MEYVE RİSALESİ

Asa-yı Musa
Birinci Kısım
Meyve Risalesi
Yedinci Mesele-1
Denizli hapsinde bir Cuma gününün meyvesidir.
وَمَا أَمْرُ السَّاعَةِ إِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ أَوْ هُوَ أَقْرَبُ 1
مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ إِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ 2
فَانْظُرْ إِلٰۤى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ
Bir zaman Kastamonu’da “Hâlıkımızı(yaratıcımızı) bize tanıttır” diyen lise talebelerine sâbık(önceki) Altıncı Meselede mektep fünununun(fenlerinin,bilimlerinin) dilleriyle verdiğim dersi, Denizli Hapishanesinde benimle temas edebilen mahpuslar(hapsedilenler) okudular. Tam bir kanaat-i imaniye(imani kanaat,tatmin) aldıklarından, ahrete(öldükten sonraki ebedi hayata) bir iştiyak(istek) hissedip, “Bize âhiretimizi de tam bildir. Tâ ki, nefsimiz ve zamanın şeytanları bizi yoldan çıkarmasın, daha böyle hapislere sokmasın” dediler. Ve Denizli hapsindeki Risale-i Nur şakirtlerinin(talebe, öğrenci) ve sabıkan(bundan önce) Altıncı Meseleyi okuyanların arzularıyla, âhiret rüknünün(şartının,esasının) dahi bir hülâsasının(özetinin) beyanı(açıklanması) lâzım geldi. Ben de Risale-i Nur’dan bir kısacık hülâsa(özet) ile derim:
Nasıl ki, Altıncı Meselede biz Hâlıkımızı(yaratıcımızı) arzdan(yerküre), semâvâttan(göklerden) sorduk; onlar fenlerin dilleriyle, güneş gibi Hâlıkımızı(yaratıcımızı) bize tanıttırdılar. Aynen biz de âhiretimizi başta o bildiğimiz Rabbimizden, sonra Peygamberimizden, sonra Kur’ân’ımızdan, sonra sair peygamberler ve mukaddes kitaplardan, sonra melâikelerden, sonra kâinattan soracağız.
İşte, birinci mertebede ahreti(öldükten sonraki ebedi hayatı) Allah’tan soruyoruz. O da bütün gönderdiği elçileriyle ve fermanlarıyla(emirleri,buyruklarıyla) ve bütün isimleriyle ve sıfatlarıyla, “Evet, âhiret var-dır. ve sizi oraya sevk ediyorum” ferman ediyor. Onuncu Söz, on iki parlak ve kat’î (kesin )hakikatlerle( gerçeklerle), bir kısım isimlerin ahrete(öldükten sonra dirilişe) dair cevaplarını ispat ve izah eylemiş. Burada, o izaha iktifaen(yeterli görerek) gayet kısa bir işaret ederiz.
Evet, madem hiçbir saltanat(hakimiyet,egemenlik) yoktur ki, o saltanata itaat edenlere mükâfatı ve isyan edenlere mücâzâtı(cezası) bulunmasın. Elbette rububiyet-i mutlaka(sınırsız Rablık,Allah’ın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmalrı için muhtaç olduğu şeyleri vermesi,onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması) mertebesinde bir saltanat-ı sermediyenin(sonsuz saltanat), o saltanata iman ile intisap(bağlanmak) ve tâat(itaat) ile fermanlarına(emirlerine) teslim olanlara mükâfatı ve o izzetli(üstün,yüce) saltanatı küfür ve isyanla inkâr edenlere de mücâzâtı(cezası); o rahmet(ilahi şefkat, merhamet) ve cemâle(sonsuz güzelliğe), o izzet(yüce) ve celâle(haşmete,büyüklüğe) lâyık bir tarzda olacak diye Rabbü’l-Âlemîn(bütün alemlerin rabbi olan Allah) ve Sultanü’d-Deyyân(mükafat ve cezayı hakkıyla veren sultan.Allah) isimleri cevap veriyorlar.
DEVAM EDECEK

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: