jump to navigation

Kur’ân hattını muhâfaza hizmeti Kasım 10, 2009

Posted by ahmetturkan in BEDİÜZZAMAN, EĞİTİM, FELSEFE, Kur'an, MANTIK, RİSALE, RİSALE OKU, RİSALE-İ NUR, SÜNNET, fıkıh, hadis, İHLAS, İslam.
add a comment

OSMANLICA
“Risâle-i Nûr’un mühim bir vazîfesi, âlem-i İslâmın ekseriyet-i mutlakasının yazısı ve hattı olan hurûf-u Arabiyeyi muhâfaza etmektir”

Risâle-i Nûr hizmetinin ruhu ve esası Kur’ân’a hizmettir. Hazret-i Üstâd’ın bu çerçevede son derece önem verdiği maksadlarından biri de Kur’ân hattına hizmet etmek ve onu muhâfaza etmek idi. O şöyle diyordu:

“Risâle-i Nûr’un mühim bir vazîfesi, âlem-i İslâmın ekseriyet-i mutlakasının yazısı ve hattı olan hurûf-u Arabiyeyi muhâfaza etmektir”

Bedîüzzaman Hazretleri “Âhiret kardeşlerime mühim bir ihtâr!” başlıklı mektubunda nasıl Risâle-i Nûr talebesi olunabileceği hususunda şu sınırları çiziyordu:

“Risâle-i Nûr’a intisâb eden zâtın en ehemmiyetli vazîfesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişârına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran Risâle-i Nûr talebesi ünvanını alır. Ve o ünvan altında her yirmidört saatte benim lisânımla belki yüz def‘a, bazen daha ziyâde hayırlı duâlarımda ve ma‘nevî kazançlarımda hissedar olmakla beraber, benim gibi duâ eden kıymetdar binler kardeşlerin ve Risâle-i Nûr talebelerinin duâlarına ve kazançlarına dahi hissedar olur.”
Üstâd Hazretleri tarafından yapılan “Nûr talebesi” ta‘rîfindeki bu ayrıntıları, Hazret-i Ali Efendimiz’in de aynı paralelde farklı ifadelerle te’yîd ettiğini, 18. Lem’a’daki şu satırlarda görmekteyiz:

“Hazret-i İmâm-ı Ali (ra) hurûf-u ecnebîyi (latinceyi) İslâmlar içinde kabûl ettirmek hâdisesi ile ulemâ-yı sû’un bid‘alara yardımlarından teessüfle bahsedip, o iki hâdise ortasında irşâdkârâne bazılarından bahsediyor ki, o sekîne olan ism-i A‘zam ile ecnebî hurûfuna karşı mukābele ediyor ve hem ulemâ-yı sû’a karşı muhâlefet ediyor. İşte bu zamanda o adamlar, Risâle-i Nûr şâkirdleri ve nâşirleri oldukları şübhesizdir. Çünki onlardır ki, hatt-ı Kur’ân’ı muhâfaza ediyorlar ve bid‘akâr bir kısım ulemâlara karşı mukāvemet ediyorlar.”

Bir Nûr talebesi, bizzât Üstâdı tarafından beyân edilen ve “Hatt-ı Kur’ân’ın tebdîline karşı, Kur’ân şâkirdlerinin bütün kuvvetleriyle hatt-ı Kur’ânîyi muhâ­fazaya çalışması” gerektiğine işaret eden bu emsâl ifadeleri, nazar-ı dikkat ve imtisâlinden uzak tutabilir mi?

Hazret-i Üstâd’ın hayatta olduğu sürece hiç aksamadan aynen devam etmiş olan yazı hizmetini ve hatt-ı Kur’ân’ı muhâfaza hedefini, onun vefatından sonra bir ayrıntı ve hususî bir kemâl gibi görmek; münferid, indî beyânlarla bu hizmeti bir kısım Nûr talebelerine mahsûs, güzel bir gayretkeşlik olarak göstermeye çalışmak, doğru bir değerlendirme olabilir mi?

Halbuki Üstâd, Risâle-i Nûr’ların ehl-i hakîkate bâkî bir rehber ve lâyemût bir mürşid olduğunu beyân ederken, talebelerine asıl mürâcaat kaynağı olarak Risâle-i Nûr’ları göstermekte, “Benimle hakîkat meşrebinde sohbet etmek ve görüşmek isteyen adam, hangi risâleyi açsa; benimle değil, hâdim-i Kur’ân olan üstâdıyla görüşür ve hakāik-i îmâniyeden zevkle bir ders alabilir” buyurmaktadır.

Öyleyse sıhhati münâkaşalı nakillerde mutlak referans, Üstâd’ın bizâtihî kendi ifadeleri olmalı, prensip i‘tibâriyle Risâle-i Nûr’larla tenâkuza düşmeyen ifadeler makbûlümüz olmalıdır. Kimsenin rivâyeti, asrın imamının kendi sözünden daha mu‘teber değildir.

Risâle-i Nûr gibi asrın hizmet programını muhtevî lâyemût bir eserde bahsi geçen herhangi bir mevzû‘, gerekçesi ne olursa olsun asılsız bir maslahata binâen söylenmiş kabûl edilirse, bu kabûlün Hazret-i Ali Efendimiz’e nisbet edilen takıyye isnâdından hiçbir farkı yoktur. Böyle kahramân-ı İslâm ve ehl-i îmânın rehberi olan bir zâtı, aslında kabûl etmediği beyânlarla muttasıf görmek, ona muhabbet değildir. O çeşit muhabbetten Hazret-i Üstâd da teberrî eder.

Halbuki Bedîüzzaman Hazretleri hurûf-u Kur’âniye’yi muhâfaza hizmetini o kadar önemsiyordu ki, yazdığı mektubunda bile talebelerine:

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ رَسَٓائِلِ الَّت۪ى كَتَبْتُمْ وَ تَكْتُبُونَ

Yani “Risâle-i Nûr’dan yazdığınız ve yazmakta olduğunuz harflerin sayısınca Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun!” diye selâm veriyor, bu vesîle ile dahi onları yazmaya teşvîk ediyordu.

İşârât-ı Kur’âniye bahsinde otuz üç âyetten biri olarak, “ فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَاَيْدِيَكُمْ cümle­sinin îmâsı ve remzi ile ‘O menba‘dan gelen nûra (Risâle-i Nûr’a) yüzünüz ile müteveccih olup mütâlaa ve istifâde ediniz. Ve ellerinizde kalemlerle neşredip halkları sukūt-u ahlâktan suûda ve terakkîye çıkmalarına çalışınız” ifadeleri, yazı hizmetinin hakîkatte ne olduğuna, nasıl anlaşılması lâzım geldiğine gaybî bir tasdîk sikkesidir.

YAZI HİZMETİ VE MATBAA

Risâle-i Nûr hizmetinin neşri esnâsında matbaanın devreye girmesi, hususan bu maksadla teksîr makinesi alınmasını “Ey bin kalemli kâtib, hoş geldin!” diyerek memnuniyetle karşılayan Bedîüzzaman Hazretleri’nin kalemle hizmete dâir bunca îzâhını, “Şimdi matbaalar var, artık yazı zamanı değil” diyerek yazı hizmetini münhasıran o dönemdeki bazı imkânsızlıklara bağlamak, hatt-ı Kur’ân’ı muhâfaza hizmetinin ruhuyla aslâ bağdaşmaz.

Emirdağ Lâhikasında Üstâd bu mukadder i‘tirâza, şu nükteli cevabı vermektedir:

“Bir zaman bir memlekete şimendifer geldiği vakit, arabacılar telâş edip dediler: ‘Bizim san‘atımız bozuldu.’ Halbuki şimendiferin gelmesiyle memlekette fa‘âliyet çoğaldığından, faytonculuğa iki kat ziyâde ihtiyaç olmuş. İnşâallâh, onun gibi Nûr yazıcıları değil tevakkuf, belki daha ziyâde yazı ile defter-i a‘mâllerine hasenât kaydedecekler.”

YAZI MEKTUBU

Üstâd Hazretleri ehemmiyetine binâen “En az on beş günde bir def‘a okunmalıdır!” dediği İhlâs Risâlesi’nin hemen arkasına eklediği “Yazı Mektubu” nâmıyla ma‘rûf îkāzında “Bir kısım kardeşlerime hususî bir mektubdur” diyerek şu hakîkatleri beyân etmektedir:

“Yazıda usanan ve ibâdet ayları olan şuhûr-u selâsede sâir evrâdı, beş cihetle ibâdet sayılan Risâle-i Nûr yazısına tercîh eden kardeşlerime iki hadîs-i şerîfin bir nüktesini söyleyeceğim.

Birincisi: يُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَٓاءِ بِدِمَٓاءِ الشُّهَدَٓاءِ -ev kemâ kāl- Yani: “Mahşerde ulemâ-yı hakîkatin sarf ettikleri mürekkeb, şehîdlerin kanıyla muvâzene edilir; o kıymette olur.”

İkincisi:

مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّت۪ي عِنْدَ فَسَادِ اُمَّت۪ي
فَلَهُٓ اَجْرُ مِائَةِ شَه۪يدٍ
-ev kemâ kāl- Yani: “Bid‘aların ve dalâletlerin istîlâsı zamanında sünnet-i seniyeye ve hakîkat-i Kur’âniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehîd sevabını kazanabilir.”

Ey tenbellik damarıyla yazıdan usanan ve ey sofîmeşreb kardeşlerim! Bu iki hadîsin mecmûu gösterir ki, böyle zamanda hakāik-i îmâniyeye ve esrâr-ı şerîate ve sünnet-i seniyeye hizmet eden mübârek hâlis kalemlerden akan siyah nûr veya âb-ı hayat hükmünde olan mürekkeblerin bir dirhemi, şühedânın yüz dirhem kanı hükmünde yevm-i mahşerde size fâide verebilir. Öyle ise, onu kazanmaya çalışınız.

Eğer deseniz: “Hadîste ‘âlim’ ta‘bîri var, biz bir kısmımız yalnız kâtibiz.”

Elcevab: Bir sene bu risâleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabûl ederek okuyan; bu zamanın mühim, hakîkatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, madem Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bir şahs-ı manevîsi var, şübhesiz o şahs-ı ma‘nevî bu zamanın mühim bir âlimidir. Sizin kalemleriniz ise, o şahs-ı ma‘nevînin parmaklarıdır.

Kendi nokta-i nazarımda liyâkatsiz olduğum halde, haydi hüsn-ü zannınıza binâen bu fakire bir üstâdlık ve tebeiyet noktasında bir âlim vaziyetini verdiğinizden bağlanmışsınız. Ben ümmî ve kalemsiz olduğum için, sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır, hadîste gösterilen ecri alırsınız.”

RİSÂLE-İ NÛR’U YAZMANIN DÜNYEVÎ VE UHREVÎ FÂİDELERİ

“Bu iki hadîs-i şerîften alınan bir ilhâmla, Risâle-i Nûr’u yazmanın dünyevî ve uhrevî pek çok fâidelerinden, Risâle-i Nûr’da beyân edilen ve şâkirdlerinin tecrübeleriyle tasdîk edilen yalnız birkaç tanesini beyân ediyoruz.

Beş türlü ibâdet:

1. En mühim bir mücâhede olan ehl-i dalâlete karşı ma‘nen mücâhede etmek 2. Üstâdına neşr-i hakîkat cihetinde yardım sûretiyle hizmet etmek 3. Müslümanlara îmân cihetinde hizmet etmek 4. Kalemle ilmi tahsîl etmek 5. Bazen bir saati bir sene ibâdet hükmüne geçen, tefekkürî olan bir ibâdeti yapmaktır.

Beş türlü de dünyevî fâidesi var:

1. Rızıkta bereket 2. Kalbde rahat ve sürûr 3. Maîşette suhûlet 4. İşlerinde muvaffakiyet 5. Talebelik fazîletini almakla, bütün Risâle-i Nûr talebelerinin hâs duâlarına hissedar olmaktır.

Kalemle Nûrlara hizmet ve sadâkatle talebesi olmanın iki mühim neticesi vardır:

1. Âyât-ı Kur’âniyenin işaretiyle, îmânla kabre girmektir 2. Bütün şâkirdlerin ma‘nevî kazançlarına, Nûr dâiresindeki şirket-i ma‘neviye sırrıyla, umum onların hasenâtlarına hissedar olmaktır.

