Cübbeli Ahmet Hoca’ya cevap

13 Aralık 2009 Pazar günü Habertürk Televizyonunda “Teke Tek” programına konuk olan Cübbeli Ahmet Hoca olarak da tanınan Ahmet Ünlü, Fatih Altaylı’nın “Risale-i Nur nedir?” sorusuna verdiği cevapta, birkaç sayfası dışında Risale-i Nur’u okumadığını ifade etmekle birlikte üç konuda Risale-i Nur’a yönelik iddialarda bulunmuştu.

Bu programın ardından http://www.risaleinurenstitusu.org Ahmet Ünlü’nün açıklamaları ile ilgili yazılı bir açıklama yayınlandı. İşte o açıklama.

Cübbeli Ahmet Hoca’ya Cevap
13 Aralık 2009 Pazar günü Habertürk Televizyonunda “Teke Tek” programına konuk olan Cübbeli Ahmet Hoca olarak da tanınan Ahmet Ünlü, Fatih Altaylı’nın “Risale-i Nur nedir?” sorusuna verdiği cevapta, birkaç sayfası dışında Risale-i Nur’u okumadığını ifade etmekle birlikte üç konuda Risale-i Nur’a yönelik iddialarda bulunmuştur.

Cübbeli’nin iddiaları şu şekilde özetlenebilir: (1) Risale-i Nur’un dili ağır ve anlaşılmazdır. (2) Risale-i Nur tefsir değildir. (3) Said Nursi gayr-i Müslimlerin de -mesela Anzaklar- “şehit” olabileceğini ileri sürmüştür.

Öncelikle şunu ifade etmek isteriz ki, bütün ömrünü “Kur’an’ı ve İslami ilimleri en detayına varıncaya kadar öğrenmek ve öğretmek” için vakfettiğini beyan eden Hoca’nın Risale-i Nur’u okumamış olması onun noksanıdır. Zira Risale-i Nur, çağımız İslam dünyasında -Hoca’nın da ilgi alanına giren konuları kapsayacak şekilde- telif edilmiş en kapsamlı ve etkin metinlerden oluşan bir tefsir külliyatıdır. Ne demek istediğimizi şu örnekle açıklayabiliriz: Şayet Hoca, 26. Söz olan Kader Risalesi’ni okumuş ve anlamış olsaydı, söz konusu programda Fatih Altaylı’nın kader konusundaki soruları karşısında bocalamazdı.

Cübbeli Ahmet Hoca’nın iddialarına karşı cevaplarımız şu şekildedir:

İddia 1: “Risale-i Nur’un dili ağır ve anlaşılmazdır.”

Cevap 1: Risale-i Nur, 20. yüzyılın ilk yarısında Osmanlıcanın hâkim dil olduğu bir dönemde kaleme alınmıştır. Dolayısıyla o günlerden bugüne dilimizdeki fukaralaşma Risale-i Nur’la ilk defa karşılaşanlarda iddia edildiği gibi bir izlenim bırakabilmektedir. Ancak bu yargının doğru olmadığı dönemin diğer dini ve seküler metinleriyle yapılan kıyaslamada hemen anlaşılacaktır. Risale-i Nur’da Osmanlıca bir tabir ya da terkibin hemen ardından, o zamana göre fazlasıyla sadeleştirilmiş bir “tercümesi”nin kullanılması, müellifinin eserlerindeki dili, özel bir seçimle kullandığını gösterir. Said Nursi isteseydi, meselâ, “levh-i mahv isbat” yerine “yazar-bozar tahta”, “irae eder” yerine “gösterir”, “beyder” yerine “harman” kelimelerini kullanabilirdi. Aynı cümlenin içinde bu kelimeleri ardarda sıralayabilen[1] biri olarak, “eski” dil ile “yeni” dili birarada kullanmak istemiştir, yeni dilden habersiz olduğu için eski dile mecbur kalmış değildir. Bu tercih, dile zenginlik kattığı kadar, okuma ve anlamaya da akıcılık ve kolaylık katmaktadır.

Risale-i Nur’un dilinin bir başka özelliği ise Kur’ân’daki kelimelerin konuşma diline aktarılması, Nebevî kavramları Türkçe konuşanlar başta olmak üzere her insanın zihnine yerleştirmesi gibi bir misyonu yerine getirmesidir. Gerçekten de, Risale-i Nur’u okuyanlar özel bir Arapça eğitimi almadıkları halde, pek çok vahyî kavramı, Kur’ân kelimelerini dağarcıklarına almış ve konuşma diline aktarmışlardır. Şu halde, Risâle-i Nur diğer dilleri konuşan milletler için, Kur’an kelimelerinin ve Nebevî terminolojinin konuşma diline aktarılması konusunda, bir prototip, bir çalışma örneği olarak değerlendirilmeli.

