MUHTEŞEM VUSLAT

ÜSTADLAR
Risâle-i Nur tarihindeki önemli buluşmalardan birisi belki de birincisi Bedîüzzaman Hazretleri ile Ahmed Husrev Efendi arasında Barla’da gerçekleşmiştir. Bu vuslatın ihtişamı, bugünden geçmişe bakıldığında çok daha iyi anlaşılmaktadır. Zira tarih, bu vuslatın bereketiyle, milyonlarca mü’minin imanlarını kurtaracak hidâyet derslerini aldıklarına şahit olmuştur. Çünkü bu vuslat, Asrın İmamı olan Nur Risâleleri ’müellif’inin, ‘nâşir’ine yani eserlerini yayacak, muhtaç kalplere ve dimağlara ulaştıracak elmas kalemli başkâtibine kavuşmasıdır…

Ahmed Husrev Efendi, 1931 senesinde Bediüzzaman Hazretleri ile tanışmak üzere hazırlıklarını yaptı ve “Ehl-i kemâlin huzûruna yürüyerek gidilir” diyerek yaklaşık kırk kilometrelik yolu yürüyerek kat etti. Husrev Efendi heyecanla Barla’ya doğru ilerlerken Bediüzzaman Hazretleri de kerâmeten istikbâlde tüm talebelerine numûne-i imtisâl olarak göstereceği talebesini, dava arkadaşını karşılamak üzere Barla’dan aşağıya doğru inmekteydi.

Bediüzzaman Hazretleri ve Husrev Efendi, Hazret-i Üstâd’ın ‘Yetmiş bin horasan erlerinin pîri’ dediği Karacaahmet türbesi yakınlarında buluştular. Şüphesiz bu buluşma yirminci asrın en mühim buluşmalarından birisiydi. Manevî fotoğraf makinelerinin felâket ve helâket asrında kaydettiği en gülşen yüzlü resim de bu idi.

Îman mektebinin çilekeş muallimi, aziz üstad Bediüzzaman Hazretleri altınbaşlı omuzdaşına, kerâmetli elmas kalemine, Türkiye’nin manevî halaskârına, talebelerinin ağabeysine, kendisine ömrünün bir miktarını vereceği hayrulhalefine kavuşmuştu artık. Husrev Efendi de yıllardan beri aradığı mürşidini, üstadını, hâmisini, hocasını bulmuştu. Üstadını bulmaktan neşet eden mesrur hâlini şöyle kaleme dökmekteydi:

“Mücrim talebeniz senelerden beri Hâlikından bir hâmi istiyordu. Baştan aşağıya kadar siyahlıklarla dolu olan defter-i a’mâlim tedkik edilse, bu hususta ne kadar tazarru’ ve niyazım vardır ve ne kadar gözyaşlarım bulunacaktır. Kur’ânî hizmet uğrunda, arzın sekenesi kadar hayatım olsa, her birisini fedâ etmeyi, ne büyük saâdet ve şeref kabul etmişim. Ey sevgili üstâdım! Ey kıymettâr hocam! Ey senelerden beri aradığım muhterem mürşidim! Ey aziz dellâl-ı Kur’ân!”

SÂDIK RÜYÂLAR

Yine Isparta’dan Barla’ya yazdığı mektûbunda Risâle-i Nûr hizmeti ile ilk tanıştığı vakitlerdeki sevincini ve rûhundaki fırtınaları iki sene önce gördüğü rüyalarla birlikte şöyle dile getirmektedir:

“Sevincimden mektubunuzu takbil ediyor; ruhum sizinle yaşadığı halde, cismen uzak bulunduğumuzdan ağlıyordum. Zaman oluyor ki, gözlerimden dökülen yaşları yazı yazmak veyahut Risâleleri okumakla teskin edebiliyorum. Zaman oluyor kalbim mütemadiyen ağlıyor, âh sevgili Üstâdım. Sizden pek büyük istirhamım budur ki: Beni afvediniz. İki-üç seneden beri dünyayı sevmez olduğum halde kurtulamadığımdan çok müteessirim. Issız sahralar, susuz çöller, ruhumun birer meskeni oluyor. Hayâlen oralarda dolaşıyorum. Güya bir şey arıyorum.

