RİSALE-İ NUR IŞIĞINDA GELECEĞİN İNŞASI- 3

Bir muallimin yaptığı basit bir ırkçılık propogandasının, karşı taraftaki dostluğu ve iyi niyeti birkaç sene içinde düşmanlığa çevirdiği açıkca görülmektedir.

O halde devletin ırkçılığına dayanan politikası gereği okullarda yapacağı ırki telkinler, başka ırktan olanların da karşıt propogandalar ile ayrılıkçı fikirleri harekete geçirecektir. Geçmişte yaşadığımız ve günümüzde hala yaşamaya devam ettiğimiz ızdırapların, acıların altında bu yatmaktadır.

Bediuzzaman’ın müdafa ettiği müspet millliyetçiliğin diğer adı İslam Milliyeti’dir. Bu milliyetin temeli ve özü dindir. Türkler ve Kürtler ve diğer milletler arasında bu düşünce öylesine kaynaşmıştır ki, ayırmak mümkün değildir. Kendi ifadesiyle:

“Biz müslümanlar yanımızda din ve milliyet bizzat müttehittir/birbiriyle içiçe, zahiri, arızi bir ayrılık var. Belki din, milliyetin hayatı ve ruhudur. İkisine birbirinden ayrı ve farklı bakıldığı zaman, hamiyet-i diniye/ dinin korunması, avam/ halktan biri ve havassa/ ileri gelenlere şamil oluyor. Hamiyet-i milliye/ milliyeti koruma gayreti, yüzden birisine, yani menafi-i şahsiyetini/şahsi menfaatlerini millete feda edene has kalır. Öyleyse hukuk-u umumiye/ genel hukuk içinde hamiyet-i diniye esas olmalı, hamiyeti milliye ona hadim/ hizmet eden ve kuvvet veren bir kal’ası/ kalesi olmalı. Hususen biz şarklılar, garplılar/ Avrupalılar gibi değiliz. İçimizde kalplere hakim hiss-i dinidir/ din duygusudur.Yalnız hiss-i dini şarkı/doğuyu uyandırır, terakkiye/ gelişmeye sevk eder.”

“Hamiyet-i İslamiyye en kuvvetli ve metin ve arştan gelmiş bir zincir-i nurani/nurani bir zincirdir. Kırılmaz ve korkmaz bir urvetü’l vüska/kopmaz,sağlamdır. Tahrip edilmez, mağlup olmaz bir kutsi/kutsal kal’a/kaledir.( Mesnevi-i Nuriye s. 65 )

O’nun “ İslam Milliyeti” esasını ısrarla oturtma gayreti, farklı milletlerin yaşadığı memleketler, hususiyyetle ülkemiz için son derece önemlidir.

Bediuzzaman’ın sorunun çözümüne dair düşüncelerine baktığımızda, o dönemin hükümetinin yaptığı hatalar veya ihmallerin yanında, tarafsız bir bakış açıyla kendi milletini de masaya yatırarak onların da kendi değerlerine sahip çıkarak, şiddetten uzak, sulh yanlısı tavırlar içersinde olmaları tekininde bulunmuştur. O’na göre sorunun çözümünde yapılması gerekenler:

Medeni Tahammül ve Tolerans/Kürt Kimliğinin Tanınması

Bediuzzaman, her milletin kendi milli kimliğini,dilini ve kültürünü özgürce ifade etmesi her şeyden önce insani bir hak olarak görmektedir. Bu değerlerin anayasal güvence altına alınması gerektiğini, bu düşüncede olan hükümet tarzının taraftarıdır. Ancak bu şekliyle uygulanır hale getirilebilir.Bu ise medeni gelişimi ve pozitif rekabet duygusunu tetikleyen güç olacaktır. Adem-i merkeziyet/yerinde yönetim modelini teklif eder. Fakat milletlerin birbirlerini kabullenmeleri karşılıklı hoşgörü ve medeni seviye oluşmadan bunun gerçekleşmesinin mümkün olamayacağını da ifade eder.Bölünme ve parçalanmaya götürme mahzuru vardır. Tatbikine çok zaman lazım” der.