Hem bu talebesizlik zamanında, melâikelerin hürmetine mazhar olan talebe-i ulûm-u dîniye sı­nıfına dâhil olup (bazı ehl-i keşfin kat‘î müşâhedesiyle sâbittir) âlem-i berzahta -talii varsa, tam muvaffak olmuşsa- Hâfız Ali ve ‘Meyve’de bahsi geçen meşhûr talebe gibi, şühedâ hayatına mazhar olmaktır.”

Eserlerin yazarak çoğaltılması, yani neşr-i hakîkat cihetiyle yapılan hizmet, bu beş nevi‘ ibâdetin ve bu kadar hikmet ve maslahatın içinde sâdece bir tanesini teşkîl etmektedir.

Muazzez Üstâd yazı hizmetine dâir yaptığı bu kadar tahşîdâtın arkasından bu hizmete ziyâde ehemmiyet veren Nûr Talebeleri hakkında, “Kalbime geldi ki, bu kahramanların şimdi de bir mükâfâtı yok mu?” suâline ise şöyle cevab vermektedir:

“Birden ihtâr edildi ki, onlar bu mecmûayı yazmakla feylesofları susturan, îmâna getiren kuvvetli bir ders-i îmânîyi en evvel kendi kendine tam okuyorlar, ma‘nevî bir hazine kazanıyorlar… Hem onlar, bu mübârek kalemleriyle eski zamanda İslâmiyet’in büyük mücâhid kahramanlarının kılıçlarının kudsî hizmet­lerini görüyorlar. Elbette istikbâl onları, Nûrcuları çok

alkışlayacak!”

Bugün için küçük çocukların bile Latin harfleriyle okuma yazma

bildiği şöyle bir dönemde bu çalışmanın inşâallâh İslâm hattının

daha kolay öğrenilerek geniş kitlelere yayılmasına vesîle olmasını,

hem Risâle-i Nûr Külliyâtı’nın orijinal nüshalarının herkes tarafından incelenerek mukâyese edilebilir olmasını

Cenâb-ı Erhamü’r-Râhimîn’den niyâz ediyoruz.

irfanmektebi.com

Osmanlı Türkçesi Eğitimi Kasım 4, 2009

Posted by ahmetturkan in BEDİÜZZAMAN, EĞİTİM, FELSEFE, Kur'an, MANTIK, RİSALE, RİSALE OKU, RİSALE-İ NUR, SÜNNET, fıkıh, hadis, İHLAS, İslam.
add a comment