Evet, bir şey arıyorum. Heyhât, aradığım hem çok yakın, hem çok uzak görünüyor. Bilmiyorum daha ne kadar zaman bu hâl içerisinde çırpınacağım. Evet, yine pek çok müteşekkirim. Nasıl teşekkürüm hadsiz olmasın. Henüz bir sene oldu; iki gece birbiri üstüne gördüğüm iki rü’yâ-yı sâdıkada, temelleri atılmakta olan büyük bir gülyağı fabrikasının kâtibliğine tâyîn edilmiş ve işe mübaşeret etmiştim. Bu rü’yâ târihinden iki ay sonra Risâleleri yazmağa başladım. Ve bilhassa Yirmi Sekizinci Mektubun Yedinci ve Sekizinci Mes’elelerinde, hizmetimizin makbuliyeti ve rızâ-i İlâhî dâhilinde olduğu pek açık bir lisanla yazılması, âciz talebenizi de dilşâd etmiş bulunuyor. Sevgili Üstâdım, Allah sizden ebeden razı olsun.”

Üstad Bediüzzaman Hazretleri ise Husrev Efendi’nin gördüğü sâdık rüyaları ve Risâle-i Nûr hizmetine dâhil oluşunu şu iltifatlarla kaleme almıştır: “Evet kardeşim, sen bir bahçe-i ebedî olan Kur’ân-ı Hakîm’in Cennetinden Gül-ü Muhammedî (A.S.M.) namında, hadsiz nuranî hakikatların fabrikası hükmünde, tefsir-i hakâik-ı Kur’âniye etrafında halka tutan ve sizin gibi çarklardan mürekkeb olan bir cemâat-ı mübâreke içinde en has ve en yüksek mertebeye kâtib tayin edildiğine, o rü’yâ beşaret verdiği gibi, biz de beşâret ediyoruz.”

Husrev Efendi’nin Risâle-i Nûr’a Hazret-i Üstâd’ın ifâdesiyle tamamıyla hizmete teslîm olmasının 30. Sözü okuduktan sonra gördüğü rüyadan sonra olduğunu Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifâde etmiştir:

“Hem Hizmet-i Kur’âniyede mühim bir rükün olan Husrev, o risalenin (Otuzuncu Söz) kendisine tesliminden mukaddem, Peygamber Aleyhissalatü Vesselâmla münasebattar bir rüya görmüş. Bu Söz, gördüğü rüyanın hakikatlerini tabir ettiğini, bu Sözün o gün eline geçmesiyle görmüş. Ve bu rüya onun için bir keramet-i kat’iye hükmüne geçmekle, tamamiyle hizmete teslim olmuş ve Nûrun kahramanı olmuştur.”

“SÖZLERİNİZİN HER BİRİ

BİRER DERYÂ-YI AZÎMDİR!”

Husrev Efendi Risâle-i Nûr’u büyük bir iştiyak ve heyecanla okumakta ve yazmaktadır artık. Mefkûresi, nihâyet gıdasını bulmuştur ve rûhundaki fırtınalar yerini manevî bir iklime bırakmıştır. Üstâdına yazdığı mektuplarda bu heyecan ve iştiyakını ve Risâle-i Nûr’un kendisinde yaptığı tesirâtı defalarca dile getirmektedir:

“Sözlerinizin (yani Risâlelerinizin) her biri birer deryâ-yı azîmdir. Sözlerinizden pek çok feyz alıyorum. O kadar ki, okudukça tekrar etmeyi istiyorum. Ve tekrarında duyduğum İlâhî bir zevki târif edemiyeceğim. Bugün Sözlerinizden değil hepsini, bir tanesini alan insaf ile okursa, hakkı teslime ve münkir ise gittiği yolu terke, fâsık ise tevbeye mecbur olacağına kat’iyyen ümidvârım.”