Cübbeli Ahmet Hoca okumak ve anlamak için emek sarf etmediği Risale-i Nur’u “dili ağır ve anlaşılmaz” diyerek zamanın dışında bırakma gayretlerinden vazgeçmelidir. Kendisinden beklenen, seküler saldırılarla iğdiş edilen zihnimizi Asr-ı Saadetle, Kur’an ve Peygamber lisanıyla aşina kılan Risale-i Nur’u okuması ve anlamaya gayret etmesidir.

İddia 2: “Risale-i Nur tefsir değildir.”

Cevap 2: Bu da yeni bir iddia değildir. Risale-i Nur’un bilinen klasik tefsirler şeklinde -Cübbeli Hocanın ifadesiyle- Fatihayla başlayıp Nâsla biten sıra içinde kelime ve cümlelere mana verip yorumlayan bir kitap olmadığını gören bir kısım hocalar ve bazı muhalif insanlar “Risale-i Nur bir tefsir değildir” demişlerdir. Bu iddialar karşısında “Risale-i Nur Kur’ân’ın çok kuvvetli, hakikî bir tefsiridir” diyen Said Nursi, bu itiraza açıklık getirmek için iki kısım tefsir bulunduğunu ifade eder. Özetle şöyle der:

“Birisi malûm tefsirlerdir ki, Kur’ân’ın ibaresini ve kelime ve cümlelerinin manalarını beyan ve izah ve isbat ederler. İkinci kısım tefsir ise, Kur’ân’ın imanî olan hakikatlerini kuvvetli hüccetlerle beyan ve izah ve isbat etmektir. Bu kısmın pek çok ehemmiyeti vardır. Zahir malûm tefsirler bu kısmı bazen mücmel bir tarzda dercediyorlar. Fakat Risale-i Nur, doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsalsiz bir tarzda muannid feylesofları susturan bir manevî tefsirdir.”[2]

Kur’ân’ın kelimelerini ayrı ayrı inceleyerek lûgat ve ıstılahî manalarını araştıran ve bu şekilde Kur’ân cümlelerine mana vermeye çalışan pek çok klasik tefsir vardır. Ancak çağın asıl problemi olan iman zaafına Kur’ân’dan reçeteler sunan tefsirlere şiddetle ihtiyaç vardır. İşte Risale-i Nur, Kur’ân’ı Kerim’in asrımızın ihtiyaçlarına cevap veren ayetlerini tefsir etmiş ve bu konuda orijinal yorumlar ortaya koymuştur.

İddia 3: “Said Nursi gayr-i Müslimlerin de -mesela Anzaklar- “şehit” olabileceğini ileri sürmüştür.”

Cevap 3: Risale-i Nur’un hiçbir yerinde Anzaklar’ın şehit sayılabileceğinden bahsedilmez. Evet, Said Nursi bir mektubunda “kâfir” de olsalar bazı kişilerin ölümlerini “bir nevi şehadet mertebesi” olarak nitelendirmiştir. Ancak bu kişiler Çanakkale’ye savaşmak için gelen Anzak askerler değildir. Said Nursi’nin şefkat ve merhamet hissi ve “adalet-i mahza [tam adalet]” anlayışıyla bahsettiği şartlar/kişiler şu şekilde tasnif edilebilir:

1) Felâket, helâket, sefalet ve açlık gibi semavi musibetlere maruz kalanlar
1. On beş yaşından küçük iseler hangi dine mensup olursa olsun zaten masumdurlar, bir nevi şehit sayılırlar.
2. On beş yaşından büyüklerin hepsi aynı kategoride değerlendirilmemiştir. Burada, “masum ve mazlum” Hıristiyanlardan bahsedilmiştir. Masum ve mazlum olan Hıristiyanlardan kastedilen de Hz. İsa’nın din-i hakikisine sarılan Hıristiyanlardır. Zaten Ahirzamanda Hz. İsa’nın din-i hakikisinin İslamiyetle omuz omuza geleceği, tevhid inancında birleşeceği dikkate alınırsa, Hıristiyanların cehennemden kurtulması ya da ölümlerinin “bir nevi şehadet” olarak değerlendirilmesi daha doğru anlaşılabilir.
2) Mazlumların yardımına koşanlar, insanlığın rahatı, huzuru, güveni ve sağlığı için mücadele edenler, dini ve mukaddes değerleri korumak için çalışanlar ve insan hakları mücadelesini sürdürenlerin başlarına gelen musibetler onlar için dünyevi ve uhrevi şeref vesilesidir.
Söz konusu programda Cübbeli Hoca’nın verdiği örnekte de olduğu gibi, bir gemide dokuz cani bir masum olsa, o bir masumun hakkı için o gemi batırılamaz hükmünü koyan Allah, hiçbir suçu, günahı, sorumluluğu olmadığı halde zalimlerin zulmüne maruz kalan veya umumun günahlarına binaen başına gelen felaketlerden zarar gören masumların hukukunu da koruyacaktır.