2010 Avrupa Kültür Başkentinde Kültür ve Tarih Mirasımızla Buluşmak’ projesi çerçevesinde Osmanlı Türkçesi Eğitim programı uygulanıyormuş. Divan Araştırmaları Derneği eğitmeni Dr. Ömer İşbilir, programa ilişkin bir röportaj vermiş, oradan haberim oldu. Bir destek de ben atıp, ilgilenenleri haberdar edeyim dedim.
Aynı röportajda, İşbilir, Osmanlı Türkçesi, “Liselerde en azından seçmeli ders olarak okutulmalı” demiş. Ben, Arapça’nın ikinci yabancı dil olarak okutulması gerektiğini yazmış biri olarak, bu türden önerileri hiç yadırgamam, ama bu konular, hiçbir zaman serinkanlılıkla tartışabileceğimiz konular olamıyor. Şimdilerde ise, mevcut gerilim ve kuşku ortamında, konunun kültürel bir çerçevede algılanması hemen hemen imkânsız.
Oysa, sadece tarihimizin derinliklerinin değil, yakın geçmişimizin metinleri de Arap alfabesiyle yazılmış. Atatürk’ün Nutku’nun ilk basımından tutun, büyükbaba ve annelerimizin mektuplarına
varana kadar elimizi attığımız birçok metini okuyabilmek için Osmanlı Türkçesi bilmek gerekiyor. Osmanlı Türkçesi dediğimiz zaten Arap alfabesi ile yazılmış Türkçe. Tabii bu Türkçe, bugün kullandığımız modern ve sade dil değil, içinde bol miktarda Arapça ve bir miktar Farsça kelime ve terkip var. Ancak, aslında Osmanlı Türkçesi, aristokratik bir dil. Yani, okuması, yazması, kullanımı, ancak geleneksel medeniyet toplumlarında mümkün olan, seçkin ve seçkinci bir eğitimi gerektiren bir dil. O nedenle ben, lise dersi olması önerisini fazla anlamlı bulmuyorum. Tabii, bir tanışıklık sağlanabilir, ancak bu düzeyde bir tanışıklık, takdir edersiniz ki, öyle ‘kültür mirasımız’ı gün yüzüne çıkarmaya yetecek bir düzey değildir. O nedenle, ben liseden ziyade, üniversitelerin sosyal bilim eğitimi veren tüm bölümlerinde Osmanlı Türkçesi eğitimine yer verilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Diğer taraftan, Dr. İşbilir’in, ‘Turistler bile tarihi eserler üzerindeki yazıları okuyabiliyor, ilgi duyabiliyor, biz duymuyoruz’ ifadesine bir kez daha, takıldım. Geçmişimize, kültürümüze yabancı ve ilgisiz davranmamızın altını çizmeyi amaçlayan bu türden ifadeleri çok duyarız. Bu vesileyle, bu yaygın inanışa ilişkin bir hatırlatma yapmak istiyorum. ‘Turist’ ile ifade bulan ‘Batılılar’ın kitabe okuması istisnai bir olaydır. Ülkemize gelen bir Batılı tarihçi de ‘turist’ diye görülebilir, bu durumda kitabe okuyabilir, ama ilkokul mezunu bir Batılı da olabilir, o durumda kendi dilinde yazılan ve edebi eseri bile okur ama anlayamaz. Ona bakarsanız bizde, onların dilinde yazılmış ancak özel eğitim gerektiren birçok şeyi okuyabiliyoruz, ama kendi dilleri olduğu halde onların eğitimsiz olanları okuyamıyor.
Ayrıca, Osmanlı Türkçesi’ne ortalama aşinalık ile hemen kitabe, ferman ve genelde ‘kültür hazinelerimiz’ dair eser ve belgeleri şakır şakır okumanın mümkün olmadığını da bilelim. Bu konuda çözüm, yükseköğrenimde dil ve tarih çalışmalarına ağırlık vermek, arşiv araştırmalarını çoğaltmak.
Son olarak, bu vesile ile, ilk Osmanlı Türkçesi hocama bir kez daha şükran hislerimi iletmek isterim. Ben bu konuda çok şanslıydım, Osmanlıca hocam, önemli bir tarihçi ve kütüphanecilik uzmanı Prof. İsmail Erünsal’dı. Erünsal sadece bir alfabe değil, Osmanlı geçmişi konusunda çok ufuk açıcı, mükemmel bir hocaydı. Gerçi öyle bir hocaya layık olacak biçimde tarihçi olmadım, Osmanlıca bilgim de, son dönem metinlerini kullanma düzeyinde kaldı, ama hocalık konusunda da benim için çok değerli bir örnek oldu. Bu vesile ile bir kez daha kendisine teşekkür etmek istiyorum. Hepinize de, hiç olmazsa yakın dönem metinlerini okuyacak kadar Osmanlıca öğrenmenizi şiddetle tavsiye ediyorum.

Nuray Mert/ Radikal
03/11/2009

OsmanlıTürkçesi Kursları Kasım 1, 2009

Posted by ahmetturkan in BEDİÜZZAMAN, EĞİTİM, FELSEFE, Kur'an, MANTIK, RİSALE, RİSALE OKU, RİSALE-İ NUR, SÜNNET, fıkıh, hadis, İHLAS, İslam.
add a comment

osmanlıca türkçesi kursları

Osmanlı Türkçesi Kursları
Kültür ve Tarih Mirasımızla Buluşmak
Organizatör: Divan Araştırma ve Eğitim Derneği
Tür: Eğitim – Sınıf
Ağ: Küresel
Başlangıç: 18 Eylül 2009 Cuma, 19:50
Bitiş: 30 Aralık 2009 Çarşamba, 22:50
Yer: İstanbul
Şehir/Kasaba: Istanbul, Turkey
Telefon: 05367062476
E-posta: info@divander.org

AçıklamaUzman Öğreticiler tarafından her seviyede Osmanlı Türkçesi okuma ve yazma dersleri verilerek, kültürel mirasımızla doğrudan iletişim kurmak isteyen bireylere katkıda bulunulması amaçlanıyor.

“Kültür ve Tarih Mirasımızla Buluşmak” başlığıyla gerçekleşecek programda katılımcılara, Hem Osmanlı Türkçesi ile basılmış eserleri hem de İstanbul başta olmak üzere tarihi eserlerimiz üzerindeki Osmanlı Türkçesi yazı ve kitâbeleri okuyabilme kabiliyetini artırıcı eğitim faaliyetlerinde bulunulacak.

Kurlarımız;

1.Kur: Osmanlı Türkçesine giriş

2.Kur: Osmanlı Türkçesindeki Türkçe kelimelerin kaideleri

3.Kur: Osmanlı Türkçesindeki Arapça ve Farsça kelimelerin kaideleri

4.Kur: Osmanlı Türkçesindeki yüksek metinler.

Not: Her dönemde yeterli çoğunluk sağlanması durumunda tüm kurlarımızda faaliyet gösterilecektir. (Kur Açılma alt sınırı 12 kişidir.)

* Bir önceki kurda başarılı olan kursiyerlerimiz seviye belirleme imtihanına girmeden bir sonraki kura devam etme hakkına sahiptirler.

* Kursiyerlerimizden herhangi bir kurs ücreti talep edilmemekle beraber kurs kitapları ve kırtasiye masrafları için 50 TL ücret tespit edilmiştir.

* Talep olma durumunda Hafta sonları Cumartesi Günü içinde sınıf açılacaktır.

* Her türlü bilgi için info@divander.org adresine mail atabilirsiniz.

Ben Dindar Bir Cumhuriyetçiyim… Ekim 31, 2009

Posted by ahmetturkan in BEDİÜZZAMAN, EĞİTİM, FELSEFE, Kur'an, MANTIK, RİSALE, RİSALE OKU, RİSALE-İ NUR, SÜNNET, fıkıh, hadis, İHLAS, İslam.
add a comment

üstad

Eskişehir Mahkemesinde gizli kalmış, resmen zapta geçmemiş ve müdafaatımda dahi yazılmamış bir eski hatırayı ve lâtif bir vâkıa-i müdafaayı aynen beyan ediyorum.

Orada benden sordular ki:

“Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?”

Ben de dedim:

Eskişehir mahkeme reisinden başka daha sizler dünyaya gelmeden ben dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i hayatım ispat eder. Hülâsası şudur ki: O zaman şimdiki gibi, hâlî bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara verirdim, ekmeğimi onun suyuyla yerdim.

İşitenler benden soruyordular; ben de derdim:

“Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. O cumhuriyetperverliklerine hürmeten, tanelerini karıncalara verirdim.”

Sonra dediler:

“Sen Selef-i Sâlihîne muhalefet ediyorsun.”

Cevaben diyordum:

“Hulefâ-i Râşidîn, herbiri hem halife, hem reis-i cumhur idi. Sıddîk-ı Ekber (ra), Aşere-i Mübeşşere ve Sahabe-i Kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat-i adaleti ve hürriyet-i şer’iyeyi taşıyan mânâ-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler.”

İşte, ey müdde-i umûmî ve mahkeme âzâları. Elli seneden beri bende bulunan bir fikrin aksiyle beni itham ediyorsunuz.