“BÂREKÂLLAH, SEN DE O MENZİLİ ÇOK GÜZEL SÜSLENDİRMİŞSİN!”

Nûrun kahraman talebeleri ve Aziz Üstad’ları mektuplaşmalarını 27. Mektûb nâmındaki risâlenin sathında yapmaktaydılar. Bediüzzaman Hazretlerine göre bu risâle bu hüviyetiyle nûrânî bir meclis, yüksek bir medrese salonu idi. Bu meclis ve medresede Kur’ân’ın münevver, mübârek şâkirdleri içinde birbirleriyle mânen müzakere ve müdâvele-i efkâr ediyorlar ve Kur’ân’dan aldıkları dersleri arkadaşlarına söylüyorlardı. Meclis-i Nûrânîde, yüksek medrese salonunda Elmas Kalem’in kelimeleri vardı şimdi. Husrev Efendi yazdığı birbirinden samîmî ve hâlis mektuplarla o meclis ve medreseye dâhil olmuştu. Meclisin pîri, medresenin baş müderrisi, üstadı Bediüzzaman Hazretleri onun gelişini şu cümle ile karşıladı: “Şu Risale… Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın hazine-i kudsiyesinin sandukçaları olan Risâlelerin satıcı ve dellâllarına muhteşem ve müzeyyen bir dükkân ve bir menzildir. Her biri aldığı kıymettar mücevheratı birbirine ve müşterilerine orada gösteriyor. Bârekâllah, sen de o menzili çok güzel süslendirmişsin.”

Mektuplarının ve yazdığı risâlelerin üstadını memnûn etmesi Husrev Efendi için en büyük hamd ü senâ vesilesidir. Bıkmadan, usanmadan, yorulmadan Risâleleri okumakta, okudukça hissiyâtı feverân etmekte; doğduğundan beri ikliminde büyüdüğü Kur’ân’ın nûruyla lebâleb dolmakta idi.

GÜL FABRİKASI

Husrev Efendi bazı vakitler Barla’ya gitmekte Üstadı ile bizzat görüşmektedir. Ancak günlerinin çoğu Isparta’da Risâle-i Nûrları okumak ve yazmakla geçmektedir. Her gün bir yandan dava arkadaşları Re’fet, Rüşdü ve Lütfi Efendilerle uzun sohbetler etmekteler bir yandan da devamlı Barla’dan Isparta’ya haberler, mektuplar, risâleler getiren Bekir Ağa’nın yolunu gözlemekteydiler. Husrev Efendi, Risâle-i Nûr hizmetiyle tanışalı henüz bir sene olmuştu ama hayatında çok şeyler değişmişti.

Şimdi ruhlarında azim akisler ve tesirler yapan Nûr Risâlelerini neşretmek vaktiydi. Anadolu halkının bu risâlelere ekmek gibi su gibi ihtiyacı vardı. Kurt gövdenin içine sızmış milletin can damarlarını kesmekle meşguldü. İman ve tevhid sütunlarına ağır darbeler indirilmek isteniyordu. “Şehâdetleri dînin temeli” olan, tevhîd ve nübüvvetin mukaddes îlâncısı ezanlar susturulmuştu. Her köşesi Kur’ân harfiyle süslü memlekette Kur’ân’lar yakılmakta, Kur’ân okuyan diller lâl edilmekteydi. Artık “Gül Fabrikası” faaliyete geçmeli, “Elmas Kalem” daha çok siyah nûr olan mürekkep sarfetmeliydi. Milyonların îmanlarının kurtulmasına vesîle olacak, Bediüzzaman Hazretleri’nin ifâdesiyle “Husrev’in Sistemi” neşir hizmetini bitemâmihâ deruhte etmeliydi.

Husrev Efendi, Risâle-i Nûrlarla tanışmadan iki sene önce bir biri üstüne gördüğü iki rüyâda kendisini bir gülyağı fabrikasının başkâtibi olduğunu görmüş, Üstadı da ona “Gül Fabrikası” ünvânını vermişti. Doğumunda Kâmil Efendi tarafından “Gülşen-i Mehdî” diye yaptığı tavsif işte şimdi tahakkuk etmiş, Kur’ân nûruyla gönlü parlayan, gönlünün nûrâniyete sîmâsına akseden bir evlâd-ı Resûl memleketin aktârına gül-i Muhameddî’nin râyiha-i tayyibesini, lâtif kokularını neşretmeye hazırlanmaktaydı.

Barla’nın muazzez ve muhterem misafiri neş’e içindeydi. Risâle-i Nûr talebeleri neş’e içindeydi. Semâ, arz ve Anadolu neş’e içindeydi. Cehennem içerisinde Cennetin cilveleri yaşanmaktaydı. Yeis tohumları yerine şimdi ümit tohumları yeşermekteydi. Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu ispat edecek eserler sâhipsiz değildi artık. Asrın müceddidi mümtaz talebeler bulmuştu kendisine. Son devrin Kur’ân hizmetkârlarını kader Barla’da toplamış binbir türlü kürbet ve mihnetlerle sarsılan ümmet-i Muhammed’in imdâdına sevketmişti. “Biz Âl-i Beyt’ten birer Gavs her kürbet ve şiddet zamânında imdâda yetişiriz” buyuran Hz. Ali Kerremallahü Vechehû’nun bir kerâmeti daha tezâhür etmekteydi.

Akıllara nûr, kalplere sevgili, nefislere terbiye edici Kur’ân’ın manevî mucizesi Risâle-i Nûrlar ve onun yılmaz, yorulmaz, kahraman, civanmert, sahabelerin küçük kardeşleri mesabesindeki talebeleri kalemleriyle ve kelâmlarıyla Kur’ân’ı ve sünnet-i Resûlullah’ı tebliğ edecekler, îmansızlıkla ve bid’atlerle mücâdele edeceklerdi. Husrev Efendi ve arkadaşları Üstadları’nın dilinden dökülen Kur’ânî hakikatlerin kendilerindeki tesirlerini bizzat müşâhede etmişler ve her türlü taarruzlara karşı kuvvet kazanan îmanlarından neş’et eden fevkalade bir cesâret ve şecaatle mücehhez olmuşlardı. Husrev Efendi, kendisindeki ve dava arkadaşlarındaki cesâreti beliğ bir üslupla, “dâmenlerinizi kemâl-i hürmet ve tâzimle öperim, efendim hazretleri” diye bitirdiği hürmetkâr mektubunda şöyle dile getirmişti:

“Sevgili Üstâdım, Muhterem Efendim, Kur’ân-ı Kerîm’in âyât ve kelimât ve hurufâtında görünen ihtilâf bertaraf edilmek üzere, yeniden hakikî ve esaslı bir sûrette âyât ve kelimât ve hurufâtın tesbit edileceği hakkındaki iş’âr-ı fâzılâneleri, cidden şâyân-ı tebşirdir. Bu ve bu gibi ahvâl, bizi üstâdımızın ulvî ve umumî olan vazifesinde her vakit için Cenâb-ı Hakk’tan muvaffakıyet talebinde bulunmaklığa sevk ediyor.

Bilhassa kardeşimiz Hacı Nuh Bey’e yazılan mektub sûreti ve buna mümâsil diğer mektûbât, bizim hayatımızı değiştirmiş ve müstakbeldeki hayatımıza nurlar serptiği gibi, bugünkü insanlığın giriftar olduğu riyakârlık, tabasbus ve temellûk ve emsâli gibi pek çok ahlâk-ı rezîleden kurtarmış ve her birerlerinin yerlerine de ahlâk-ı hasene fidanları gars ederek, birer şecere-i âliye ve nâfizenin vücuda, gelmesine sebebiyet vermiştir. Hattâ o kadar diyebilirim ki, bugünkü beşeriyetin duygularından bambaşka bir hayata sevk etmiş ve her ân, ‘Halikımız bizden ne suretle râzı olacak ve bugün ne gibi bir sa’y ile sahife-i hayatımı kapatacağım. Acaba ümmeti bulunduğumuz o sevgili Peygamber-i Zîşân Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin, dalâlet yolunu tutan veyahut dalâlete gidenlerin arkalarından giden ümmetlerini, ne suretle tarîk-ı hidâyete getirmek için sa’y etsek hoşnudiyet-i Peygamberî’yi (asm) celbedebiliriz’ duyguları ve mefkûreleriyle yaşatmaktadır.”

Münir SALİH

İrfanmektebi Dergisi

Bende “Risalei Nur” Yazıyor ve Okuyorum!

Risâle-i Nur’a göre Tebliğ esasları
Zakir ÇETİN

Tebliğ; akıl, vicdan ve hissiyata tesir edebilecek durumda olmalı. Evet, yapılan tebliğ aklı ikna etmekle beraber vicdanı da tatmin etmelidir. Tebliğ, kalbe gıda olup onun alacağı kudsî lezzetleri vermekle beraber, nefis için de hayırlara müşevvik olmaya, günahların içindeki elem ve sıkıntıları göstererek onlardan vazgeçirmeye vesile olmalıdır.

Bediüzzaman Hazretleri, ayet ve hadislerle İslâmî ölçüler olarak emredilen esaslara göre tebliğ faaliyetini göstermiştir. Risâle-i Nurları mütalaa ve ondan istifade ederken müşahede ettiğimiz tebliğ esaslarının en mühimleri bize göre şunlardır:

1) Başta iman olarak işe temelden başlamak.
2) İman hakikatlerini akıl ve kalbin kabul edeceği ölçülerle açıklamak.
3) Tebliğin tesirli olabilmesi için söylediklerimizi yaşamak.
4) İhlâs düsturlarına riayet etmek.
5) Tebliğde bulunduğumuz kişilere muhabbet beslemek.
6) Annenin evladına gösterdiği şefkatle muamele etmek.
7) Aczimizi ve fakrımızı bilip, kabul ettirmeyi Allah’dan bilmek.
8). “Allah kabul ettirir” ümit ve azmini muhafaza ederek hareket etmek.
9) Tebliğin farz olmasına binaen, bunu aksattığımız takdirde Allah’ın azabından korkmak.
10) Nefis ve vicdana müessir olacak şekilde tebliğ yapmak.

Biz bu temel esaslardan tebliğin nefis ve vicdana müessir olma düsturunu izah etmeye çalışacağız.
Tebliğ; akıl, vicdan ve hissiyata tesir edebilecek durumda olmalı. Evet, yapılan tebliğ aklı ikna etmekle beraber vicdanı da tatmin etmelidir. Tebliğ, kalbe gıda olup onun alacağı kudsî lezzetleri vermekle beraber, nefis için de hayırlara müşevvik olmaya, günahların içindeki elem ve sıkıntıları göstererek onlardan vazgeçirmeye vesile olmalıdır.

RİSALE-İ NUR’DAN DUALAR

Sözler | On Dördüncü Lemanın İkinci Makamı | 20

Ey Rahmân ve Rahîm olan Allah’ım!

“Bismillâhirrahmanirrahîm” hürmetine, rahîmiyetine yaraşır şekilde bize merhamet et, Rahmâniyetine yaraşır şekilde, bize “Bismillâhirrahmânirrahîm”in sırlarını anlamayı nasip eyle.

Âmin.

Sözler | On Dördüncü Lemanın İkinci Makamı | 21

Allah’ım!

“Bismillâhirrahmânirrahîm”in sırları hürmetine, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin zâta ve onun bütün âl ve ashâbına, Senin rahmetine ve onun hürmetine yaraşır şekilde salât ve selâm eyle. Bize de, Senden başka, hiçbir mahlûkunun merhametine ihtiyaç bırakmayacak bir şefkat ve rahmetle merhamet eyle.

Âmin.
Sözler | Altıncı Söz | 33

Yâ Rab, kusurumuzu affet. Bizi Kendine kul kabul et. Emânetini kabzetmek zamanına kadar bizi emânette emîn kıl.

Âmin!
Sözler | Yedinci Söz | 37

Allah’ım, kalplerimizi imân ve Kur’ân nuruyla nurlandır.

Allah’ım, bizi Sana muhtaç olduğumuzun şuuruyla zenginleştir; Senden müstağnî durma fakirliğine düşürme. Kendi güç ve kuvvetimizden teberrî ediyor, Senin havl ve kuvvetine sığınıyoruz. Bizi Sana tevekkül edenlerden kıl. Bizi nefsimizin eline bırakma. Bizi, koruyuculuğunla muhâfaza eyle. Bize ve erkek, kadın bütün müminlere merhamet et. Kulun, peygamberin, seçtiğin, dostun, mülkünün güzelliği, masnuâtının melîki ve sultanı, inâyetinin gözbebeği, hidâyetinin güneşi, hüccetinin lisânı, rahmetinin timsâli, mahlûkatının nuru, mevcudâtının şerefi, mahlûkatının çokluğu içinde birliğinin kandili, kâinat tılsımının keşşâfı, rubûbiyet saltanatının dellâlı, hoşnut olduğun şeylerin tebliğ edicisi, gizli isimlerinin tanıtıcısı, kullarının muallimi, âyetlerinin tercümânı, rubûbiyet güzelliğinin aynası, şuhud ve işhâdının medârı, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin habîbin ve resûlün olan Efendimiz Muhammed’e, onun bütün âl ve ashâbına, kardeşleri olan diğer peygamber ve resûllere, melâike-i mukarrebîne ve sâlih kullarına salât ve selâm eyle.

Âmin.
Sözler | Sekizinci Söz | 43

Allahım, bizi saadet, selâmet, Kur’ân ve imân ehlinden eyle.

Âmin.

Allahım, Efendimiz Muhammed’e, onun âl ve ashâbına, indiği günden itibâren tâ kıyâmete kadar, onu okuyan her okuyucunun her kelimesini okuması esnâsında Allah’ın izniyle hava dalgalarının aynasına yansıyan bütün Kur’ân kelimelerinin bütün harfleri adedince salât ve selâm eyle. Bize, anne ve babamıza, erkek ve kadın bütün müminlere bu salavâtlar adedince merhamet et. Bunu rahmetinle yap, ey merhametlilerin en merhametlisi! Duâmızı kabul buyur. Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.

Âmin.

ÜÇÜNCÜ SÖZ

-1-BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
-2-YA EYYÜHENNASUBUDÜ

İbâdet ne büyük bir ticaret ve saadet; fısk ve sefâhet ne büyük bir hasâret ve helâket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:

Bir vakit, iki asker, uzak bir şehre gitmek için emir alıyorlar. Beraber giderler. Tâ yol ikileşir. Bir adam orada bulunur. Onlara der:

“Şu sağdaki yol, hiç zararı olmamakla beraber, onda giden yolculardan ondan dokuzu büyük kâr ve rahat görür. Soldaki yol ise, menfaati olmamakla beraber, on yolcusundan dokuzu zarar görür. Hem ikisi, kısa ve uzunlukta birdirler. Yalnız bir fark var ki; intizamsız, hükümetsiz olan sol yolun yolcusu çantasız, silâhsız gider. Zâhirî bir hiffet, yalancı bir rahatlık görür. İntizam-ı askerî altındaki sağ yolun yolcusu ise, mugaddî hulâsalardan dolu dört okkalık bir çanta ve her adüvvü alt ve mağlûp edecek iki kıyyelik bir mükemmel mîrî silâhı taşımaya mecburdur.”

O iki asker, o muarrif adamın sözünü dinledikten sonra, şu bahtiyar nefer sağa gider. Bir batman ağırlığı omzuna ve beline yükler. Fakat kalbi ve ruhu binler batman minnetlerden ve korkulardan kurtulur. Öteki bedbaht nefer ise, askerliği bırakır. Nizâma tâbi olmak istemez. Sola gider. Cismi bir batman ağırlıktan kurtulur. Fakat kalbi binler batman minnetler altında ve ruhu hadsiz korkular altında ezilir. Hem herkese dilenci, hem her şeyden, her hâdiseden titrer bir sûrette gider. Tâ mahall-i maksûda yetişir. Orada, âsi ve kaçak cezasını görür.

Askerlik nizâmını seven, çanta ve silâhını muhâfaza eden ve sağa giden nefer ise, kimseden minnet almayarak, kimseden havf etmeyerek, rahat-ı kalb ve vicdan ile gider. Tâ, o matlûb şehire yetişir. Orada, vazifesini güzelce yapan bir nâmuslu askere münâsip bir mükâfat görür.

İşte ey nefs-i serkeş! Bil ki, o iki yolcu, biri mutî-i kanun-u İlâhî, birisi de âsi ve hevâya tâbi insanlardır. O yol ise, hayat yoludur ki, âlem-i ervâhtan gelip, kabirden geçer, âhirete gider. O çanta ve silâh ise ibâdet ve takvâdır. İbâdetin, çendan, zahirî bir ağırlığı var. Fakat, mânâsında öyle bir rahatlık ve hafiflik var ki, tarif edilmez.
Çünkü, âbid, namazında der: -3- EŞHEDÜENLAİLAHEİLLALLAH- Yani, “Hâlık ve Rezzâk, Ondan başka yoktur. Zarar ve menfaat, Onun elindedir. O hem Hakîmdir, abes iş yapmaz. Hem Rahîmdir, ihsanı, merhameti çoktur” diye itikad ettiğinden, her şeyde bir hazîne-i rahmet kapısını bulur. Duâ ile çalar. Hem herşeyi kendi Rabbinin emrine musahhar görür. Rabbine ilticâ eder; tevekkül ile istinad edip, her musîbete karşı tahassun eder. İmânı ona bir emniyet-i tâmme verir.

Evet, her hakiki hasenât gibi, cesâretin dahi menbaı imândır, ubûdiyettir. Her seyyiât gibi, cebânetin dahi menbaı dalâlettir.

Evet, tam münevverü’l-kalb bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimâldir ki, onu korkutmaz. Belki hârika bir kudret-i Samedâniyeyi, lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat, meşhur bir münevverü’l-akıl denilen kalbsiz bir fâsık feylesof ise, gökte bir kuyruklu yıldızı görse, yerde titrer. “Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?” der, evhâma düşer. (Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hânelerini terk ettiler.)

Evet, insan nihayetsiz şeylere muhtaç olduğu halde, sermâyesi hiç hükmünde. Hem nihayetsiz musîbetlere mâruz olduğu halde, iktidarı hiç hükmünde birşey. Adetâ sermâye ve iktidarının dairesi, eli nereye yetişirse o kadardır. Fakat emelleri, arzuları ve elemleri ve belâları ise; dairesi, gözü, hayali nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir.

Bu derece âciz ve zayıf, fakir ve muhtaç olan ruh-u beşere ibâdet, tevekkül, tevhid, teslim ne kadar azîm bir kâr, bir saadet, bir nimet olduğunu, bütün bütün kör olmayan görür, derk eder. Mâlûmdur ki, zararsız yol, zararlı yola velev on ihtimâlden bir ihtimâl ile olsa tercih edilir. Halbuki, meselemiz olan ubûdiyet yolu, zararsız olmakla beraber, ondan dokuz ihtimâl ile bir saadet-i ebediye hazînesi vardır. Fısk ve sefâhet yolu ise hattâ fâsıkın itirafiyle dahi menfaatsiz olduğu halde, ondan dokuz ihtimâl ile şekâvet-i ebediye helâketi bulunduğu, icmâ ve tevâtür derecesinde, hadsiz ehl-i ihtisâsın ve müşâhedenin şehâdetiyle sabittir ve ehl-i zevkin ve keşfin ihbarâtıyla muhakkaktır.

Elhâsıl, âhiret gibi dünya saadeti dahi, ibâdette ve Allah’a asker olmaktadır. Öyle ise biz dâimâ, -4- ELHAMDÜLİLLAHİALADTAATİVETTVFIK- demeliyiz ve Müslüman olduğumuza şükretmeliyiz.
—————
SÖZLER – 3. SÖZ
—————
1- Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla
2- Ey insanlar! Rabbinize kulluk ediniz. (Bakara Sûresi: 21.)
3-Şehâdet ederim ki, Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.
4- Emirlerine itaate ve hayırlı işlerde başarıya ulaştırdığı için Allah’a hamd olsun.

Hayat Bir yardımlaşmadır.

Ey ikinci, bozuk Avrupa! Senin çürük ve esassız esaslarının bir kısmı şunlardır ki: “En büyük melekten en küçük semeğe kadar herbir zîhayat kendi nefsine mâliktir ve kendi zâtı için çalışır ve kendi lezzeti için çabalar. Onun bir hakk-ı hayatı var. Gaye-i himmeti ve hedef-i maksadı yaşamak ve bekasını temin etmektir” diyorsun. Ve Hâlık-ı Kerîmin kerem düsturlarından ve erkân-ı kâinatta kemâl-i itaatle imtisal edilen düstur-u teavünle, nebâtat hayvânâtın imdadına ve hayvânat insanların yardımına koşmasından tezahür eden o umumî kanunun rahîmâne, kerîmâne cilvelerini cidal zannedip, “Hayat bir cidaldir” diye, ahmakane hükmetmişsin.

Acaba, o düstur-u teavünün cilvesinden olan, zerrât-ı taâmiyenin kemâl-i şevkle beden hücrelerinin gıdalandırılması için koşmaları nasıl cidaldir? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdat ve o koşmak, Kerîm bir Rabbin emriyle bir teavündür.
Lem’alardan [17. Lema]
Hem çürük bir esasın, “Herşey kendi nefsine mâliktir” diyorsun. Hiçbir şey kendi nefsine mâlik olmadığına katî bir delil şudur ki:

Esbabın içinde en eşrefi ve ihtiyar noktasında en geniş iradelisi, insandır. Halbuki bu insanın düşünmek, söylemek ve yemek gibi en zâhir ef’âl-i ihtiyariyesinden yüz cüz’ünden onun dest-i ihtiyarına verilen ve daire-i iktidarına giren, yalnız meşkûk tek bir cüzdür. Böyle en zâhir fiilin yüz cüz’ünden bir cüz’üne mâlik olmayan, nasıl kendine mâliktir denilir?

Böyle en eşref ve ihtiyarı en geniş, bu derece hakikî tasarruftan ve temellükten eli bağlanmış bulunsa, “Sair hayvânat ve cemâdat kendi kendine mâliktir” diyen, hayvandan daha ziyade hayvan ve cemâdattan daha ziyade câmid ve şuursuz olduğunu ispat eder.