Günümüzde bunun tatbikinde atılan ilk adımları görmek mümkün ama o olgunluğa ulaşmak için henüz erken diyebiliriz.

Şiddetin ve “Öteki”ye Düşmanlığın Reddi

O, içinden çıktığı Kürt toplumu için, kurumlaşarak kendi milli kimliklerine, tarih, dil ve edebiyatlarına sahip çıkmalarını üstüne basarak vurgular. Kendilerini tehlikeye atmayacak barış yanlısı etkin bir yaklaşım sergiler. Aynı zamanda Türk kardeşleri ve komşuları yanında Arap, Fars ve Ermenilere de zarar vermeyen, şiddet doğurmayan bir anlayışı savunur. Bu konuda Kürt ileri gelenlerine şöyle seslenir: “Ey Kürtler! Kendinizden şikayetçi olunuz. Her kabahati Türklere atmakla çok aldanırsınız. Görüyorm ki bizde pınar yoktur. Onun için uzaktan gelen kokuşmuş bir suyu içiyoruz. Öyleyse gayret ediniz, çalışınız.Eğitim ve erdemi eline veriniz. Şu yerlerde de bir küngan(sondaj, boru) atınız. Ta bir kemalat pınarı bizde de çıksın. Yoksa daima dilenci olacaksınız. Ya da susuzluktan öleceksiniz. Hem de dilencilik para etmez. İnsan dilenci olursa nefsine olsun. Bence merhamet dilencileri ya haksız ve ya tembeldir. Eğer siz insan olsanız, Türkler nasıl olursa olsunlar size fenalıkları dokunmaz. Fakat iyilikleri gelir.”

Bediuzzaman, Türk milletini asırlarca Kur’an’ın bayraktarı olduğu ve sena-yı Kuraniyye’ye mazhar olduğu, İslam’a çokca hizmet ettiği için o milleti çok seven ve hayatını onlar içinde geçiren bir kişidir.Gelecekte de tekrar İslam aleminin başına geçeceğine inanmaktadır.

Özgür Birliktelik: Cemahir-i Müttefika-i İslamiye

Bediüzzaman, Ortadoğu için ideal hedef olarak öngördüğü yapı “Birleşik Cumhuriyetler ve ya Birleşik Devletler sistemi”dir.(Emirdeğ Lahikası)

Ortadoğu’da coğrafi birliği bulunan her milleti mesela Araplar, Türkler, Farslar, Kürtler her birini, kendi Cumhuriyeti içinde, birleşik bir yapının doğal unsuru olarak görür. O, özellikle Kürtlerin bu yapının onurlu bir ferdi olmaları için iki yönlü bir çaba içindedir;
Biri, kendi tabiriyle “milyonlarla fertleri bulunan, binler seneden beri yaşayan, milliyetini ve lisanını unutmayan, Arapçayı ve Türkçeyi tambilmeyen ve mürşitleri ve alimleri perişan olan değerli ve sahipsiz bir kavim olan Kürtler”e, Türk, Arap, Fars vs. kardeşlerinin sahip çıması, yardım etmesini sağlama.

Bünün için şöyle seslenir:“ Ey Türkler ve Araplar! Sizde olan hakkımızı dava ediyoruz. Yani Kürt gibi küçük taifelerin menfaati ve saadet-i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük muazzam taife olan Arap ve Türk gibi hakim üstadlara bağlıdır. Ben İslam toplumlarını çok çark ve dolapları bulunan bir fabrikaya suretinde tasavvur ediyorum. O fabrikanın bir çarkı geri kalsa veya bir arkadaşı olan başka bir çarka tecavüz etse, makinenin mihanikiyeti bozulur. Birbirinizin şahsi kusurlarına bakmamak gerektir”