Eğer lâik cumhuriyet soruyorsanız, ben biliyorum ki, lâik mânâsı, bîtaraf kalmak, yani hürriyet-i vicdan düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi, dindarlara ve takvâcılara da ilişmez bir hükûmet telâkki ederim. On senedir—şimdi yirmi sene oluyorki—hayat-ı siyâsiye ve içtimâiyeden çekilmişim. Hükümet-i cumhuriye ne hal kesb ettiğini bilmiyorum. El’iyâzü billâh, eğer dinsizlik hesabına imanına ve âhiretine çalışanları mes’ul edecek kanunları yapan ve kabul eden bir dehşetli şekle girmişse, bunu size bilâperva ilân ve ihtar ederim ki, bin canım olsa, imana ve âhiretime feda etmeye hazırım. Ne yaparsanız yapınız, benim son sözüm “Hasbünallâhu ve ni’mel-vekîl” olarak, siz beni idam ve ağır ceza ile zulmen mahkûm etmenize mukabil derim:

“Ben Risale-i Nur’un keşf-i kat’îsiyle, idam olmuyorum. Belki terhis edilip nur âlemine ve saadet âlemine gidiyorum. Ve sizi, ey dalâlet hesabına bizi ezen bedbahtlar, idam-ı ebedî ile ve daimî haps-i münferitle mahkûm bildiğimden ve gördüğümden, tamamıyla intikamımı sizden alarak kemâl-i rahat-ı kalble teslim-i ruh etmeye hazırım.” (Târihçe-i Hayat)

Bediüzzaman Said Nursi

SÖZLÜK:

Aşere-i Mübeşşere: Cennetle müjdelenen on sahabî.
bilaperva: Korkusuzca, çekinmeden.
cumhuriyetperver: cumhuriyetçi, cumhuriyet taraftarı, cumhurcu.
El-iyazü billah: Allah’a sığınırız, Allah korusun, Allah saklasın mânâsında duâ.
hakikat-i adalet: adaletin esası, aslı.
haps-i münferid: Tek başına hapis; hücre hapsi.
Hulefâ-i Râşidîn: Doğru yolda olan dört büyük halife.
hülasa: Birşeyin, bir bâhsin özü; kısaca esâsı.
hürriyet-i şer’iye: Şeriatla terbiye edilmiş hürriyet.
inziva: Yalnız başına bir yere çekilip, dünya işleriyle uğraşmamak.
kemal-i rahat-ı kalb: Tam bir kalb rahatlığı.
keşf-i katî: Kesin keşif.
mana-i dindar: Dindar mânâ.
müdde-i umûmi: Savcı
reis-i cumhur: cumhurbaşkanı.
Sahabe-i Kiram: Cömert ve şeref sahibi Sahabeler.
Selef-i Sâlihîn: Ehl-i Sünnet ve Cemaatin ilk rehberleri ve ashab ile tabiînin ileri gelenleri ile tebe-i tâbiînden olan Müslümanlar.
Sıddîk-ı Ekber: En büyük doğrulayıcı; Hz. Ebû Bekir (ra).
tarihçe-i hayat: hayat tarihçesi.
vâkıa-i müdafaa: müdafaa olayı.

Bediüzzaman tarikata karşı mıydı? Ekim 31, 2009

Posted by ahmetturkan in BEDİÜZZAMAN, EĞİTİM, FELSEFE, Kur'an, MANTIK, RİSALE, RİSALE OKU, RİSALE-İ NUR, SÜNNET, fıkıh, hadis, İHLAS, İslam.
add a comment

hekimoğlu ismail

Esat Coşan hocamız profesördü. Avustralya’dayken, tarikat ayağıyla İslamiyet’i yaymaya başladı. Öyle hızla yayılıyordu ki; Avustralya hükümeti kıtanın bütünüyle Müslüman olacağından korktu.

Hekimoğlu İsmail’in Yazısı

Bediüzzaman Hazretleri tarikata karşı değildi…

Bediüzzaman Said Nursi, “Zaman tarikat zamanı değil; hakikat zamanıdır.” sözüyle ne kastetmiştir?
Bize göre bunun manası şudur: “Zikirde bir zevk vardır. Ehli tarik, bu zevkin keyfine dalar, belki ömür boyu zikirle meşgul olur. Biri çıksa, dese ki, “Allah nedir?” O şahıs bu soruya ağlayarak cevap verir. “Allah’a inanıyoruz.” der, orada kalır. Eğer ehli hakikat olsaydı, diyecekti ki: “Kardeşim, Allah’ı sıfatlarıyla öğrenebiliriz. Esma-ül Hüsna kitaplarında anlaşılmayan yerler varsa beraberce okuyalım, üzerinde düşünelim böylece hakikate dönmüş oluruz.”

Düşmanın söylemediğini nefis söylermiş. Yani nefis ve şeytan kalbe şüphe atar. Hem nefsimizi susturmak hem de şüphesi olanları ikna etmek için imanın esaslarını ispatlı şekilde anlar ve anlatırız. Bediüzzaman’ın hakikatten kastetmek istediği de budur.

Esat Coşan hocamız profesördü. Avustralya’dayken, tarikat ayağıyla İslamiyet’i yaymaya başladı. Öyle hızla yayılıyordu ki; Avustralya hükümeti kıtanın bütünüyle Müslüman olacağından korktu.

Almanya’da bir konferansımda “Her şeyi yaratan Allah’tır.” dedim, bir şahıs “Gübreleri de mi yaratan Allah? Böyle pis işlere Allah’ı niye karıştırıyorsunuz?” diye itiraz etti. Ona cevaben dedim ki: “Peki Allah yaratmadı da kim yarattı? Evet, gübre pistir amma, tarlaya çekilen gübre mahsulâtı artırır. Gübrenin pisliğini gördüğünüz gibi, buğdayın, elmanın, gülün temizliğini de görün.” Bunları duyan bir arkadaş, ağlamaya başladı. İşte, “Zaman tarikat zamanı değil, hakikat zamanıdır.” sözünün manası da budur. Yani zikir yaparak ağlıyorsunuz, Allah’ın verdiklerine bakarak da ağlayın…

Tarikatlar, İslam üniversitesinin fakülteleridir. Nasıl ki tıp fakültesi, teknik üniversite, güzel sanatlar gibi çeşitli fakülteler var; bunlar eğitimin kolaylığı içindir. Aynı şekilde cemaatler de böyledir. Her cemaat, azizdir, muhteremdir. Hiçbir cemaate karşı çıkamayız. Üstad, “Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur.” buyurmuştur. “Cadde-i Kur’aniye’deki kardeşlerinizi tenkit etmeyiniz.” buyurmuştur.

Ben, Süleyman Hilmi Tunahan’ın da talebesiyim, Mahmud Efendi’nin de talebesiyim, Esat Coşan’ın da talebesiyim, Bediüzzaman’ın da talebesiyim. Hiçbirine muhalefetim yoktur.

29. Mektup’ta ‘Telvihat-ı Tis’a’ bahsi vardır. Tarikatlarla ilgilidir. Bu bölümü okuyan görür ki, tarikatlara hiçbir itiraz yoktur.

O devri iyi anlamak lazım. O zamanlar tarikatlar yasaklandı, tekkelerin kapısına kilit vurulu. Şeyhler asıldı. Kur’an yasaklandı. O sıra Bediüzzaman meydana çıktı. “Sen şeyh misin?” diye üzerinde çok durdular. Şeyhse suçtu bu… Tarikata girmek suçtu.

Uzun don giyenlerin, yemeği sağ eliyle yiyenlerin, duvarlara çıplak kadın resmi asmayanların ‘gerici’ diye itham edildiği, sürgüne gönderildiği bir dönemdi. “Bu hali kabul etmezsek ilerleyemeyiz.” diyorlardı.

Bediüzzaman Hazretleri, tarikata karşı değildi. Gece gündüz devamlı zikrederdi. Zikirleri sesliydi. Barla’da, Emirdağ’da ona yakın oturanlar derlerdi ki; “Hocaefendi gece gündüz zikrediyor, biz sesini duyuyoruz.” Tesbihat’la, Cevşen’le, Risale-i Nur’a bir nevi zikir de ekledi. Böylece pek çok kardeşimiz bunları okuyarak, zikir yönlerini de tatmin etti.

Tarikatın bütün özelliklerini, güzelliklerini hayatında yaşayan biri, “Ben çocukken Kâdiri’ydim.” diyen biri, Nakşi tarikatının tüm gereklerini yerine getiren biri, tarikata nasıl karşı olabilir?..

Etiket(ler): haber, bediüzzaman, esat coşan, avusturalya, hekimoğlu ismail