Said Nursi’nin bahse konu mektubunda[3] ifade ettiği hususlar da bundan ibarettir.

http://www.risaleinurenstitusu.org

DİPNOTLAR:
[1] Risale-i Nur’da metnin akışı içinde gizli bir lûgatçe ile Kur’an kelimelerinin sade karşılıklarını da verir. Aşağıda, Sözler’den seçilmiş ‘iç lûgatçe’ örnekleri sunulmaktadır.
“…. o Sultana muhâtab ve halîl ve dost ol!”
halîl = dost
“O rahmetin kuvvetidir ki, zîşuurun nazarlarını celbeder, kendine çeker.”
celbetmek = kendine çekmek.
“Nihayet ihtilât içinde ve karışmış oldukları halde, nihayet derecede imtiyaz ve farkla birbirinden ayrılıyor.”
ihtilât = karışıklık
imtiyaz = fark = ayrı durmak
“Hakikî istib’ad, hakikî muhaliyet ve akıldan uzaklık…”
istib’ad = muhaliyet = akıldan uzaklık
“Merdâne kabre bak, dinle ne taleb eder. Erkekçesine ölümün yüzüne gül, bak ne ister.”
merdâne = erkekçesine
ne taleb eder = ne ister
“Onu bütün hakaikına temel taşı ve üssü’l esas yapıyor.”
üssü’l esas = temel taşı
“… levh-i mahv ve isbat namında yazar-bozar tahtası hükmündedir.”
levh-i mahv ve isbat = yazar-bozar tahta
“Mahşer ise bir beyderdir, harmandır.”
beyder = harman
[2] Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2007, s. 917.
[3] “Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber manevi ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki:
Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nispeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye masumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.
Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiçbir haberim yokken, Avrupa’da, Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O manevi ihtarın beyan ettiği taksimat bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:
O musibet-i semaviyeden ve beşerin zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehit hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı maneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.
On beşinden yukarı olanlar, eğer masum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır. Çünkü ahirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (a.s.m.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem ahirzamanda Hazret-i İsa’nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslamiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zayıflar, müstebit büyük zalimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım, Cenab-ı Erhamürrâhîmine hadsiz şükrettim. Ve o elim elem ve şefkatten teselli buldum.
Eğer o felâketi gören zalimler ise ve beşerin perişaniyetini ihzar eden gaddarlar ve kendi menfaati için insan âlemine ateş veren hodgâm, alçak insî şeytanlar ise, tam müstehak ve tam adalet-i Rabbaniyedir.
Eğer o felâketi çekenler mazlumların imdadına koşanlar ve istirahat-i beşeriye için ve esasat-ı diniyeyi ve mukaddesat-ı semaviyeyi ve hukuk-u insaniyeyi muhafaza için mücadele edenler ise, elbette o fedakârlığın manevi ve uhrevî neticesi o kadar büyüktür ki, o musibeti onlar hakkında medâr-ı şeref yapar, sevdirir.”
(Kastamonu Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2007, s. 146-148)

Zaman
17.12.2009

Y O R U M ….

