat, muhabbet ve ilâ-yı kelimetullah, dünyanın en mukaddes cemiyetinin maksadıdır. Umum mü’min askerler tamamıyla bu maksada mazhardırlar. Askerler merkezdir. Millet ve cemiyet onlara intisap etmek lâzımdır. Sair cemiyetler, milleti, asker gibi mazhar-ı muhabbet ve uhuvvet etmek içindir” diyerek askerlerin siyasetten uzaklaştırmıştır.
  30. Mart’ın otuz birinci günündeki dehşetli hareketi görmüş ve halkı anarşistlikten kurtaran şeriat lafzını yalnız görmüştür. Anlamıştır ki iş fena, itaat muhtell, nasihat tesirsizdir. Yoksa her vakit gibi yine o ateşin söndürülmesine teşebbüs edecekti.  Fakat yine de isyanı bir derece bastırmıştır. Harbiye Nezaretindeki askerler içine Cuma günü ulema ile beraber gitmiş gayet müessir nutuklarla sekiz tabur askeri itaate getirmiştir. Nasihatleri tesir etmiştir ki, şöyle demiştir: “Ey asâkir-i muvahhidîn! Otuz milyon Osmanlı ve üç yüz milyon İslâmın nâmusu ve haysiyeti ve saadeti ve bayrak-ı tevhidi, bir cihette sizin itaatinize vabestedir. Sizin zabitleriniz bir günah ile kendi nefsine zulmetse, siz bu itaatsizlikle üç yüz milyon İslam’a zulmediyorsunuz. Zira bu itaatsizlikle uhuvvet-i İslâmiyeyi tehlikeye atıyorsunuz. Biliniz ki, asker ocağı cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer. Bir çark itaatsizlik etse, bütün fabrika hercümerç olur. Asker neferatı siyasete karışmaz. Yeniçeriler şahittir. Siz şeriat dersiniz, hâlbuki şeriate muhalefet ediyorsunuz. Ve lekedar ediyorsunuz. Şeriat ile, Kur’ân ile, hadîs ile, hikmet ile, tecrübe ile sabittir ki; sağlam, dindar, hakperest ulü’l-emre itaat farzdır. Sizin ulü’l-emriniz, üstadınız, zabitlerinizdir. Nasıl ki, mâhir mühendis, hâzık tabip bir cihette günahkâr olsalar, tıp ve hendeselerine zarar vermez. Kezâlik, münevverü’l-efkâr ve fenn-i harbe âşinâ, mektepli, hamiyetli, mü’min zabitlerinizin bir cüz’î nâmeşru hareketi için itaatinize halel vermekle Osmanlılara, İslâmlara zulmetmeyiniz. Zira itaatsizlik yalnız bir zulüm değil, milyonlarca nüfusun hakkına bir nevi tecavüz demektir. Bilirsiniz ki, bu zamanda bayrak-ı tevhid-i İlâhî sizin yed-i şecaatinizdedir. O yedin kuvveti de itaat ve intizamdır. Zira bin muntazam ve mutî asker, yüz bin başıbozuğa mukabildir”.
  31. Doğu’nun perişan halini görüp anlamıştır ki dünyadaki saadet üniversitelerle olacak. Tâ ki din alimleri fenlerle ünsiyet peyda etsin, alışsın. Ve o saik ile İstanbul’a gelmiş Padişah II. Abdülhamid’e müracaat etmiş fakat müracaatı yerine maaş ve ihsan-ı şahane verilmiştir. Bediüzzaman bunu kabul etmeyip reddedince hapse ve tımarhaneye atılmıştır. Zira ihsanı şahaneyi yani Padişah’ın özel hediyesini kabul etmemek tarihte eşine rastlanmayan bir durumdu.
  32. İslâm ülkelerinin merkezi ve rabıtası olan hilâfet makamını korumak maksadıyla Sultan Abdülhamid Han Hazretlerine nasihat etmeye çalışmıştır.  Demiştir ki: “Münhasif Yıldızı (sarayını) darülfünun et, tâ Süreyya kadar âli olsun. Ve oraya seyyahlar, zebânîler yerine ehl-i hakikat melâike-i rahmeti yerleştir, tâ cennet gibi olsun. Ve Yıldız’daki milletin sana hediye ettiği servetini, milletin baş hastalığı olan cehaletini tedavi için büyük dinî darülfünunlara sarf ile millete iade et. Ve milletin mürüvvet ve muhabbetine itimad et. Zira, senin şahane idarene millet mütekeffildir. Bu ömürden sonra sırf âhireti düşünmek lâzım. Dünya seni terk etmeden evvel sen dünyayı terk et. Zekâtü’l-ömrü ömr-ü sâni yolunda sarf eyle!”

Bu maddeler çok daha fazla çoğaltılabilir. Fakat maksat Bediüzzaman Said Nursi’yi tanımak tanıtmak olmasından dolayı bir soruyu bahane ederek yazmaya çalıştım. Fakat Bediüzzaman’ı tanımanın en iyi yolu onun hayat hikayesini ve kahramanlıklarını madde madde yazmak değil şaheser eser olan Risale-i Nur Külliyatını okumakla mümkündür. Kim ki bu eserleri anlayarak okur ise zamanın mühim bir âlimi olabilir, vesselam…

Dr. Vehbi KARA

Reklamlar

Galeri

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: