Nur Talebesinin Programı

Ocak 22, 2012 Yorum yapın

Bir Risale-i Nur talebesi, asli vazifesi olarak bir günde neler yapmalıdır?

 

Cevap Cevap

Bir Nur Talebesinin, her gün yapması gereken aslî vazifelerini İbadetler noktası ve
Risale-i Nur hizmeti olarak iki grubda inceleyebiliriz.

İbadetler noktasında, 17. Söz’ün zeylinde geçen şu cümle; “1-İttiba-ı sünnettir, 2-feraizi (farzları) işlemek, 3- kebairi (büyük günahları) terketmektir. 4- Ve bilhassa namazı ta’dil-i erkân ile kılmak, 5- namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.”  ibadetlere dair vazifeleri güzelce sıralamıştır. Bunlara Kur’an ve Cevşen okumak da ilave edilebilir.

Risale-i Nur hizmeti noktasındaki vazifeleri ise, kısaca iman ve Kur’an’a hizmet etmek olarak ifade edebiliriz. Bu sadedde, Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadelerinden, talebelerinden;

1- mümkün mertebe her gün kalem kullanmalarını, yani Risaleleri elleriyle yazmalarını istediğini;

2- Risaleleri okumalarını ve dinlemelerini arzu ettiğini anlıyoruz. Buna dair iki parça şöyledir:

“Vazifedarane (vazifeli gibi) kalemi her gün istimal etmeyenler (yazmayanlar), Risale-i Nur talebeleri ünvan-ı icmalîsinde (özet unvan içinde) her yirmi dört saatte yüz defa hissedar olmak yeter diye, hususî isimlerle has şakirdler (talebeler) dairesi içinde bir kısmın isimleri muvakkaten (geçici) tayyedildi (çıkarıldı).” (Barla Lahikası)

“Her bir adam eğer hanesinde dört-beş çoluk çocuğu bulunsa kendi hanesini bir küçük Medrese-i Nuriyeye çevirsin. Eğer yoksa yalnız ise, çok alâkadar komşularından üç-dört zât birleşsin ve bu heyet bulundukları haneyi küçük bir Medrese-i Nuriye ittihaz etsin (kabul etsin). Hiç olmazsa işleri ve vazifeleri olmadığı vakitlerde, beş-on dakika dahi olsa Risale-i Nur’u okumak veya dinlemek veya yazmak cihetiyle bir mikdar meşgul olsalar, hakikî talebe-i ulûmun sevablarına ve şereflerine mazhar oldukları gibi, İhlâs Risalesi’nde (Yazı Mektubunda) yazılan beş nevi ibadete de mazhar olurlar. Hakikî ilim talebeleri gibi, onların maişetlerini temin hususundaki âdi (sıradan) muameleleri (işleri) de bir nevi ibadet hükmüne geçebilir diye kalbe ihtar edildi (ilham edildi). Ben de kardeşlerime beyan ediyorum.” (Emirdağ Lahikası)

Categories: BEDİÜZZAMAN, EĞİTİM

Kürdçü BDP’lilere Said Nursî’den büyük dersler…

Ağustos 24, 2011 1 yorum

15 AĞUSTOS 2011 PZT 02:25

Daha önce konu edinmiştim. Şimdi önemine binaen bir kez daha konu ediniyor ve bu yazıyı kavmiyetçilik hastalığına tutulan BDP’lilerin dikkatine sunuyorum. Kürdçü, kafatasçı BDP’lilerin Üstad Said Nursî’nin söylediklerinden ders çıkarmaları dileğiyle…

Bilindiği üzere Bediüzzaman Said Nursî’ye isnad olunan şeylerin başında “Kürdçülük” isnadı gelir. Bu hiç aslı olmayan bir iftira ve isnaddır. Muarızlar, buna delil olarak yalnız millî elbise ile Bediüzzaman’ın İstanbul’a gelişini, bu kıyafetle dolaşmasını, büyük İslâm mücahidi ve kahramanı Salâhaddin Eyyübîyi takdir ile yâd etmesini ileri sürüyorlar. Başka hiçbir sözünü, hiçbir hareketini bulup da ortaya koyamıyorlar.

Maksat malûm. Ona siyasî bir isnatta bulunarak efkâr-ı umumîye nazarında onu lekelemek. Evet, Said Nursî, Türk’ün can, vatan ve din kardeşi olan Kürd soyundandır. Büyük mücahid Salâhaddin Eyyübî’nin kahraman soyuna mensuptur. Fakat kastedilen mânâda ona Kürdçülük isnadına hiçbir veçhile imkân yoktur.

Bir kere Bediüzzaman’ın, hakikî bir Müslüman olmak, Kur’an ve Sünnet’e bütün varlığıyla iman etmiş olmak itibariyle kavmiyet aleyhinde olduğunda hiç şüphe yoktur. Bu yolda evvel, âhir hiçbir hareketi hiçbir sözü, hiçbir iddiası vaki olmamıştır.

Bedüzzaman’ın Kürdçülükle hiçbir alâkası olmadığını, bilâkis her nev’i kavmiyetçi hareketlerin tamamıyla aleyhinde olduğunu kendi eserlerinden nakledeceğimiz bir kaç cümle, kat’i surette isbat etmektedir. Ezcümle mütareke devrinde Kürd Tealî Cemiyetinin Reisi Abdülkadir’in kendisini kavmiyetçiliğe yönelen faaliyetlerine iştirake davetlerine karşı merhum Said Nursî şu cevabı vermişti:

- “Allahu Zülcelâl Hazretleri, Kur’an-ı Kerim’inde: “Öyle bir kavim getireceğim ki onlar Allah’ı severler, Allah da onları sever” buyurmuştur. Ben bu beyan-ı ilâhî karşısında düşündüm. Bu kavmin bin yıldan beri âlem-i İslâm’ın bayraktarlığını yapan Türk milleti olduğunu anladım. Bu kahraman millete hizmet yerine ve 450 milyon hakiki Müslüman kardeş bedeline birkaç akılsız kavmiyetçi kimselerin peşinde gitmem.

 

 

Şark’ta Şeyh Said hâdisesi çıktığı sıralarda mektup yazarak kendisine:

“- Nüfuzunuz kuvvetlidir. Bize yardım edin! diyen Şeyh Said’e merhum Said Nursî, şu cevabı göndermiştir:

“- Türk milleti asırlardan beri İslâm’ın bayraktarlığını yapmış, çok veliler yetiştirmiştir. Bu kahraman milletin torunlarına kılıç çekilmez. Kardeşi kardeşe çarpıştırmak doğru olmaz. Böyle kötü ve sakat teşebbüslerden vazgeçiniz!”

Merhum Said Nursî, Van’da bulunduğu sırada, Şeyh Said tarafından bazı aşiret reisleri kendisini ziyarete geldikleri sırada Şeyh Said hareketine katılmayı isteyen bu ağalara şöyle söylemiştir:

“- Yine menfî bir fikirle mi geldiniz? Türk milleti tarihte İslâm’ın reisliğini en iyi şekilde yapmıştır. Şimdiden sonra da İslâm’ın reisliğini yine onlar deruhte edecektir. Bu yolsuz hareketlerden vazgeçiniz.”

1933 yılında Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi’nde merhum Said Nursî şöyle demiştir:

“… Benini ismim Said Nursi iken Said Kürdi ve Kürd diye yâd ediyorlar. Bundan güdülen maksat, hem âhiret kardeşlerimin hamiyet-i milliyelerine ilişip aleyhime bir his uyandırmak, hem mahkemeye adaletin mahiyetine bütün bütün zıt bir cereyan vermektir.”

Merhum Said Nursî diyor:

“- Benim gibi ciddi bir muhabbetle Türk milletini seven ve Kur’an’ın senasına mazhariyetleri cihetiyle Türk milletini pek çok takdir eden, altı yüz seneden beri bütün dünyaya karşı koyan ve Kur’an’ın bayraktarı olan bu millete karşı, şiddetli taraftar bulunan; hocalık haysiyetiyle izzet-i ilmiyeyi muhafaza eden; hakaik-i imaniyeyi vazih bir surette teşrih ile ders veren bir insanın on sene, belki yirmi otuz sene zarfında yirmi otuz değil; belki yüz, belki binlerce talebesi sırf iman ve hakikat noktasından onunla fedakârane bağlansa ve âhiret kardeşi olsalar çok mudur? Zararlı mıdır? Hiç ehl-i vicdan, ehl-i insaf bunları tenkide cevaz verir mi?.”

Bu derece kavmiyetçilik ve Kürdçülük aleyhinde olan Bediüzzaman Said Nursî’ye, kavmiyetçilik, Kürdçülük isnadı çok zalimane bir iftira değil midir?

“Bediüzzaman’ın kitaplarında böyle bir Kürdçülük fikri var mı? diye o cihetten tetkik edildi. Bilâkis kendisinin, memleketi birbirinden ayırıcı, menfi milliyet fikrî aleyhinde olduğu görüldü. Mektubat adlı eserinde menfi milliyet için şöyle dediği görülüyor:

“Evet, ben Şark’ta doğdum. Fakat felillâhihamd Müslüman’ım. Her asırda kudsî milletimin üç yüz elli milyon efradı vardır. Bu üç yüz elli milyon hakiki, ebedî kardeşleri, üç buçuk milyon Kürde değişmem. Kürdçülük, Türkçülük, Arapçılık gibi menfi milliyet fikri hariçten içimize sokulmuş bir zehirdir, bir frengi illetidir. Dessas Avrupa zalimleri ve Asya münafıkları, bizleri birbirimize düşürüp parçalamak ve yutmak için bu menfi milliyet fikrini aşıladılar. Çünkü onlar “Parçala ve yut” diye birbirimizin aleyhine türlü yalanlar ve iftiralar uydurarak bizi birbirimize düşürürler. Bir zaman dünyaya hükmeden imparatorluğumuzu bu şekilde kardeşi kardeşe vurdurmak suretiyle parçaladılar.”

“Yine bir vakit, Mevlâna Rifat namında birisi, Kürdistan devleti kurmak fikri ile Kürd Teali Cemiyeti kurmuştu. Bu cemiyetin reisliğine Bediüzzaman’ı getirmek için yaptıklan teklife:

“- Yaptığınız, milleti parçalamaktır, millete ihanettir. Ben sizin cemiyetinize giremem” diye şiddetli bir surette reddetmiştir.

“Şark isyanını çıkaran Şeyh Said’e:

“- Bin seneden beri âlemi İslâm’ın bayraktarı olan bu milletin torunlarına kılıç çekilmez” diye isyandan vazgeçmesi için mektuplar yazmıştır.

“Bediüzzaman’ın eserlerinde Türkler hakkında şu cümleleri görüyoruz:

“İşte ey ehli Kur’an olan şu vatanın evlâtları! Altı yüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri, bin senedir Kur’an-ı Hakim’in bayraktarı olarak bütün cihana karşı meydan okuyup Kur’an’ı ilân etmişsiniz. Milletinizi Kur’an’a ve İslâm’a kale yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz. Müthiş tehacümatı def ettiniz.. “Allah öyle bir kavim getirdi ki onları sever, onlar da O’nu sever. Müminlere karşı şefkatlidir. Kâfirlere karşı hiddetlidirler. Allah yolunda mücahede ederler.” ayetine güzel bir mâsadak oldunuz! Şimdi Avrupa’nın frenkmeşrep münafıklarının desiselerine uyup şu âyetin evvelindeki hitabe mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız.

“Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et. Senin milliyetin İslâmiyet’le imtizaç etmiş, ondan kabili tefrik değil, Tefrik etsen mahvsın. Bütün senin mazideki mefahirin İslâmiyet defterine geçmiş, bu mefahirin zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde sen şeytanların vesvesesiyle desiseleriyle o mefahiri kalbinden silme.”

“Ve netice itibariyle Said Nursi’nin hayatını Türklerin içinde geçirmesi, ekseri dost ve muhipleri Türklerden olması ve yüz otuz eserini Türkçe yazması ve bütün eserlerinde böyle bir dâvayı reddetmesi onun Kürdçülükle hiçbir alâkası olmadığının kuvvetli bir delilidir…”

BDP’lilerin de kavmiyetçilik belâsından kurtulmaları dileğiyle…

Eşref Edib, Risale-i Nur Muarızı Yazarların İsnadları Hakkında ilmi Bir Tahlil, İttihad Yayınları, İstanbul 2006, s. 80- 110.

Akif EDİP

http://www.milligazete.com.tr/makale/kurdcu-bdp-lilere-said-nursî-den-buyuk-dersler-213173.htm

Gizli dinsizler ırkçılığı kullanıyor

Temmuz 21, 2011 Yorum yapın

Bismillahirrahmanirrahim

Reis-i Cumhura ve Başvekile,

Kabir kapısında ve seksen küsur yaşında, birkaç hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bir biçare garip ihtiyar der ki:

…..

Irkçılık fikri, Emevîler zamanında büyük bir tehlike verdiği

ve hürriyetin başında “kulüpler” suretinde büyük zararı görülmesi

ve Birinci Harb-i Umumîde yine ırkçılığın istimaliyle mübarek kardeş Arapların mücahid Türklere karşı zararı görüldüğü gibi, şimdi de uhuvvet-i İslâmiyeye karşı istimal edilebilir

ve istirahat-i umumiye düşmanları gizli dinsizler, yine o ırkçılıkla büyük zarar vermeye çalıştıklarına emareler görünüyor.

Halbuki, menfî hareketle başkasının zararıyla beslenmek ırkçılığın seciye-i fıtrîsi olduğu halde, evvelâ başta Türk milleti dünyanın her tarafında Müslüman olduğundan onların ırkçılıkları İslâmiyetle mezc olmuş, kabil-i tefrik değil.

Türk, Müslüman demektir. Hattâ Müslüman olmayan kısmı, Türklükten de çıkmışlar.

Türk gibi Araplarda da Araplık ve Arap milliyeti İslâmiyetle mezcolmuş ve olmak lâzımdır. Hakikî milliyetleri İslâmiyettir. O kâfidir. Irkçılık, bütün bütün bir tehlike-i azîmdir. (Emirdağ Lâhikası)

Bediüzzaman Said Nursi

SÖZLÜK:

EMÂRE : Delil; işaret, belirti, iz.
HARB-İ UMÛMİ : Dünya Savaşı (I., II.)
İSTİMÂL : Kullanma.
İSTİRAHAT-İ UMÛMİYE : Umûmi rahatlık. Genel huzur.
KÁBİL-İ TEFRİK : Ayrılması mümkün.
MENFÎ : Nefyedilmiş, noksan, negatif, müsbetin zıddı, olumsuz.
MEZC : Katma, kaynaştırma, karıştırma, birleştirme.
SECİYE-İ FITRÎ : Yaratılıştan var olan özellikler.
UHUVVET-İ İSLÂMİYE : İslâm kardeşliği.

Bediüzzaman Türk milliyetçisi midir?

Temmuz 21, 2011 Yorum yapın

Eskiden müsamerelerin vazgeçilmezleri arasında ‘sanat sanat için midir yoksa toplum için midir?’ tartışması vardır. Yekten söze girecek olursak tabii ki Bediüzzaman Türkleri zatından dolayı değil ama hizmet ettikleri amaç için sevmektedir. Ya da dolaysız bir biçimde ifade edecek olursak; Bediüzzaman Türkleri İslam’a hizmetlerinden dolayı sever ve sevmiştir. Bu hizmetleri  Türklerle İslam alemi arasında sevgi köprüsünü teşkil etmektedir. Elbette bu hizmet severlikleri de mayalarındaki güzelliklerden dolayıdır.  Lakin İslam’la alakası olmayanlar Türkleri ya kafatasçılıktan dolayı sever ya da nefret ederler. İşte günümüzde bunlara ulusalcılar deniliyor.

Türk ve Kürt ulusalcıları Bediüzzaman’ı Kürtçülüğe mal etmek istemişler ve dolayısıyla Türkler lehinde o kadar şahadetini ve tanıklığını görmezlikten gelmişlerdir.  Halbuki, Bediüzzaman Türklere insaf etmiş ve tarih aynasında onların hizmetlerini gördüğü ve tarihin her karesinde onlarla karşılaştığı için onları ebedi değerler adına sever. Bunda kuşku yoktur. Bu anlamda dindar milliyetçi Türkler de Bediüzzaman’ı tanıdıkça Türkçülüklerini tashih etmişler ve onu doğru bağlamına yerleştirmişlerdir. Sözgelimi Ali İhsan Yurt gibi dindar Türk milliyetçileri Beriüzzaman’ı anlamış ve sevmişlerdir. Çünkü Bediüzzaman, Kürtler ve Türkler arasında yabancılaşmayı değil Kur’an ifadesiyle tanışmayı ve kaynaşmayı (tearüf) esas almaktaydı. Zira Bediüzzaman Türklere objektif bir gözlükle bakabilmiştir. Onun objektif gözlükle bakmasına neden olan inandığı değerlerdir. Müküslü Hamza gibi ilk talebelerini ırkçılık rotasında ve noktasında irşat etmiş ve onu caddeyi sevaba yani doğru yola isal etmeye gayret etmiştir.

Türkü işlevselliğinden dolayı değil de mücerret kafatasından dolayı sevenler veya nefret edenler (iki tarafın da dinden uzak ulusalcıları) Bediüzzaman’dan hazzetmezler.  Onu ayrıştırıcı ve asimilasyoncu projeleri önünde bir engel olarak görürler. Bediüzzaman Kürtçülerin ayrıştırıcılıklarına ve Türkçü ulusalcıların da asimilasyoncu yaklaşımlarına mesafelidir. Aksine, Bediüzzaman farklı fizikler arasında köprüler kurmaktadır.  Kaynaştırıcıdır. Türk ve Kürt ulusçuları nafile bir biçimde Bediüzzaman’ı Kürtçülüğe mal etmek istemişlerdir. Böylece  ezberlerini yıkan Bediüzzaman’ı müşevveş hale getirmek istemişlerdir.  Halbuki, Bediüzzaman fiziken Kürt olsa da metafiziki anlamda Kürtçü değildir.  O dindar bir Müslümandır.

*

Bediüzzaman’ı Kürtçülüğe mal etme gayretlerini bilmekle birlikte hayatımda ilk defa olarak Bediüzzaman’ı Türk milliyetçisi olarak tanıtan ve bağlamda tasnif eden birisine rastladım. Neşe Düzel’in Pazartesi Konuşmaları bağlamında konuştuğu Cihan Tuğal şaşırtıcı hatta hayret verici bir değerlendirmede bulunuyor. Cihan Tuğal, Neşe Düzel’e konuşurken bir ara şunları söylüyor: ”Zaten geç Said-i Nursi’de de Türk milliyetçiliği vardır. Said-i Nursi, Kürt milliyetçiliğinden ümmetçiliğe değil de, Türk milliyetçiliğine kaymıştır. Gülen, bunu iyice milliyetçileştirdi. Nurculuğu daha Türk milliyetçisi hareket haline getirdi…” Bu kesinlikle sığ bir bakış açısının ürünüdür. İslam tarihini ve bu tarih içinde Türklerin rolünü anlamadan Bediüzzaman’ın bakış açısını anlamak asla kabil ve mümkün değildir. Cihan Tuğal’ın buna ne ufku ne de birikimi yeter. 

Kimileri İki Mekteb-i Müsibetin Şehadetnamesi  gibi ilk devre kitaplarında Bediüzzaman’ın Kürt milliyetçiliği yaptığı kanaatindedirler.  Onlara göre, daha sonra cumhuriyet döneminde bu eserler yeniden neşredildiğinde gözden geçirilmiş ve Kürtçülük ihsas ettiren ibareler kaldırılmıştır. Öyleyse Bediüzzaman, Kürtçülükten Türkçülüğe kaymıştır! Cihan Tuğal, Bediüzzaman’ın Türkçülük uğruna ümmetçiliğe bile veda ettiğini söylüyor! Bunu söyleyen zatın Risale-i Nurlara vukufiyetinde kesin bir sorun vardır. Ya da Risale-i Nur kendisine açılmamıştır. Zira, Bediüzzaman’ın bu konulardaki yaklaşımını anlamak için çapraz okumalar yapmak gerekir. Bunun için Risalelerde, Araplar ve Türklere atfettiği önemi görmek lazım. Bunu gören Bediüzzaman’ın ümmetçilikten Türkçülüğe kaydığını söyleyemez. Aksine, Bediüzzaman ümmetçi olduğundan dolayı Türkleri sever. Zira ümmete en fazla hizmet eden milletlerin başında Türkler gelmektedir.