Risalei Nur hakkında yanlış zanlar neticesinde yapılan hatalara doğru bir üslup ile cevap verilmelidir.
RİSALE-İ NUR ENSTİTÜSÜ tarafından hazırlanan bu değerli yazı için ayrıca teşekkür eder, Risale-i Nur Hakkında eksik bilgisi veya ön yargıları olanlara ithaf ederiz.
Ahmet TÜRKAN

28. Lem’a dan bir bölüm

Eskişehir Hapishânesi’nde ihtilâttan ve konuşmaktan memnû‘ olduğum
zamanda, karşımdaki kardeşlerime teselli için yazdığımkısacık
fıkraların bir kısmıdır.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Hapsin bir latîf hâtırasıdır ki; Risâle-i Nûr gizlenir, fakat sönmez ve
söndürülmez. Bir âlem-i ma‘nâda Hazret-i İmâm-ı Ali Radıyall…âhü Anh’ın
ilminden sordum:
“ اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْط۪يرًا
demişsin, muradın nedir?” Dedi:
“( عُجْمٍ)
yani, hecevârî, terkîbsiz ve vakıflarda olduğu gibi rakamvârî, şekilsiz
harflerdir ki, latinî hurûfudur. Lâdînî zamanında taammüm eder.” Hem
sonra sordum: “Ercûze’nde benden bahsedip ‘Kendini muhâfaza et!’
demişsin. Hem tam vaktinde emrinizi gördük. Fakat maatteessüf kendimizi
muhâfaza edemedik. Bu belâya düştük. Şahsımdan binler def‘a daha
ehemmiyetli olan Risâle-i Nûr’dan bahsin ve işârâtın yok mu?” dedim.Dedi: “Yalnız işaret değil, belki Celcelûtiyemdetasrîh ediyorum.”Mütebâkî kısmı, Sikke-i Tasdîk-i Gaybî Mecmûası’nda 119. sahîfeden 131. sahîfeye kadar.. yazıldığı için burada derc edilmemiştir.
YİRMİSEKİZİNCİ LEM‘A.

AZİZ ÜSTAD

AZİZ ÜSTAD İLAHİSİ

HÜSREV EFENDİNİN KURANI YAZMASI

Kastamonu Lâhikası – Mektup No: 73 – s.1614:
Hem bu Husrev’in kalemi gibi fikri, kalbi de o nisbette harika diyebiliriz. Risale-i Nur’a karşı irtibatı ve iştiyakı ve kanaati gittikçe terakki ve inkişaf ediyor. Hiçbir hâdise onu sarsmıyor, fütur vermiyor.
Hem Kur’ân’ın gözle görünen bir nevi lem’a-i i’câziyeyi, beş altı mushafta işaretler yaptım, hatt-ı Arabî-i Kur’ânîleri mükemmel olan kardeşlerime taksim ettim. Bunların içinde hatt-ı Arabî-i Kur’ân’da Husrev onlara yetişemediği halde, birden umum o kâtiplere ve hatt-ı Arabî muallimine tefevvuk eyledi. Ve hatt-ı Arabîde, en mümtaz kardeşlerimizden o derece geçti. Umumen onlar tasdik edip, “Evet, bizden geçti; biz ona yetişemiyoruz” dediler. Demek Husrev’in kalemi, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyânın ve Risale-i Nur’un mucizevâri kerametleri ve harikalarıdır.
Yukarda üstadın ifadelerini teyid babında Şamlı Hafız Tevfik yediği şefkat tokadı münasebetiyle şöyle der:
Lem’alar / Onuncu Lem’a – s.604
BİRİNCİSİ: Lillâhilhamd, benim hatt-ı Arabiyem Kur’ân’a bir derece uygun bir tarzda ihsan edilmişti. Üstadım en evvel üç cüz bana yazdırmakla sair arkadaşlarıma taksim etti. Kur’ân yazmak iştiyakı, risalelerin tebyiz ve tesvidindeki hizmetime arzumu kırdı. Hem Arabî hattı bulunmayan sair arkadaşlara tefevvuk edeceğim diye gururkârâne bir tavırda bulundum. Hattâ Üstadım yazıya ait bir tedbir bana söylediği vakit, “Bu iş bana aittir,” o vakit dedim. “Ben bunu biliyorum, ders almaya ihtiyacım yoktur” gibi mağrurâne söyledim. İşte bu hatama göre, fevkalâde, hiç hatıra gelmeyen bir tokat yedim. En az Arabî hattı olan bir kardeşime (Hüsrev’e) yetişemedim. Bizler bütün hayret ettik. Şimdi anladık ki, o bir tokattır.
Şuâlar / On Birinci Şuâ – s.987
Risale-i Nur gül fabrikasının serkâtibi gibi kahraman kardeşlerin ve şakirtlerin fevkalâde gayretleriyle Asr-ı Saadetten beri böyle hârika bir surette mucizeli olarak yazılmasına hiç kimse kadir olmadığı halde Risale-i Nur’un kahraman bir kâtibi olan Hüsrev’e “Yaz!” emir buyurulmasıyla, Levh-i Mahfuzdaki yazılan Kur’ân gibi yazılması
Kastamonu Lâhikası – Mektup No: 3 – s.1571:
Mâşaallah, bârekâllah “Kerâmât-ı Aleviye”nin Risaletü’n-Nur’a imzasını bu zamanda tam tasdik ettiren kerâmât-ı kalem-i Alevî (Ali) ve Kur’ân’a çok kıymettar hizmeti ve Mucizat-ı Ahmediyenin (a.s.m.) harika bir kerametini gözlere gösteren ve Kur’ân’ın altın bir anahtarı olan kalem-i Husrevî, değil yalnız bizleri, belki ruhânîleri ve melekleri de sevindiriyorlar
Emirdağ Lâhikası (2) – Mektup No: 93 -s.1873:
Evet, şimdiki Husrev’in kalemiyle yazılan ve pek harika olan ve tevafuk cihetinde mucizatlı olan Kur’ân’ımızın on beş seneden beri tab’ına çalışıyoruz. (…) İşte bu mucizeli Kur’ân’ımızı, hem Diyanet Riyaseti tetkik etmiş, çok beğenmiş; hem İstanbul’daki fetva dairesindeki tetkik-i mesâhif uleması gayet güzel görmüş. Gayet güzelce tetkik edip musahhah olarak bize iade etmiş. İnşaallah yakında bu Kur’ân’ımız basılarak bir hediye-i Nuriye olarak âlem-i İslâma neşredilecektir.

