74 yıl sonra ortaya çıktı…..!

üstad
Haber Türk Gazetesi yazarı Murat Bardakçı, Bediüzzaman Said Nursi’nin 1935 yılında Isparta ve Eskişehir Sorgu Hâkimliklerince yapılan sorgu tutanaklarının asıllarını yayınladı.
Tutanakları Ankara’daki bir okuyucusunun gönderdiğini belirten Bardakçı, tutanaklarda yer alan cümleler ile Tarihçe-i Hayat eserinde yer alan bazı cümlelerin farklı olduğunu ileri sürdü. Buna örnek olarak “İşte, ey Türkçülük dâva eden mülhid zâlimler!” ve “Ey heyet-i hâkime! Bu uzun ifâdâtı-mı (ifadelerimi) dinlemekten usanmamak gerektir” cümlelerini gösterdi.

Ömrü boyunca hiç bir şekilde alttan almayan Said Nursi için haksız bir eleştiri yönelten Bardakçı, mahkeme tutanaklarının yazılmasının hakimlerin inisiyatifinde olduğunu ve yargılananların ağzından çıkan her kelimenin bu tutanaklara geçirilmediği bilgisini görmezlikten geldi.

Bardakçı, Bediüzzaman için, “20. yüzyılın ilk on yılından itibaren Türkiye’nin düşünce ve inanç tarihi üzerinde önemli bir etkisi olan Said-i Nursî” ifadelerini de kullandı.

İşte Murat Bardakçı’nın yazısı:

Said-i Nursî’nin 74 yıl boyunca gizli kalan sorgu tutanakları

Hafta içerisinde, Ankara’da yaşayan bir okuyucumun gönderdiği zarftan bir mektup ve bir dosya çıktı.
Mektupta “Ekte, rahmetli babamın evrakı arasında bulduğum ve Said-i Nursî’nin 1935 yılında Isparta ve Eskişehir Sorgu Hâkimliklerince yapılan sorgu tutanaklarının aslı bulunmaktadır. Yazılanlar ilginç olmakla birlikte, merakımı gidermekten öteye bana fazlaca bir yararı olmayacaktır. Bu düşünce ile çalışmalarınızda istifade edebilirsiniz diye size gönderiyorum. Değer bulursanız, muhafaza edebilirsiniz” deniyordu.

Said-i Nursî’nin sorgu tutanakları tamamı 44, metin kısmı ise 34 sayfa olan bir dosyaydı.

Bu son derece ilginç ve önemli evrakı gönderen okuyucumun ismini, iznini almadığım için vermiyor ama samimi teşekkürlerimi buradan ifade ediyorum.
20. yüzyılın ilk on yılından itibaren Türkiye’nin düşünce ve inanç tarihi üzerinde önemli bir etkisi olan Said-i Nursî’nin hayatının her safhası hakkında çok sayıda araştırma yapıldı. Üstelik, bizzat kendisi de, ömrünün son döneminde kaleme aldırdığı “Tarihçe-i Hayat” isimli eserde hayatını ayrıntılarıyla anlatıyordu.

11 AY HAPİS VE SÜRGÜN

Ömrü tutuklamalarla, mahkemelerle ve sürgünlerle geçen Said-i Nursî’nin hayatında 1935’teki tutuklanmasının önemli bir yeri vardı.

Öğrencilerinin ifadesine göre, kendisine bağlı olan 120 kişiyle beraber Isparta’da tutuklanıp Eskişehir’e gönderilmişti. “Dini ve dinî duyguları âlet ederek devletin iç güvenliğini ihlâle teşebbüsle” suçlanmış, Eskişehir’deki yargılamada kendisine 11 ay hapis ve Kastamonu’ya sürgün cezası verilmiş, talebesinden 15 kişi altışar aya mahkûm olmuşlar diğer öğrencileri ise serbest bırakılmışlardı.

İşte, okuyucumun bana gönderdiği tutanaklarda, Said-i Nursî’nin Isparta ve Eskişehir’deki ifadelerinin tam metni yeralıyor.

İFADE İLE YAYIN FARKLI

Said-i Nursî, “Tarihçe-i Hayat”ında gerçi mahkemelerdeki ifadelerinden bahsediyor ve ifade metinlerini de veriyor, ancak “Tarihçe-i Hayat”taki metin ile sorgu zaptı arasında üslûp bakımından önemli farklar var. En önemli fark, “Tarihçe-i Hayat” metninde Said-i Nursî’nin ifadesini alan hâkimlere karşı oldukça sert sözler kullandığının iddia edilmesine rağmen, bu sözlerin zabıtlarda bulunmaması, yani “İşte, ey Türkçülük dâva eden mülhid zâlimler!” yahut “Ey heyet-i hâkime! Bu uzun ifâdâtı-mı (ifadelerimi) dinlemekten usanmamak gerektir” gibisinden cümlelerin yeralmaması ve hâkimlere daha alttan alan bir üslupla hitap ettiğinin görülmesi.