*

İkinci olarak,  müşterek bir devlet olan Osmanlı döneminde kullanılan bazı kavramlar ulus devlet modeline ve aşamasına geçildikten sonra terk edilmiş ve Bediüzzaman da dönemin hassasiyeti gereği bazı kavramları kullanmaz hale gelmiştir.  Bu meselenin özüyle alakalı değildir, katiyetle konjonktürel bir durumdur. Bediüzzaman en zor dönemde ve Osmanlı parça parça olurken bile vefakar bir biçimde Türk kardeşlerine sahip çıkmış ve onların hukuklarını korumuştur. Eserleri de bunun tanıklığını ihtiva etmektedir. Ama ülkemizde bilen de bilmeyen de yani ağzı olan konuşuyor kalemi olan yazıyor. Akademisyen bolluğu olduğu bir dönemde de herkes uzman kesildi. Önüne gelen ahkam kesiyor. Bediüzzaman’ın Türkçü yapılması da bu garabetlerden birisidir.

Bediüzzaman fiziğin inkar edilmediği ama aynı zamanda fiziğin parçalamadığı bir ortak kimyayı esas almıştır. Bu kimya iman kardeşliğidir. İman kardeşliğini ve Müslüman uhuvvetini dile getirmiştir. Zira, Kur’an ‘inneme’l müminune ihvetün’  diyerek sadece müminleri yani inananları kardeş kılmaktadır.  Mümin olarak bunun tersini yapması Kur’an-ı tekzip etmek anlamına gelirdi. Kısaca, dinle barışık olmayan Bediüzzaman’la da barışık olamaz ve onu anlayamaz.

Mustafa ÖZCAN-RİSALEHABER

http://www.risalehaber.com/author_article_detail.php?id=10339

Categories: BEDİÜZZAMAN

Ey nefis! Namaz neden seni usandırıyor?

Temmuz 21, 2011 Yorum yapın

Bismillahirrahmanirrahim

Bir zaman sinnen, cismen, rütbeten büyük bir adam bana dedi:

“Namaz iyidir. Fakat hergün, hergün beşer defa kılmak çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor.”

O zâtın o sözünden hayli zaman geçtikten sonra, nefsimi dinledim. İşittim ki, aynı sözleri söylüyor. Ve ona baktım, gördüm ki, tembellik kulağıyla şeytandan aynı dersi alıyor. O vakit anladım: O zat o sözü bütün nüfus-u emmârenin namına söylemiş gibidir veya söylettirilmiştir. O zaman ben dahi dedim: Madem nefsim emmâredir. Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. Öyle ise nefsimden başlarım.

Dedim: Ey nefis! Cehl-i mürekkep içinde, tembellik döşeğinde, gaflet uykusunda söylediğin şu söze mukabil, Beş İkazı benden işit.

BİRİNCİ İKAZ

Ey bedbaht nefsim! Acaba ömrün ebedî midir? Hiç kat’î senedin var mı ki, gelecek seneye, belki yarına kadar kalacaksın?

Sana usanç veren, tevehhüm-ü ebediyettir. Keyif için, ebedî dünyada kalacak gibi nazlanıyorsun. Eğer anlasaydın ki ömrün azdır, hem faidesiz gidiyor; elbette onun yirmi dörtten birisini, hakikî bir hayat-ı ebediyenin saadetine medar olacak bir güzel ve hoş ve rahat ve rahmet bir hizmete sarf etmek, usanmak şöyle dursun, belki ciddî bir iştiyak ve hoş bir zevki tahrike sebep olur.

İKİNCİ İKAZ

Ey şikemperver nefsim! Acaba, hergün hergün ekmek yersin, su içersin, havayı teneffüs edersin; sana onlar usanç veriyor mu?

Madem vermiyor; çünkü ihtiyaç tekerrür ettiğinden usanç değil, belki telezzüz ediyorsun. Öyle ise, hane-i cismimde senin arkadaşların olan kalbimin gıdası, ruhumun âb-ı hayatı ve lâtife-i Rabbâniyemin havâ-yı nesîmini cezb ve celb eden namaz dahi seni usandırmamak gerektir.

Evet, nihayetsiz teessürat ve elemlere maruz ve müptelâ ve nihayetsiz telezzüzâta ve emellere meftun ve pürsevda bir kalbin kut ve kuvveti, herşeye kadîr bir Rahîm-i Kerîmin kapısını niyaz ile çalmakla elde edilebilir.

Evet, şu fâni dünyada kemâl-i sür’atle vâveylâ-yı firakı koparan giden, ekser mevcudatla alâkadar bir ruhun âb-ı hayatı ise, herşeye bedel bir Mâbûd-u Bâkînin, bir Mahbûb-u Sermedînin çeşme-i rahmetine namaz ile teveccüh etmekle içilebilir.