Ölüm…‏

Ey dünyaperest insan!

Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için, birbiri içinde in’ikâs edip, göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi darken, bir şehir kadar geniş görünür. Çünkü o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi mâdum ve gayr-ı mevcut oldukları halde, birbiri içinde in’ikâs edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır; mâdum bir dünyayı mevcut zannedersin.

Nasıl bir hat, sür’at-i hareketle bir satıh gibi geniş görünürken, hakikat-i vücudu ince bir hat olduğu gibi, senin de dünyan hakikatçe dar, fakat senin gaflet ve vehim ve hayalinle duvarları çok genişlemiş. O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını, çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır. O vakit görürsün ki, o geniş dünyan kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha sür’atli akar.

Madem dünya hayatı ve cismânî yaşayış ve hayvânî hayat böyledir. Hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun. İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdâniyet sırlarını ifade eden لاٰۤ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ kelime-i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir…

“Ölüm hiç şüphe yok ki; gelecek”

Gönderen : Erdal ADGU

‘Hepimizin Bediüzzaman’a borcu var’

RÖPORTAJ (1. Bölüm) Prof. Dr. Mümtazer Türköne, Bediüzzaman Said Nursi’nin tek parti vandalizmine karşı taşra seçkinlerini nasıl oluşturduğunu Moralhaber.net’e anlattı.

‘Hepimizin Bediüzzaman’a borcu var’
04.12.2009 11:38
RÖPORTAJ (1. Bölüm) Prof. Dr. Mümtazer Türköne, Bediüzzaman Said Nursi’nin tek parti vandalizmine karşı taşra seçkinlerini nasıl oluşturduğunu Moralhaber.net’e anlattı.

Dursun Kabaktepe’nin röportajı

Prof. Dr. Türköne: ‘Hepimizin Bediüzzaman’a borcu var. Bende borçluyum’

Prof. Dr. Mümtazer Türköne, bir TV programında tek parti döneminin tahribatını Bediüzzaman Said Nursi’nin düzettiğini söyledi. Moralhaber.Net olarak bizde Prof. Dr. Türköne’ye tek parti döneminde yaşanan tahribatı Bediüzzaman Said Nursi’nin nasıl düzelttiğini sorduk. Prof. Dr. Türköne, Said Nursi’nin toplumu şiddetten uzak tutarak halkın fikri alt yapısını beslediğini, Kur’an’ı ve İslam’ı çağın koşullarına uygun olarak yorumladığını, o dönemde yaşayan taşra elitlerine kendilerini ifade etmeleri için yol gösterdiğini ve 2009 yılındaki toplumun alt yapısını oluşturduğunu anlattı. İşte Prof. Dr. Türköne ile Zaman Gazetesi’nin kafeteryasında Said Nursi ve Nurculuk akımı konusunda yaptığımız röportajımızın ayrıntıları:

TEK PARTİ DÖNEMİ MODERNLEŞME VANDALİZMİDİR
Bir televizyon kanalında ‘Tek parti tahribatını Said Nursi düzetti’ dediniz. Tek parti döneminde nasıl bir tahribat yaşandığını anlatır mısınız?

Türkiye’de, sonradan bir ‘Tek parti altın çağı’ efsanesi üretildi. Bütün güzelliklerin ve iyiliklerin kaynağı olan bir tek parti döneminden bahsediliyor. Bunun arkasına da bir figür yerleştiriliyor. Bu gerçeklere tamamen aykırıdır. Bu tarihin en baskıcı ve zulmün tüm Osmanlı tarihi boyunca bile rastlanmayacak kadar arttığı karanlık bir dönemdir. Cumhuriyeti kuran azınlık kadroların, seçkinci elitlerin önlerinde hiçbir engel görmeden, bu modernleştirme politikalarını, kendi dar dünyalarında gerçekleştirdikleri, çok ilkel yöntemlerle halka zorla kabul ettirmek istedikleri bir projedir. İnsan onuruna ve doğasına aykırı bir dönemdir.

O dönem için ne söylenebilir?

Tek parti dönemi tek kelime ile modernleşme Vandalizm’idir. Vandalizm kelimesi buraya çok uydun düşer. Vandalizm kan dönmekten zevk almaktır. Kaba güç kullanmaktan zevk almaktır. Tek parti döneminin böyle bir yapısı vardır. Son derece dar kafalar. Osmanlı’dan Cumhuriyete geçerken toplum bütün elitlerini savaş meydanlarında kaybetmiştir. Bunlar büyük ölçüde kıyıda köşede duran savaş kaçakları, dar mahfillerde çıkar odakları şeklinde bu Cumhuriyeti yağlamaya başlamışlar. Karşılarında da herhangi bir güç olmadığı için ‘vandalca’ ilerlemişler. Çünkü Osmanlı’da denge güçleri vardı. Ama bu dönemde bu güçler kalmamıştır. Bu vandalizmin en önemli tahribatlarından bir tanesi Türk musikisinin yok edilmesidir. Bu korkunç bir tahribattır.

TOPLUMU KÜLTÜREL KÖKLERİNDEN KOPARDI

Türk Musikisi konusunu biraz açar mısınız? Neden korkunç bir tahribattır?
1931 yılından sonra radyoda Türk Musikisi yasaklanmıştır. Bu Ortadoğu ve Balkanlar coğrafyasının en güçlü ve en zengin musikisidir.

Neden Türk Musikisi?
Dede Efendi’lerin, Itrilerin olduğu musikiyi Cumhuriyet yasaklıyor. Bu tam anlamıyla kültürel Vandalizm’dir. Toplumu kültürel köklerinden koparmaktır. Bu süreçten sonra musiki konservatuarlarda da yasaklandı. Ardından Türkiye’de tam anlamıyla mezhebi gayri sahih bir müzik çıktı. Arabesk gibi. Türkiye’nin kültürünü etkisi altına aldı. Sonra Osmanlı eserlerine karşı yapılan tahribat başladı. Kimliği, kişiliği oturmuş toplum büyüklerine karşı saldırılar yapıldı. Savcının beratını isteyip de idam edilen İskilipli Atıf Hoca gibi. Bu toplumu ayakta tutan birçok değerler yok edildi.

Bu coğrafyanın insanı olan yeni elitler niçin halkına bunları reva gördü?
Tam anlamıyla iktidar içindir. Bunun diğer adı faşizmdir. Tek parti dönemini en iyi ifade edecek söz faşizmdir. İtalyan faşizmi Türkiye’de çok yakından takip edilmiştir. Özellikle Recep Peker’de bir Faşizm hayranlığı vardır. Toplumun dini, kültürel ve tarihi değerlerine her türlü saldırı yapılmıştır. Toplum refleks olarak kendisini korumaya başladı. Bu konuda Cumhuriyet tarihinde kendini dengeleyecek iki tür refleks ortaya çıktı.

BEDİÜZZAMAN TAŞRA SEÇKİNLERİNİ OLUŞTURDU

Bu refleksler nedir?
Biri Bediüzzaman Said Nursi’nin öncülüğünde ortaya çıkan Nurculuk’tur. Diğeri ise şiddete yakın olan Kemal Pilavoğlu’nun kurduğu Ticanilik olmuştur. Eş zamanlı olarak aynı yıllarda Türkiye’de yaygındır. Biri tarikat diğeri ise cemaattir. Bediüzzaman toplumun inançlarına yapılan saldırılar karşısında halkın inanç yapısını beslemiştir. Topluma bu ağır tahribat karşısında serum verip vücudu güçlendirmiştir. Bunu da İslam’ı ve Kuran’ı yorumlayarak yapmıştır. Cemaati sıkı bir şekilde bir araya getirmiştir. Tek parti vandalizmine karşı taşra seçkinlerini oluşturmuştur. Taşradaki okuma-yazma bilen seçkinler bu hareket ile kendilerini ifade etmişlerdir. Bugünkü seçkinlerin temeli o dönemde oluşmaya başlamıştır. Said Nursi onlarla bir direnç hattı oluşturmuştur.