İkincisi: Kürtlerin bu meşru haklarına kavuşması için yaptığı projeler, girişimler, çalışmalar. Kürtlere şöyle seslenir: “Ayrı ayrı su damlaları gibi zayi olan hamiyet ve kuvvetinizi fikri milliyetle birleştirip milli bir çekim gücü teşkil ile Kürt gibi büyük bir kütleyi küre gibi döndürüp büyük İslam güneşi sisteminde, bir aydınlık gezegen gibi umumi ahengi oluşturunuz. ”

Sulh-u Umumi, Afv-ı Umumi, Ref-i Umumi

O, Osmanlı’da İttihat ve Terakki nin Meşrutiyet devrinde ihtilaller, ayaklanmalar, cinayetler, idamların olduğu karmaşayı yaşamış biriydi. Ülke de birlik ve huzurun temini için önemle şu esasların üzerinde durmaktadır: “Herkesin bir fikri var. Ben de hürüm. Selamet-i millet için bir fikrim var: İşte genel barış, genel af, ayrıcalıkların kaldırılması gerek. Ta ki her biri,bir imtiyaz ile başkasına haşerat nazarıyla bakmak ila nifak çıkmasın. Fahr olmasın, derim ki: Biz ki Kürd’üz aldanırız fakat aldatmayız. Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz.”

Fertlerin, milletlerin ve devletlerin hatalarıyla yüzleşmeleri, yanlışlarını görmeleri büyüklük olduğunu belirtir. O bu konuda şöyle der: “En büyük hata, insanın kendisini hatasız zannetmesidir.Eski hal muhal/imkansız, ya yeni hal, ya izmihlal/ yok olmak.”

Geçen yüzyılın başlarında Avrupa’dan hastalık taşıyan bir virüs gibi içimize girip, Osmanlı toplumunu ihtilaf ve kargaşaya iten ırkçılık düşüncesi, bu toplumu ikiye bölmüş, İslamın kardeşlik ruhuna en büyük darbeyi indirmiştir. Bilinçli propogandalarla devamlı gündemde tutulmuş ve karşı tepki olarak diğer milletlerin arasında da taraftarlar kazanarak günümüzde de hala devam eden bir sorunun ana sebebi olmuştur.

Sonuş olarak; biri ölmeden diğeri ölmeyen zakkumlar misali gerek Türk, gerekse Kürt menfi milletçiliğin topluma vereceği zarar ancak ikisine birden açılacak bir savaşla sonlandırılabilir. Bir asırdan fazla bir süredir Bediuzzaman ve yanında bulunan talebelerinin gayretleri günümüze kadar gelen süreçde Türk-Kürt çatışmasına engel olmuş, geçmişte Mehdi Zana’nın (Leyla Zana’nın kocası) yıllar sonra bir gazete röportajında ifade ettiği gibi, bir Kürt devletinin kurulmasını engellemişlerdir. Bu samimi gayretler özellikle O’nun derin öngörüsüyle ortaya koyduğu “eğitim seferberliği” yoğunlaşarak öncelikle o coğrafyada yaşan insanların -Türk veya Kürt- medeniyet ve hoşgörü gibi değerlerin öğretilmesine vesile olmuşlardır. Bu değerlerle olgunlaşacak bir toplumun neticesi olan siyasi çözümler de başarılı bir şekilde uygulanacaktır.

Çözüme doğru daha emin adımlarla ilerlediğimiz şu günlerde, Anadolu insanı doğusuyla, batısıyla, Türküyle, Kürdüyle, ortak değerlerine sahip çıkmakta, insanlarımız birbirleriyle kucaklaşmakta. Bu tablo ümitlerimizi daha da arttırmakta.

Kürtler,Türklerden ayrılamaz. Çünkü onlar, Türk toplumunun hakiki vatandaşı ve eskiden beri cihat arkadaşıdır.

Tarih bunu en büyük şahididir…

ULVİ SEVECEN – HABENAME

(http://www.habername.com/yazi/ulvi-sevecen-risale-i-nur-isiginda-gelecegin-insasi-3–5617.htm)

RİSALE-İ NUR IŞIĞINDA GELECEĞİN İNŞASI-2

Bir önceki yazımızda değindiğimiz ayet-i kerimeye göre insanlık, renk dil, kültür farklılıklarına rağmen aynı anne babadan yaratılmış, sonradan farklı şubelere kavim ve kabilelere ayrılmıştır. Ayrılıktan maksat, aralarındaki tanışmayı ve dayanışmayı kolaylaştırmak gayesini güder, birinin diğerine üstünlüğü ifade etmez.

Bediuzzaman, insanlığın birbiriyle tanışıp dayanışması hedefli milletlere ayrılmış olması halini, bir ordunun teşkilatlanmasına benzetmektedir.

“Nasıl ki, bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere takımlara kadar tefrik edilir/ayrılır. Taki her neferin muhtelif ve müteaddid menasebeti ve o münasebatı ve o münasebata göre vazifeleri tanınsın, bilinsin… Ta o ordunun efradlaları/fertleri düstür-ü teavun/yardımlaşma kuralı altında hakiki bir vazife-i umumiye/genel görevlerini görsün ve hayatı icmaiyyeleri/sosyal hayatları a’danın/düşmanların hücumundan masum kalsın, yoksa tefrik ve inkisam bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin; bir fırka bir fırkanın aksine
hareket etsin değildir. Aynen öyle de hey’et-i ictimaiyye-i İslamiye/İslam toplumu, büyük bir ordudur. Kabail/kabileler inkısam/ bölük bölük edilmiş fakat binler bir birler adedince cihet-i vahdetleri/ birlik olma yönleri var. Halıkları bir, Razzakları bir, peygamberleri bir, kıbleleri bir, vatanları bir bir, bir bir… Binler kadar bir bir.

İşte bu kadar bir birler, uhuvveti, muhabbeti ve vahdet-i iktiza ediyor. Demek kabail ve tavaife inkısam, şu ayetin ilan etttiği gibi, tearuf/tanışma içindir; tenakür/birbirini inkar için değildir, tehasüm /düşmalık için değildir.” (Mektubat 350-351)

Milliyet, milliyetçilik tabirlerinin içimize girdiği, çokça da propogandasının yapıldığı bir dönemde yaşayan Bediuzzaman’a göre, İslam cemaati için ciddi bir tehlike arz eden mesele sadece bu tabirler değil, o tabirlerin fikir dünyasına getirdiği anlayışlar, bu anlayış çizgisinde ortaya çıkan fikri ve siyasi gruplaşmlar, hizipler,partiler ve bunların arasında cereyan eden sürtüşme ve boğuşmalardı. O, bu şuurun uyanmasının müspet ve menfi olmak üzere iki ayrı şekilde gelişeceğini belirterek, milliyetçilik için;

“Fikr-i milliyet iki kısımdır; Bir kısmı menfîdir, şeametlidir, zararlıdır; başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adâvetle devam eder, müteyakkız davranır. Şu ise, muhasamet/hasımlığa ve keşmekeşe/karışıklığa sebebtir.

İkincisi: Müsbet milliyet, hayat-ı içtimaiyenin ihtiyac-ı dâhilîsinden/ sosyal hayatın ihtiyacından ileri geliyor; teavüne/yardımlaşmaya, tesanüde/dayanışmaya sebebdir; menfaatli bir kuvvet/ faydalı bir güç temin eder; uhuvvet-i İslâmiyeyi/ İslam kardeşiliğini daha ziyade /artmayı teyid/pekiştirecek bir vasıta olur. Menfî milliyetçiliğin, tarihçe pek çok zararları görülmüştür. Ezcümle Emevîler bir parça fikr-i milliyeti siyasetlerine karıştırdıkları için, hem âlem-i İslâm’ı küstürdüler, hem kendileri de çok felâketler çektiler. Şimdi ise, en ziyade birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebi tahakkümü altında ezilen anasır ve kabail-i İslâmiye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabani bakmak ve birbirini düşman telakki etmek, öyle bir felâkettir ki, tarif edilmez. Büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa’nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda, onlara ehemmiyet vermeyip belki manen onlara yardım edip, menfî unsuriyet fikriyle şark vilayetlerindeki vatandaşlara adâvet besleyip onlara karşı cephe almak, çok zararları ve mehâliki/ helak olma sebebi olur …” Mektubat:364-365-366.

Cumhuriyetin ilk devirleriyle birlikte daha da şiddetli bir yükseliş gösteren milliyetçi ve Türkçü söylemler, ibadetlerin Türkçeleştirilmesi,Türkçe ezan okunması gibi aşırılıklara varan bu ırkçı icraatlar, milliyetperverlik adına yapılmış gibi görünse de, yapılan bu icraatlar diğer milletler arasında tepkilere neden olunca, doğal olarak başka milletlerde de karşıt milliyetçiliğin yükselmesine neden olmuştur.

Milliyetçilik fikri eğer hakim bir devlet veya toplumun siyasi tercihi olursa, her zaman kendi düşmanlarını besler, büyütür ve tetikler. Bu, onun hayat suyudur. Özellikle Kürt halkı içersinde bir karşı tavır olarak milliyetçi düşünceler yaygınlaşmış, bu tehlike karşısında Bediuzzaman, ciddi bir mücadele vermiştir.

O’nun karşısında durduğu ve gelişmesine meydan vermemeye çalıştığı milliyetçilik Kürtçülük olmuştur. İçinden çıktığı toplumun İslami düşünce ve hayatına aykırı böyle bir fikre meyil vermemesi için elinden gelen her şeyini ortaya koymuş, tüm nüfuzunu böyle bir hamasetin oluşmaması için kullanmıştır. Kendisinden destek isteyen Şeyh Said ve taraftarlarına “Bu milletin torunlarına kılıç çekilmez” diyerek karşı çıkması bunun en belirgin örneğidir.

Bir talebesiyle yaşadığı bu konuyla alakalı bir diyalog da, aynı konuda samimi yaklaşımını bizlere göstermektedir.

Ben Van’da iken, hamiyetli Kürt bir talebeme dedim ki:

-Türkler İslamiyet’e çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?

-Ben müslüman bir Türkü, fasık bir kardeşime tercih ediyorum. Çünkü tam imana hizmet ediyorlar. Belki babamdan ziyade onla alakadarım.

Bir zaman geçti, (Allah rahmet etsin) o talebem ben esarette iken, İstanbul’da mektebe gitmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı milliytçi muallimlerden aldığı aksüamel ile o da Kürtçülük damarıyla başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi:

“Ben şimdi gayet fasık, hatta dinsiz de olsa bir Kürdü salih bir Türk’e tercih ediyorum.”
Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaati geldi ki, Türkler bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur.”

Devam edecek…

ULVİ SEVECEN – HABERNAME

RİSALE-İ NUR IŞIĞINDA GELECEĞİN İNŞASI-1

İstanbul, geçtiğimiz hafta sonu hem ülkemizin hem de dünyanın geleceği şekillendirme adına bir çok tekliflerin sunulduğu önemli organizasyonlardan birine daha ev sahipliği yaptı. 9.Bediuzzaman Sempozyumu… Bizler de bir hafta sonumuzu konu itibariyle son derece önemli, dünyaca tanınmış entellektüellerin ilgi odağı bir sempozyuma ayırmanını ayrı bir mutluluğunu yaşadık.

İstanbul İlim ve Kültür Vakfı tarafından gerçekleştirilen ve iki gün boyunca devam eden sempozyuma ülke geneli ve dünyanın dört bir yanından iştirak eden ilim adamları ve akdemisyenler, “İnsanlık onuruna lâyık bir geleceğin inşasında ilim, iman ve ahlâkın yeri ve rolü” konusu üzerinde tebliğlerde bulundu.