Evet, fıtraten ebediyeti isteyen ve ebed için halk olunan ve ezelî ve ebedî bir Zâtın âyinesi olan ve nihayetsiz derecede nazik ve letâfetli bulunan zîşuur bir sırr-ı insanî, zînur bir lâtife-i Rabbâniye, şu kasavetli, ezici ve sıkıntılı, geçici ve zulümatlı ve boğucu olan ahvâl-i dünyeviye içinde, elbette teneffüse pek çok muhtaçtır ve ancak namazın penceresiyle nefes alabilir. (Sözler 21. Söz)

Bediüzzaman Said Nursi

LÜGAT:

Âb-I Hayat : Hayat Suyu
Ahvâl-İ Dünyeviye : Dünyanın Halleri
Âyine : Ayna
Bedbaht : Talihsiz
Cehl-İ Mürekkep : Bilmediğinden Habersiz Kimsenin Cehaleti
Cenah : Kanat, Yön
Cezb Ve Celb Etmek : Çekmek
Çeşme-İ Rahmet : Rahmet Çeşmesi
Ebedî : Sonsuz
Ekser : Pek Çok
Elem : Acı, Sıkıntı
Emel : Arzu, İstek
Emmâre : Kötülüğü Emreden
Ezelî : Başlangıcı Olmayan, Sonsuz
Fâni : Gelip Geçici, Ölümlü
Fıtraten : Yaratılış İtibarıyla
Gaflet : Duyarsızlık, Mânevî Sorumluluklarından Habersiz Davranma Hali
Hakikî : Gerçek, Doğru
Halk Olunmak : Yaratılmak
Hane-İ Cisim : Beden, Cisim Evi
Havâ-Yı Nesîm : Hoş Ve Hafif Rüzgar Havası
Hayat-I Ebediye : Sonsuz Hayat
Islah : İyileştirme, Düzeltme
İltihak Etmek : Katılmak
İştiyak : Çok Kuvvetli Arzu Ve İstek
Kadîr : Her Şeye Gücü Yeten
Kâr-I Akıl : Akıl Kârı
Kasavetli : Üzüntülü, Sıkıntılı
Kat’î : Kesin
Kemâl-İ Sür’atle : Çok Hızlı
Kut : Gıda
Külfet : Yük, Zorluk
Lâtife-İ Rabbaniye : İlâhî Hakikatleri Hisseden Ve Mânevî Zevkleri Alan His, Duygu
Letâfetli : Güzel, Hoş
Mâbûd-U Bâkî : İbadete Lâyık Olan Ve Varlığı Hiçbir Zaman Son Bulmayan Allah
Mahbûb-U Sermedî : Varlığı Sonsuz Sevgili Allah
Maruz : Tesiri Altında Kalmak
Medar : Vesile, Dayanak
Meftun : Düşkün, Tutkun, Bağımlı
Meşakkat : Güçlük, Sıkıntı
Mevcudat : Varlıklar
Mukabil : Karşılık
Muztarip Olmak : Iztırap Çekmek
Müptelâ : Düşkün, Bağımlı
Nazik : İnce, Zarif
Nefis : Kişinin Kendisi; İnsanı Daima Kötülüğe, Yasak Zevk Ve İsteklere Teşvik Eden Duygu
Nihayetsiz : Sonsuz
Niyaz : Dua, Yalvarma
Nüfûs-U Emmâre : Kötülüğü Emreden Nefisler
Pürsevda : Sevgiyle Dolu
Rahîm-İ Kerîm : Rahmet Ve İkram Sahibi Allah
Saadet : Mutluluk
Sırr-I İnsani : İnsanın Mânevî Duygusu
Sinnen : Yaş İtibarıyla
Şikemperver : Boğazına Düşkün
Tahrik : Harekete Geçirme
Tasavvur : Zihinde Şekillendirme, Tasarlama
Teessürat : Üzüntüler
Tekerrür : Tekrarlanma
Telezzüz : Lezzet Alma, Lezzetlenme
Teveccüh : Yönelme
Tevehhüm-Ü Ebediyet : Sonsuza Kadar Yaşayacağını Sanmak
Vâveylâ-Yı Firak : Ayrılık Feryadı
Zînur : Nurlu
Zîşuur : Şuur Sahibi
Zulümatlı : Karanlık

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.