Bu sayfada, Said-i Nursî’nin Isparta ve Eskişehir’deki ifadelerinin bazı bölümlerini, günümüzün diline aktararak ama cümle yapısını aynen muhafaza ederek veriyorum.

‘Okurum ama yazım noksandır’

SAİD-i Nursî, 7 Mayıs 1935’te Isparta’da verdiği ifadede okuma bildiğini ama yazısının çok kötü olduğunu söylüyor:

– Arap harfleriyle okur yazar mısınız?

– Okurum fakat yazım gayet noksandır. Ancak hattıma (yazıma) alışabilenler okuyabilir.

– Barla’da yazı işlerini kim yaptı?

– Benim ziyaretime gelen herhangi bir şahsa kendime ait olarak yazdığım bu eserlerimi yine kendi şahsım için yazdırdım. Çünki, kendi yazım okunmayacak derecede olduğundan, gelen herhangi bir kimseye rica eder, beyaz ettirirdim (temize çektirirdim).

Osmanlı’da da, Cumhuriyet’te de hayatı hep sürgünlerde geçti

HAYATINI “Eski Said” ve “Yeni Said” şeklinde iki devreye ayıran ve resmî adı “Said Okur” olan Said-i Nursî 1876’da, Bitlis’in Hizan Kazası’na bağlı İsparit Nahiyesi’nin Nurs Köyü’nde doğdu.

Düzenli bir eğitimi olmadı. Sultan Abdülhamid’in iktidarı sırasında seyahat etmesi yasaklandı ve 1908 e yani Meşrutiyet’in ilânına kadar köyünün civarında yaşadı. Sonra İstanbul’a geldi, Derviş Vahdetî’nin Volkan Gazetesi’nde yazmaya başladı. O yıllarda “Said-i Kürdî” adını kullanıyordu ve “Bedîuzzaman” yani “zamanının en iyisi, eşi ve benzeri olmayanı” diye bir unvanı da vardı.

31 Mart ayaklanmasından sonra yargılandı, 1923’te Ankara’ya gitti, burada kısa bir müddet kalıp Van’a geçti.

MEZARI KAYBEDİLDİ

1925te, Şeyh Said İsyanı’ndan sonra önce Burdur’a, yedi ay sonra da Isparta’nın Barla nahiyesine sürgün edildi. Meşhur eseri “Risâle-i Nur”u burada yazmaya başladı. Sekiz sene Barla’da yaşadı, 1934 Temmuz’unda Isparta’ya gönderildi, 1935’te çok sayıda öğrencisiyle beraber Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandı, on bir ay hapse mahkûm edildi. Kastamonu’ya sürüldü, 1943’te yeniden tutuklandı, bu defa dokuz ay Denizli’de tutuklu kaldı ve Emirdağ’a sürgün edildi.

1947’de tekrar tutuklanan ve 20 ay Afyon Hapishanesi’nde yatan Said-i Nursî, tekrar Emirdağ’a gönderildi. 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi üzerine seyahatlere başladı ve 1952’den itibaren iki defa İstanbul’a, 1960 darbesinden önce de Şanlıurfa’ya gitti. İçişleri Bakanlığı’nın emriyle yeniden Isparta’ya götürülmek istenirken, 1960’ın 23 Mart’ında Şanlıurfa’da hayata veda etti ve Halilü’r-Rahman Dergâhı’na defnedildi. Ama, dört ay sonra askerî yönetimin emriyle mezarı açıldı ve cenazesi alınarak bilinmeyen bir yere götürüldü.

‘Hizmetlerimin yüzde doksanı, Türkler içindir!’

SAİD-i Nursî, ifadesinin bir bölümünde kendisinden “Kürt” diye bahsedilmesinden yakınırken şöyle diyor:

“Adalet açısından taraf tutma fikrini veren ve adaletin mahiyetini zulme çeviren bir hadise ile Isparta’da maruz kaldım.

Bu da, bazı sorgularda bana karşı ‘Kürt’ diye hitap edilmesidir.

Bununla hem ahıret kardeşlerimin millî hamiyetlerine ilişerek aleyhime bir his uyandırmak, hem de mahkeme ve adaletin mahiyetine bütün bütün zıt ve muhalif bir cereyan vermek istediler.