Nasıl bir direnç hattı oluşturmuştur?

Taşra elitlerini takviye etmiştir, güçlendirmiştir. Onların kendi arasındaki dayanışmasını sağlamıştır. Elitlerin halkı baskı altına aldığı o dönemlerde Nurculuk hareketi modern bir tepki olarak ele alınmalıdır. Şerif Mardin’in Bedizzzaman Said Nursi kitabının çok önemli bir çalışma olduğunu düşünüyorum.

NURCULUK GERÇEKTE SOSYAL BİR HAREKETTİR

Türkiye’de Nurculuk nasıl algılanıyor?

Bir dini hareket olarak algılanıyor. Ama Nurculuk gerçekte bir sosyal harekettir. Nurculuğun sosyal temellerine inmek lazım. Bu hareketlere dâhil olan insanların hangi sosyal ihtiyaçlarına karşılık buldukları araştırılmalıdır. Türkiye’de Bedizüzzman Sadi Nursi’nin taşra elitleri ile başlattığı bu hareket bugüne gelmiştir. Bugün ise bu taşra elitlerinin kendilerini değişik şekillerde ifade ettikleri cemaatler yeni dayanışma modelleri oluşturmuşlardır. Bugün AK Parti’yi de bu taşra elitlerinin 2009 yılına yansıması olarak değerlendirmek lazım. Türkiye’de devletin içinde ekonomik, toplumsal ve kültürel olarak herkesin mutlaka bugün bulunduğu ve sahip olduğu konumda Bediüzzaman’a borcu vardır.

Borç kavramını açar mısınız?
Düşünceden, oluşturduğu modelden, gösterdiği istikametten ve toplumu şiddetten uzak tuttuğu için borçludur. Kendisini şiddet dışındaki araçlarla ifade etmesini sağladığı için hepimizin ona borcu vardır. Bende borçluyum.

Savaşı isteyen toplumların tükeneceğini söylediniz. Bediüzzaman olmasaydı ve bu düşünceler savunulmasaydı bugün nasıl bir Türkiye portresi ortaya çıkardı?
Muhtemelen Pakistan’ın, İran’ın ve Afganistan’ın yaşadığı gibi şiddet yüklü bir tarihimiz olurdu. Ben bunu tek başına Bediüzzaman Said Nursi’nin başardığını düşünüyorum.

Örnek verir misiniz?
Bakın bu çok önemlidir. Bu ülkede Kürt sorununu çözme konusunda yaptığı yeniliktir. Umutlu olmamızın tek ve yegâne temeli Bediüzzaman Said Nursi’dir.

YENİ BİR TOPLUMSAL DAYANIŞMA OLUŞTURDU

Bediüzzaman’ın etkileri neler olmuştur?
Özellikle Kürtleri Türkiye’nin geri kalanı ile yakın ve yan yana tutan Bedizüzaman’ın varlığıdır. Bugün Kürtler konuşurken Said Nursi’yi referans gösteriyorlar. Ben özelikle Kürt toplumu ile Türklerin geri kalan kısmını bir tutan ana çerçeveyi başlangıçta Bediüzzaman Said Nursi’nin çizdiğini düşünüyorum. Tek parti dönemi zalimce Kürtleri eziyordu.

Said Nursi bunu hangi yönüyle başarmıştır?
Toplumu siyasetten uzak tutmuştur. En önemlisi de şiddetten uzak tutmuştur. İnancı o günün şartlarına göre yorumlayarak yeni bir toplumsal dayanışma oluşturmuştur. Söylediği şeylerden çok kullandığı yöntemi ve koyduğu hedefleri önemlidir. Toplumu siyasetin uzağında tutarak siyasi hedef koymuştur. Bir tarafta silah ve şiddet kullanan, entrikalar yapan bir merkez, diğer tarafta ise direnenler var. Direnenler, etraflarına baktıklarında en sağlam kale olarak Bediüzzaman’ı görüyorlar.