Sempozyuma ABD, Kanada, Rusya, Nijerya, Hollanda, İran, Suudî Arabistan, Hindistan, Filipinler ve Botswana’nın da aralarında
bulunduğu yaklaşık 40’a yakın ülkeden 245 akademisyen Risale-i Nur’un ışığında insanlığın geleceğini tartıştılar. Dünya geneli gösterilen bu yoğun alakanın sebebi şüphesiz ülkemizin yetiştirdiği büyük mütefekkir Said Nursi’nin şahsiyyetinden ve eserleri Risale-i Nur Külliyatı’nın derin mesajlarından kaynaklanmaktadır.

Tüketim ahlâkı, kültür ve din farklılıklarından kaynaklanan problemler, sosyal adalet, milliyetçilik gibi pek çok konunun tartışmaya açıldığı programda bu konuları ihtiva eden uygulanabilir bir ilim, iman ve ahlâk modelinin esasları üzerinde araştırmaların başlatılması gerekliliği en önemli vurgu oldu.

Sempozyumda altı çizilen ve çözüm için tekliflerin masaya yatırıldığı her bir konuyu bir hastalık olarak tanımlayan Bediuzzaman Said Nursi, yaklaşık bir asır önce ve henüz hayatının baharındayken zamanın getirdiği problemlerle mücadele etmek ve insanlığın geleceği için şöyle seslenmişti:

“Dünya, büyük bir manevi buhran geçiriyor. Manevi temelleri sarsılan garp cemiyyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir taun felaketi gitttikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sari illete karşı İslam Cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak acaba?

Bediüzzaman Said Nursi açısından toplumsal sorunların temel çözümü, İslam’ın bir düşünce, bir hayat tarzı ve bir siyaset olarak uygulanmasındadır.O’nun çözümlerdeki önceliği, din,dil ve ırk olarak birbirinden farklı azınlıkların siyasi gücün beklentileri çerçevesinde bir arada tutulması değildir.Temelde onları birbirlerine yakınlaştıracak, tanışıp bilişmelerine zemin hazırlayacak hakikat, tüm kainatı yaratmış, onun ilkelerini ve işleyiş düzenini belirlemiş olan Allah’ın emirlerine uymaktır. Hayatın tanziminde izlenecek en iyi yolun ne olduğunu ancak, onu bizzat yaratmış olan bilebilir ve gösterebilir. O da Allah (c.c)’nün ta kendisidir.

Bu açıdan bakıldığında, Bediüzzaman açısından toplumsal uzlaşı ve birliktelik İslami siyasetin hedefi değildir; olsa olsa onun doğrudan sonucu’dur.O, bu yaklaşımı “Hutbe-i Şamiye” adlı eserinde gayet açık bir biçimde ifade etmiştir:

“Evet, millet-i İslamiyenin sebeb-i saadeti yalnız ve yalnız hakaik-i İslamiye ile olabilir. Ve hayat-ı içtimaiyesi ve saadet-i dünyeviyesi Şeriat-ı İslamiye ile olabilir… Elhasıl: ‘Had’ ve ‘Ceza’ emr-i ilahi ve adalet-i Rabbaniye namına icra edildiği vakit hem ruh, hem akıl, hem vicdan, hem insaniyetin mahiyetindeki latifeleri müteessir ve alakadar olurlar… Demek, hakiki adalet ve te’sirli ceza odur ki: Allah’ın emri namıyla olsun. Yoksa te’siri yüzden bire iner.”

Genelde tüm dünyada, özelde ise İslam dünyası ve yaşadığımız topraklarda karşı karşıya kaldığımız sosyal problemlere Bediuzzaman, hiç bir zaman ilgisiz kalmamış, ömrünün sonuna kadar çözüm noktasında her ortamda teklif ve tavsiyelerini kamuoyuyla paylaşmıştır.O’nun her bir tavsiyesini emir telakki eden talebelerine gelince, onlar her şeyleri ortaya koyarak örnekleri çok az görülen fedakarlıklarla vazifelerini yerine getirme gayreti içerisinde olmuşlar, olmaya da devam etmektedirler.