Evet, hâkim ve mahkemelerin taraf tutma şâibesinden aklanmış olarak gayet tarafsızca hareket etmesi adaletin birinci şartı olduğuna dair binlerce tarihî hatıra ve sosyal hadise delil gösterilebilir.

‘ÖNCE, MÜSLÜMANIM’

Benim hakkımda bir yabancılık hissini veren ve adaletin bakışını şaşırtmak isteyen adamlara derim ki: Ben herşeyden evvel Müslüman’ım ve Kürdistan’da dünyaya geldim, fakat Türkler’e hizmet ettim ve yüzde doksan hizmetim Türk’e olmuş ve en çok hayatım Türkler içinde geçmiş, en sadık ve hâlis arkadaşlarım Türkler’den çıkmış ve İslâmiyet ordularının en kahramanı Türkler olduğundan, Kur’an doğrultusunda Türkler’i sevmekliğim hizmetlerimiz gereği bulunmuştur.

Bana ‘Kürt’ diyen ve kendini milliyetperver gösteren adamların bini kadar Türk milletine hizmet ettiğimi hakiki ve civanmert binlerce Türk ile ispat ederim.

Benim kitaplarım Kürtler’in değil, belki tamamen Türkler’in elinden geçmiştir.

Bizi bu belâya sokan ve hükümetin mühim bazı erkânını kandıran ve milliyetperverlik perdesi altında entrikalar çeviren Isparta’daki (burada bir kelime anlaşılmıyor) benim hakkımda tesbit edilmeyen ve tesbit edilse dahi bir suç teşkil etmeyen, suçsa bile yalnız beni mes’ul eden bir madde yüzünden kırktan fazla Türk’ün kıymetli gençlerini ve muhterem ihtiyarlarını büyük bir cinayet işlemişler gibi bu belâya atmak milliyetperver varlık icabı mıdır?

Evet, sebepsiz bu işkenceli tevkife düşenler içerisinde öyleleri vardır ki, uzaktan ona yalnız bir selâm veya iman ile ilgili bir risâle gönderdiğim için onu bir cani gibi çoluk-çocuğu içinden alıp bu belâya atmak milliyetçilik midir?

Ben ki, nazarlarda yabancı millettenim. Bu tutuklu olan civanmerd ve muhterem Türk gençleri ve ihtiyarları içinde öyleleri vardır ki, on sene bana zulmeden memurlara beş seneden beri onların hatırları için beddua etmekten vazgeçtim.

Onların içinde öyleleri var ki, yüksek seciyelerinin en hâlis örneklerini büyük bir hayret ve takdir ile şahsiyetlerinde gördüm ve Türk milletinin başarma sırrını onlarda anladım.

‘GARİP BİR İHTİYARIM’

…Binâenaleyh, Türkçülük dâvâ eden Isparta memurları Türk Milleti nin medâr-ı iftihârı olabilecek bu kadar insanı adi ve ehemmiyetsiz bahanelerle ve onların tabiriyle benim gibi bir Kürd’ün yüzünden perişan edip hor görüp küçük düşürmeleri milliyetçilikleri, Türkçülükleri, vatanperverlikleri iktizâsından mıdır, bunları tamamen vicdanınıza terkediyorum.

…Eğer bir suç varsa, kabul ettim, o benimdir. Diğerleri, büyüklüklerinden, benim gibi garip bir ihtiyar hocaya soba yakmak, su getirmek, yemek pişirmek, kendime mahsus bir risâlemi temize çekmek gibi cüz’i işlerimi sırf Allah için yapmışlar ve benim hatırım için hatıra defteri hükmündeki iki kitabımın sonuna imza atmışlardır. Acaba dünyada bir kimseyi bu sebeple paylayıp suçlayacak bir kanun, bir usul ve bir maslahat var mıdır?”

Kaynak :http://www.samanyoluhaber.com/h_313833_74-yil-sonra-ortaya-cikti.html

İLİM VE FERASET

Üstad Bediüzzaman 1 asır önce uyarmış
Daha yazının başlığında birileri hop oturup hop kalkabilir ama gerçeklerden kaçılmayacağı için üzgünüm ve söylemek zorundayım.
Bugün fark edilen hadiselerin iç yüzünü, Bediüzzaman yüz yıl önce görmüş ve daha o günden ilgili mercileri ikaz etmiş.

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin bir asır önce bugünleri nasıl işaret ettiğine dair Risale haber tarafından hazırlanan raporda önce uzmanların görüşlerine yer vermek istiyorum. Dünkü yazımda üniversite ve diğer eğitim kurumlarındaki öğretim üyelerinden yardım isterken, işte bu meseleleri toplumumuzla paylaşmalarını dilemiştim.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun gereği olarak din ve fen ilimleri birlikte okutulması gerekirken, eğitim sistemimizden din ile ilgili müspet konular çıkarılmış, daha çok ateizmi çağrıştıran bir eğitim sistemi uygulanmaya konulmuştur.

Uzun yıllar süren bu yanlış ve manevi değerlerden yoksun eğitimle yetişen insanların pek çoğu, ülkemizin birlik ve beraberliği ile barış ve huzuru için potansiyel birer tehlike haline gelmiş, anarşi ve terör olayları dışarıdan destekle de çok ciddi boyutlara ulaşmıştır.

Ülkenin genelinde olduğu gibi bu uygulamanın Kürtler üzerindeki etkisi de çok büyük olmuştur. Böyle bir eğitimden geçip, materyalist düşünceleri benimseyerek yetişen insanlar, İslam kardeşliği düşüncesinden koparılarak, ayrılıkçı fikirler taşımaya başlamışlar ve bu düşüncelerin paralelindeki ideolojileri benimsemişlerdir.

Devlet bir bakıma bu yanlış eğitim sistemi ile kendi kendini büyük bir zarara uğratmıştır. Şimdi gelelim Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin yüz yıl önceki çabasına ve yaptıklarına.

Doğu’daki şehir ve kasabaları uzun yıllar gezerek, medreselerin durumunu inceleyen Bediüzzaman Hazretleri; Türkçe, Arapça ve Kürtçe dillerinin okutulacağı ve bütün Orta Doğu, Orta Asya ve Kafkasya’ya hitap edecek ve Medresetüzzehra adını verdiği Dar-ül Fünun’ların kurulması için hazırladığı projeyi, Sultan Abdülhamid’e sunmak ve onayını almak için 1907 yılının sonunda İstanbul’a gelir.

Projesinin gerçekleşmesinin o kadar kolay olmadığını görür, fakat mücadeleden vazgeçmez. Çok büyük sıkıntılara ve baskılara maruz kalır. İstanbul’u gördükten sonra bu durumu şu şekilde izah etmektedir:
“Evvel doğuda fenalığın sebebi, doğunun uzvu hastalanmış zannediyordum, vakta ki, hasta olan İstanbul’u gördüm. Teşrih ettim (açtım baktım) anladım ki, kalbindeki hastalıktır her tarafa sirayet eder. Tedavisine çalıştım; bir divanelikle taltif edildim.”

Tabii bu arada Abdülhamid’in de başının ne kadar büyük bir dertte olduğunu, İttihat ve Terakkicilerin, bugünkü Ergenekoncular gibi, ülkeyi kasıp kavurmak istediklerini hesap edersek, hem Bediüzzaman’ı hem de Abdülhamid’i daha iyi anlamış oluruz.

Evet, o zamanlar eğer Üstad Bediüzzaman divanelikle taltif edilmeseydi, öncelikle bu üniversite; İran, Arabistan, Kafkasya, Türkistan, Mısır, Afganistan, Pakistan gibi İslâm merkezlerine yakınlığıyla beraber, aynı zamanda Doğu Anadolu’nun merkezinde bir kalp hükmüne geçecekti.

Bir merkez olarak, bütün Asya ve İslâm âlemini alâkadar edecek mahiyette ve ehemmiyette olacak; bu eğitim kurumunun gerçekleşmesi sonucu İslâm kavimlerini ırkçılık illeti ifsad etmeyecek; burada din ve fen ilimleri beraberce okutulurken, aynı zamanda hürriyet ve demokrasinin güzellikleri de ilân ve ispat edilecekti.

Bediüzzaman Hazretleri’nin büyük bir öngörüde bulunarak 1907 yılından itibaren defalarca dile getirdiği ana dilde eğitim konusuna demokratik hak ve özgürlükler çerçevesinde çözüm getirilseydi, belki de bugün; ne insan bakımından, ne ekonomik, ne kültürel, ne de sosyal kayıplar olacaktı.

Gelin görün ki, tek tip adam ve tek tip düşünce baskısı, “baskıcıların cüzdanlarını doldururken, vicdanlarını boşalttı, boşalan vicdanlardan da acı, gözyaşı, ıstıraplar aktı.” Artık acılar dursun, gözyaşları son bulsun, analar babalar evlat acısı yaşamasın. Ülkemiz ve milletimiz; huzur, güven ve istikrara kavuşsun. Bütün bir milletin istediği budur.

HÜSEYİN ÖZTÜRK-VAKİT