Bu mücadelenin bugüne yansıması nasıl olmuştur?
Tarihin garip bir yapısı vardır. Geçmişte yapılanların bugün nasıl bir anlam taşıdığını daha iyi anlıyorsunuz. 1940 ve 50’li yıllarda Nurculuğu bir dini hareket olarak algılayanlar bugün baktıklarında bunun nasıl bir sosyal hareket olduğunu daha iyi görüyorlar. O sosyallik zamanla büyüyor ve sonuçları ortaya çıkıyor.

CHP’NİN İKTİDAR PROJESİNİ YOK ETTİ

Sol kesim bunun farkına vardı mı?
Sol kesim içinde Bedizüzzman’dan saygı ile bahseden birçok kişiyle tanıştım. Tek parti ideolojisini savunanlarda hala bir şey var. Ama ciddi manada Bediüzman’la ilgili güzel sözler söylüyorlar. En son Başbakan’ın saydığı isimler arasında yer alınca bazı CHP’liler ‘Herkes tamam. Ama Bediüzzman hariç’ dediler. Hala onlarda biraz direnç var.

Neden Said Nursi’ye karşılar?
CHP’nin tek partili dönemde geleceğe dönük iktidar projesini yok eden Bediüzzaman’ın kendisidir. O yüzden bu tepkileri normal.

Bediüzzman’ın yaptıkları bugünleri nasıl etkiledi?
Ben şuna inanıyorum: Bediüzzaman, 1940’lı ve 50’li yıllarda söyledikleri ile bugünleri görmüştür. ‘Bugün bunları yaparsak yarın şunlar olur.’ yönündeki telkinleri ile geleceği çok iyi okumuştur. Ve bunun adına feraset deniyor.

SEYİT RIZA TEK PARTİ YÖNETİMİNİN İSTEDİĞİ HAMLEYİ YAPTI

Tek parti döneminin uyguladığı şiddet politikası ve bunlara direnenleri kıyasladığımızda ortaya nasıl bir sonuç çıkıyor? Mesele güncel bir konu olduğu için Dersim olayını değerlendirebilir misiniz?
Tek parti döneminin vandalizmi ve buna direnenler arasında Dersim önemli bir yere sahiptir. Dersim bölgesi Alevi Kürtlerin yaşadığı bir bölgedir. Alevi Kürtlerde ilginç bir yapıya sahiptir. Bölgenin coğrafi yapısı çok serttir. Osmanlı’da bu bölgeye ulaşamamıştır. Bunlar başına buyruk yaşıyorlardı. Cumhuriyet kontrol altına almak istemiştir. 1935 yılında. bir plan yapıyorlar; devlete bağlayacaklar. Uyguladığı teknik, isyan çıkartıp, sonra kanlı bir şekilde bastırarak devlet otoritesini kabul ettirmektir. Bu sırada Seyit Rıza’nın direnişi başlıyor. Zaten tek parti yönetimin de istediği bu olmuştur. Ondan sonra devlet kanlı bir şekilde isyanı bastırmıştır.

Peki, sorun çözüldü mü?
Onlar isyanı bastırıp sorunu çözdüklerini sanıyorlar. Hâlbuki Dersim sorunu çözülmemiştir. Hala sorun sürüyor. Kürt Alevileri bu devletin kurduğu sistemin içine yerleştirmek hala mümkün değil ve onlar tepkililer.

HALKI ŞİDDETTEN UZAK TUTARAK TOPLUMU GELİŞTİRDİ

Bediüzzman ve Seyit Rıza arasında nasıl bir kıyaslama yapıyorsunuz?
Ben buradan Seyit Rıza’nın tepkisi ile Bediüzzaman’ın gösterdiği tepkinin karşılaştırılması gerektiğini düşünüyorum. Bediüzzman halkı şiddetten uzak tutarak toplumun alt yapısını geliştirdi. Seyit Rıza direniş yaptığı için tek partinin istediği hamleyi gerçekleştirmiş oldu.

Bu dönem için birde Ticanilik’ten bahsetmiştiniz. Onlar neler yaptı?
Ticanilik de tam tersine şiddet kullanıyordu. O dönemin hükümetine bahane veriyor, onların istediği gibi davranışlarda bulunuyorlardı. Ama Bediüzzman muhataplarını şiddetten korumuştur. Kimsenin oyununa gelmemiştir. Şiddet kullanmadan, fikir üreterek toplumun alt yapısını beslemiştir.

YARIN: Demokratik açılım süreci ve TSK içindeki cunta yapılanması

Moralhaber.Net