Şimdilerde bizler, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana bir takım ihmaller ve yanlış tedaviler, dış güçlerin de olayı devamlı manipüle etme neticesinde bir türlü çözülemeyen ve tekrar ülkemiz gündemine giren, Bediuzzaman’ın o sari hastalık, bir veba benzetmesi “Kürt Sorunu” konusunda O’nun görüş ve tespitlerini tarafsız ve reel bir çerçevede tekrar konuşmaktayız. Şu da bir gerçek ki, kendisinin en sert sözler sarfettiği ve hoşgörü göstermediği fikir, uluhiyeti inkardan (ataizm) sonra ırkçılık fikri olmuştur.O, İttihat-ı İslam taraftarı, memleketimizin yetiştirdiği önemli bir fikir fedaisidir.

O’na göre bu sorunun iki önemli nedeni var:

Menfi Milliyetçilik: Kürt Kimliğinin İnkarı,

Etkiye Karşı Tepki: Türkçülüğe Karşı Kürtçülük

Yaklaşık bin yıldır aynı coğrafyada iç içe yaşayan Türkler, Kürtler ve diğer milletler, ırkçılık anlamında hiç denecek kadar sorun yaşamadılar. Tam tersine birbirlerini kabullenme temelinde dayanışma içerisinde oldular, yardımlaştılar. Geçmiş dönemlere bir göz attığımızda, Arap olan Emevi ve Abbasiler liderliğinde, Türkler, Kürtler ve diğer milletler birbirlerinin milli kimliklerini kabul ile, beraber parlak dönemler yaşadılar. Sonraları Selçuklu Türkleri önderliğinde aynı kabullenme ve yardımlaşma devam etti ve son örnek olarak Osmanlı Türkleri hakimiyeti…

Geçen son bir buçuk asır ise, batı kaynaklı milliyetçi akımların etkisiyle Türk kimliğinin çokca öne çıkarılması sonucunda oluşan kürt kimliğinin inkarı, çatışmaların önünü açmıştır. Ayrıca bu zaman aralığı, emperyalist Batı devletlerinin bu konuda siyasi zeminler bulup sürekli müdahale ettiği bir dönem olmuştur.Bu müdahalelerle İslam’ın iki kahraman milleti Türk ve Kürtler arasına menfi kavmiyetçilik sokularak, ortak değer olan imandan uzaklaşmaları, ümmet bilincinden kopup İslâm kardeşliği ve birliğinden ayrılmaları hedeflenmekteydi. Aynı çabalar bu hedefe tam ulaşmada günümüzde hala devam etmektedir.

Bediuzzaman Said Nursi, menfi milliyetçilik diye tanımladığı ve ‘başka ırkları inkar ve yutmaya dayanan ırkçılık fikri, kapitalist Avrupa’nın bir nevi fırenk illeti’dir der. Bunu, dışarıdan içimize girmiş bir hastalık olarak kabul eder. “ Günümüz medeniyeti, Cemâatlerin râbıtâsını, «Unsuriyet, menfî milliyeti» tutar. Unsuriyetin şe’ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan, «Tecavüzdür»…İşte bu hikmettendir ki: Beşerin saadeti selb olmuştur yani ortadan kaldırılmıştır.”

Konuyla alakalı yine şöyle der: “Şu âyet-i kerime; kat’î bir surette menfî bir milliyeti ve fikr-i unsuriyeti kabul etmiyor. Yani: ‘Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım; tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet/yardım edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki; yekdiğerinize karşı inkâr ile yabani bakasınız, husumet ve adâvet edesiniz değildir!’ şu âyetin ilân ettiği gibi, tearüf/tanışma içindir, teavün/yardımlaşma içindir.. tenakür/bilmezlikten gelme için değil, tahasum/düşmanlık etme için değildir!..

Devam edecek…

Ulvi SEVECEN – HABERNAME (http://www.habername.com/yazi/ulvi-sevecen-risale-i-nur-isiginda-gelecegin-insasi-1-5479.htm)